HESAPLAŞMA

68 GENÇLİĞİ ve KATLEDİLİŞİ

Tuncay ÇELEN – Ömer GÜRCAN

ÖNSÖZ

1. BÖLÜM

KAHRAMAN-ANARŞİST

2. BÖLÜM

BAĞIMSIZLIK  1919’dan 1968’e

Mustafa Kemal Atatürk-Deniz Gezmiş

3. BÖLÜM

EMPERYALİZMİN DÖNÜŞÜ

4. BÖLÜM

ALTÜSTLÜKLER

5. BÖLÜM

SAĞ-SOL GÖREVLİLER

6. BÖLÜM

YÜKSELEN DEVRİMCİ DALGA

7. BÖLÜM

TUZAKLAR

8. BÖLÜM

SAVAŞSIZ VE SÖMÜRÜSÜZ BİR DÜNYA

 

 ÖNSÖZ

SOSYALİST METOD - AHLAK

Ülkemizde Devrimci Mücadelede hâkim bir eğilim olarak uygulanmayan, ama dünyadaki Devrimci Mücadele tarihinden deneyler sonucu ortaya çıkmış ve sosyalist kuşaklar arasındaki ilişkileri belirleyen bir sosyalist ahlak ve metod var.

Bu şöyle formüle edilebilir: Hayatın dinamizmini teşkil eden yeni kuşaklar, durmuş, yanılmış eski kuşağı yıkmış olmak için yıkmazlar. Yıkılan sakat ve bayağı eğilimler, derinliğine teorik araştırmalarla doldurulur.

Ayrıca sosyalizm bilimi dedikleri şey de, ister istemez her bilim gibi önce birikim bilimi aşamasından geçmek zorundadır.

Gelen her kuşak kendinden önceki kuşağın savaşları ve bilimsel araştırmalarını, sırf “her şey bizimle başladı” demek için yok sayarsa, sosyalizm bilimi nasıl birikir?

Her ülkenin kendi özgün ekonomik ve sosyal ilişkileri, çelişkileri iyice işlenmezse, sırf dünya sosyalizminin genel formüllerini tekerlemek bir ülkenin düşünce ve davranışlarını nasıl sosyalizm bilimi payesine yükseltebilir?

Her defasında bir önceki kuşağın tezine karşı sonraki kuşağın antitez yapması, diyalektik canlılığın kaçınılmaz sonucudur. Olmuştur, olacaktır. Her ülkenin yetişmiş, yetişecek kuşakları arasında bu diyalektiğin benzerleri gelişir. Yalnız bu oluş, eski teze yeni antitez çıkarmak gibi eski bir çelişki basamağında kalmaz. Mutlaka daha yüksek bir sentez uğruna gelişir.

Bağlayıcı ilke, dünyadaki uzun devrimci mücadeleler sonucunda oluşan metod ve ahlak budur.

Ülkemizde de devrimci mücadelenin 80 yılı aşan bir geçmişi var. Dolayısıyla hem teorik-ideolojik boyutta, hem de pratik mücadele anlamında bir birikim var. Bir gelenek var.

Türkiyeli devrimcilerin ilk aşamada beğenseler de beğenmeseler de bu ortak geçmişin varlığı üzerinde fikir birliği etmeleri gerekiyor.

Tarihsel maddeciliğin kurucu ustası Marks’ın insanlık tarihinin iç tutarlılığı bağlamında “yeni gelen her kuşağın, bir öncekisinin ulaştığı üretici güçlere sahip çıkıp onları yeni üretim için hammadde olarak hizmetlerine koşmaları yüzünden, insanlık tarihinde bir iç tutarlılık sağlanır“ tarzında formüle ettiği yaklaşımı, bizlerin ülkemizdeki devrimci mücadele sürecinin iç tutarlılığı düzeyinde ele alıp incelememiz ve uygulamamız gerekiyor.

Bu yasa yaşamsal olarak hayata geçirilmediği sürece Devrimci Mücadele de “tekrarlar” kaçınılmaz zorunluluk oluyor.

Dünya çapında sosyalist metod, sosyalist ahlak budur.

 

BİZ BİZE BENZERİZ

Bizde ise, garip bir çelişkidir ki, mevcut sistemin değişmesini istemeyenler,  sömürülerini ve çıkarlarını sürdürebilmek için tüm  bilgi ve deneyimlerden yararlanır ve bir sonrakilere aktarır.

Mevcut sistemlere karşı çıkanlar, sistemi değiştireceklerini iddia eden ilericiler, devrimciler ise, ne  kendi deneyimlerini bilimsel bir objektiflik içerisinde belgeleyerek neden ve sonuçlarıyla birlikte aktarmakta, ne de biraz olsun yapılan bu tür çalışmaları değerlendirerek, önceki deneyimlerden ders çıkarmaktadırlar.

Bundan dolayı ülkemizde hep aynı oyunlar, değişik aktörlerle ve yeni makyajlarla piyasaya sürülebilmektedir.

Emperyalist güçler ve işbirlikçileri, Ulusal Kurtuluş Savaşımızla, Mustafa Kemal ve Devrimleri’yle, ülkemizdeki sosyo-ekonomik gelişmelerle, toplumsal çalkantılarla bizden daha fazla ilgilenmekte, bilgi sahibi olmakta ve tüm gelişmeleri mercek altına alarak yönlendirmeye çalışmaktadır.

Böylelikle, kendi çıkarlarına karşı olan gelişmelere müdahale edebilmekte, kontrol altına almaya çalışmakta, kontrol altına alamadıkları  unsurları ise, nötralize etmeye, tasfiyeye uğratmaya ve  yok etmeye çalışmaktadırlar.

 

TEK OYUNCULU SATRANÇ

Satranç kurallarına göre, beyaz taşlar ve siyah taşlar, tahtaya dizilir. Oyuncudan birisi beyaz taşlarla, diğeri siyah taşlarla oynayarak hamlelerini yapar ve bir diğerine üstünlük sağlayarak şahı düşürür ve karşı tarafı mat eder.

Ama Türkiye “demokrasi tiyatrosu” sahnesinde garip bir satranç oynanmaktadır. Yalnızca beyaz taşlara sahip olması ve bu taşları sürerek oyun kurması gereken güçler, siyah taşların kendilerini zor duruma düşürebilecek hamlelerine, müdahale edebilmekte, siyah taşlara sahip oyuncunun yürütmesi gereken taşları bile hareket ettirerek, kendisine karşı yapılması gereken hamleleri de kendisi yaparak, gerektiğinde yapılan hamleleri geri alarak oyunu kendi lehine sürdürebilmektedir.

Bu kural dışı hileli oyun sonucu, sivil-asker, devrimci ve yurtsever güçler tasfiye edilmekte, zararsız hale getirilmekte, vurularak, öldürülerek, asılarak  fiilen yok edilmektedirler.

Bütün bu oyunların, oyuncularıyla, senaristleri ve sahneye koyucularıyla birlikte açığa çıkması, belgelenmesi ve yeni kuşaklara aktarılması gerekmektedir.

Bu bilgi ve deneyim aktarımı sayesinde oynanan ve oynanacak olan yeni oyunların, yeni tuzakların önceden görülebilmesi ve bu oyunlara gelinmemesi, aynı tuzaklara tekrar tekrar düşülmemesi önemli bir ölçüde önlenebilir.

Bu kitapta bir toplumsal başkaldırının nasıl bastırıldığı; asker-sivil yurtsever güçlerin oyuna getirilerek,  provoke edilerek var olan güçleri abartılarak, kendi yatakları dışına nasıl çıkartıldığı; sol-gösterilip sağ-vuran 12 Mart 1971 hareketiyle 68 gençliğinin katledilişinin, perde arkası ve sahnelenme şekli;  aktörleriyle birlikte anlatılmaktadır.

 

 

 

1. BÖLÜM

KAHRAMAN-ANARŞİST

 YALAN-GERÇEK

Dünya tarihi ezenle ezilenin, zalimle mazlumun, sömürenle sömürülenin, haksızla haklının mücadelesinin tarihidir.  Bir anlamda da yalanla gerçeğin kavgasıdır.

Zalimler, sömürenler, haksızlar, zulümlerini, sömürülerini ve haksızlıklarını  gizlemek, gerçekleri saptırmak ve halkın gerçekleri görmesini önlemek için her dönemde yalana ve şiddete başvurmuşlardır. Dahası ve belki de en kötüsü, ellerindeki tüm güçleri ustaca  kullanarak yalanları, sahteleri gerçekmiş gibi göstermişlerdir. Ne yazık ki uzun bir süre diliminde yalanlarına bilinçsiz halk kitlelerini inandırabilmiş ve egemenliklerini sürdürmüşlerdir.

Nice vatan hainleri, nice insanlık düşmanı zalimler, kahraman, saygıdeğer insan, “büyük devlet adamı” ilan edilip baş tacı yapılırken; nice yurtsever devrimci, “vatan haini, insanlık düşmanı” suçlamalarıyla cezaevlerine atılmış, işkencelerden geçirilmiş, öldürülmüş ve idam edilmiştir.

Mustafa Kemal’ce 1920’lerde hedef koyulan “Bağımsız ve Demokratik Türkiye” ereğini gerçekleştirmek için yola çıkan üniformalı-üniformasız devrimcilerin önü, kendilerine “Atatürkçü” diyenler tarafından, komplo, cinayet, idam, işkence ve kitlesel tutuklamalarla kesilmemiş midir?  Bu ülkede ABD’nin çıkarlarını savunan sol-sağ partiler kurdurulmamış mıdır?

Yasalardan muaf, siyasal iradeden özerk, hazineden beslenen, cepleri para  dolu, silahlandırılmış “çeteler” oluşturulmamış mıdır?

           

DERİN ARAŞTIRMA

İnsanlık suçu olan işkence, devlet eliyle uygulanıp, resmileştirilmemiş midir? Münferit olarak bazı güvenlik güçleri tarafından işlenmiş bireysel suç gibi gösterilen işkence, devlet suçu değilmidir? 

Özellikle ülkemizde de işkence kurumlaşmış ve resmi sektörün bir parçasına dönüşmüştür.

İşkence yapmakla görevlendirilmiş ve ona göre eğitilmiş bir güvenlik görevlisi, devlet bütçesinden ödenerek satın alınan manyeto aracını kullanarak, zanlıyı konuşturmak için kullanmadığı zaman görevini yerine getirmemiş ve o nedenle devletin ödediği maaşı hak etmemiş sayılır. Derin Araştırma Laboratuarı (DAL) adıyla güvenlik merkezinde kurulan ve çeşitli işkence araçlarıyla donatılmış olan yerlerdeki güvenlik görevlileri o araçları evlerinden mi getirmişlerdir? Filistin askısını onlar mı üretmiştir? İşkence araç ve gereçleri, “demokratik” Avrupa ülkelerinden bedeli bütçeden ödenerek  alınmamışlar mıdır?

Adları yolsuzluklara, komplolara, cinayetlere, gayrı ahlaki faaliyetlere karışanlara dokunulmazken; halkını ve ülkesinin bağımsızlığını savunanlar; üniformalı üniformasız devrimci gençler cezaevlerine atılmış, katledilmiş ve  idam edilmemişler midir?

Fethi Gürcanlar, Deniz Gezmişler; Anayasayı Tebdil ve İlga eden yönetimler tarafından, Anayasayı Tebdil ve İlga suçuyla idam sehpasına gönderilmemişler midir ?

 

RAMP IŞIKLARI

Türkiye Cumhuriyetinin kısa tarihinde tüm bunlar gözlerimizin önünde gerçekleştirilmiş, aynı süreç defalarca tekrarlanmış olmasına rağmen, olayların yeterince değerlendirilip, gerekli dersler çıkarılmamıştır. Bunun sonucu olarak karşı güçler hakkında gerekli bilgiler  değerlendirmeler yapılmadan; bu güçlerin daha önceki benzer durumlarda uyguladığı yöntemler, taktikler, oyunlar göz önüne alınmadan girişilen hareketler başarısızlığa uğratılmış ve karşı güçlerce kendi çıkarlarına zarar vermeyecek yönlere saptırılarak gerçek amacından kısa sürede uzaklaştırılmıştır.

27  Mayıs 1960’ta, 22 Şubat 1962’de, 2l Mayıs 1963’te, 1971‘de 9 Mart’ın 12 Marta dönüştürülmesinde oynanan oyunlar, aşağı yukarı aynıdır. Dahası 60-82 yıllarını kapsayan süreç içerisinde, tiyatro sahnesinde ramp ışıklarına çıkartılan aktörlerin, satranç tahtasında sürülen taşların büyük bir kısmı kimlikleri bile değiştirilmeden yeniden yeniden kullanılmış ve kullanılmaya devam etmektedir.

CANA YAKIN İNSAN

4 Aralık 2004 tarihli Hürriyet Gazetesinin  manşetinden verdiği haber şöyleydi:

ASALA’yı çökerten Albaya veda

Milli İstihbarat Teşkilatı’ndaki (MİT) çalışması sırasında Ermeni terör örgütü ASALA’ ya karşı verdiği mücadele ile tanınan, bir çok örgütün ölüm listesine giren sessiz kahraman Emekli Tank Kıdemli Albay Süleyman Selim Yenilmez hayata veda etti.

Yenilmez’in cenazesi, dün öğle vakti Selimiye Camii’nde düzenlenen askeri törenin ardından, Küçükyalı Mezarlığı’nda toprağa verildi.

84 yaşında ölen Yenilmez’i, son yolculuğunda Türk Silahlı Kuvvetleri ve MİT’de görev yaptığı dönemdeki arkadaşları ile yakın dostları yalnız bırakmadı. MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un da çelenk gönderdiği törende, başsağlığı dileklerini oğlu Engin, kızı Petek Sarıgöllü, torunları Ebru, Tolga ve Burak kabul ettiler.

Annesini 5 yıl önce kaybettiklerini belirten kızı Petek, babasıyla ilgili duygularını, ‘Sevildiği cenazeye katılan arkadaşlarının çokluğundan belli. Asker disiplinine sahipti ancak çok cana yakın bir insandı. Bütün enstrümanları çalardı, müziğe büyük tutkusu vardı’ diyerek dile getirdi. Gelini Güzin Yenilmez, ‘Vatan sevgisi çok yüksek bir insandı. Yanında çalışanlar da, gösterdiği insani tavırlardan dolayı hep kendisine “baba” diye hitap ederlerdi’ diye konuştu.

Törende bir zamanlar yeraltı dünyasından tanınan işadamı Fevzi Öz’ün çelengi dikkat çekti. Yenilmez’in Türk bayrağına sarılı cenazesi, askerler tarafından top arabasına konuldu ve oluşturulan kortejle bir süre gidildikten sonra cenaze arabasına alındı. Cenaze Küçükyalı Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Gözyaşlarıyla uğurladılar......

YALDIZ ALTINDAKİ KİŞİLİK

 “Cana yakın, vatan sevgisi çok yüksek bu “sessiz kahramanın”  yaldızı biraz kazıldığında altından çıkan kişilik ise bu niteliklerin tam tersiydi.

Yanında çalışanların, gösterdiği insani tavırlardan dolayı kendisine “baba” dedikleri, 12 Mart 1971 döneminin ünlü işkencecilerinden biriydi.  Süleyman Yenilmez, Ziverbey köşkünde  üniformalı- üniformasız gençlere; İlhan Selçuk ve Doğan Avcıoğlu gibi tanınmış aydınlara; Emekli Yarbay Talat Turhan ve Emekli General Celil Gürkan gibi emekli subaylara işkence yapan kişidir.

Albay Süleyman Yenilmez, eline düşen aydınlara, yanında çalışanlara gösterdiği söylenen insani tavırları nedense hiç göstermemişti. İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün’ün emriyle, Mehmet Eymür, Necip Yusufoğlu, Hiram  Abas ile birlikte  “Ziverbey Köşkünü” Amerikancı işkence ve komplo karargâhına çevirmişti.

Faik Türün, şöyle diyordu:

"Mahir Çayan ve arkadaşlarının kaçmasından sonra başlayan soruşturmaya, bazı subayların da adı karıştı, hatta Çayan’ı bir general arabasının gelip aldığını söyleyenler de vardı. Bu subayların ifadesinin alınması lazımdı. Polisin bu işleri nerede yaptığını biliyordum, Sirkeci’de bir yerleri vardı, hücreler vardı, orada belki de dövüyorlardı. Subayları oraya göndermek istemedim.

MİT’ten gelen Süleyman Yenilmez bizim Erenköy’de bir yerimiz var dedi, orayı gözetim evi olarak kullandık, ben de bir iki kere oraya gittim."

Büyük medyamız, nedense “baba” ve “sessiz kahraman”ın bu önemli yanına hiç değinmiyordu. İşkenceci bir kişiyi kahraman diye tanıtıyordu. Soygun düzeninin Albay Yenilmezlere daima ihtiyacı vardı. Bu düzenin gazeteleri de görevlerini yerine getirecekti. Gerçekleri yazmasını beklemek abes kaçardı.

 

ÖLMEDEN MEZARA KOYDULAR

12 Mart 1971 Harekatı sonrası, karşı-devrimciler ağababalarından aldıkları işkence eğitimini asker-sivil, kadın-erkek ayırt etmeden gençlik üzerine uygulamışlardır. Yazdıklarımız binlercesinin içinden alınan sadece birkaç örnektir.

30 Mart 1972’de Kızıldere’de Mahir Çayan ve 10 arkadaşını katletmişler, 6 Mayıs 1972 de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı  asmışlar, yüzlerce genci sokak aralarında kırlarda öldürmüşlerdir.  Bütün bunlar yetmemiş, ellerine geçirdikleri gençlere yaşamları boyu psikolojik ve bedensel bozukluklar yaratacak işkenceler yapmışlardır. Gençleri “ölmeden  mezara koymuşlardır.”

Oğlunu işkenceci ve ruh dengesi bozuk kişilerin elinden kurtarmak için çırpınan bir Anne. Ankara valilerinden Enver Kuray'ın  eşi. Oğlu Deniz Teğmeni Sarp Kuray’a yapılanları anlatmak için çırpınıyordu.  Bedia Kuray  Hanım  sağa sola mektup yazarak Devlet’i Devlet’e şikayet ediyordu:

Nisan ayının (1971) onuncu günü gece yarısı oğlumu tevkif ettiler. Mamak'tan alınıp İstanbul'a götürüldüğünde on dört gün işkence görmüştür. Ardına cop sokmaktan tutun da dört gün çarmıha gerilip öyle bırakılmış ve dayak atılmıştır. Vücudunun her zerresine iğne yapılmıştır. Bu insanlık dışı davranışların sonunda aslan gibi Sarp tanınmaz hale gelmiş ve on dört kilo vermiştir. Şuurunu iğnelerle muhtel edip, istedikleri ve diledikleri ifadeleri hazırlayıp kendisine imza ettirmişlerdir.

İnsanlık dışı yaratıkların işkence tezgahlarından geçenler yazdıkları dilekçelerle Tarih’e not düşüyorlar.

 

BİNBAŞIM! ALBAYIM!

Dilekçe sahibi:    Ayşe Semra Eker

(Doğum yeri : İzmir, 1949; Baba adı: Fikri; Gözaltına alındığı tarih: 18 Nisan 1972; Tutuklandığı tarih: 22 Mayıs 1972)

18 Nisan 1972 tarihinde sokakta birkaç kişinin saldırısına uğradım. Ve gözlerim özel olarak hazırlanmış siyah bir bantla bağlanarak zorla kapalı, gri bir minibüse bindirildim. Minibüs birkaç dakika hareket etmedi. Bu zaman zarfında etrafımdaki şahıslar birbirlerine (binbaşım, albayım) gibi hitaplarda bulunuyorlardı.

 Arabaya alındığım ilk anlardan itibaren bana birçok sorular soruyorlar, cevap alamayınca da “Sen konuşma bakalım, biraz sonra ellerimiz bacaklarının arasında, dolaşmaya başlayınca bülbül gibi ötersin”gibi tehditler savuruyorlardı. Araba hareket ettikten uzun bir süre sonra, neresi olduğunu anlayamadığım bir binanın önünde durduk. Minibüsten inince yüksek ve açıklık bir yerde olduğumu farkettim. Sonra da önünde durduğumuz binanın bodrum katına indirildim ve geniş bir odaya alındım. Etrafımı birbirlerine hitaplarından subay olduklarını anladığım şahıslar çevirdi. Bana sorular soruyorlar, konuşmazsam kendim için kötü olacağını, aksi takdirde “beraberce eğitim yapmak” zorunda kalacaklarını söylüyorlardı.

Nitekim bir süre sonra bana zorla çoraplarımı ve eteğimi çıkarttırdılar. Ve ellerimden, ayaklarımdan kazıklara bağlı olduğum halde yere yatırdılar. Ümit Erdal adlı şahıs copla ayaklarımı yarım saat kadar dövdü. Bunu yaparken de bir yandan da “biz burada kaç kişiyi bülbül gibi öttürdük, seni mi konuşturamayacağız” diyor ve daha da ileri giderek ağza alınmayacak küfürler savuruyordu. Daha sonra el ve ayak parmaklarıma çıplak elektrik kabloları bağlayarak şiddetli elektrik vermeye başladılar. Bir yandan da çıplak halde olan kalçalarıma copla vuruyorlardı.

Bu işe yardımcı olan birkaç şahıs vardı. Bunlardan birincisi esmer, uzun boylu kıvırcık saçlı, iriyarı; ikincisi esmer, siyah saçlı bıyıklı, ufak tefek; üçüncü beyaz tenli, siyah saçlı, bıyıklı uzun boylu bir genç; dördüncüsü esmer, orta boylu, devamlı renkli gözlük kullanan orta yaşlı; beşincisi mavi gözlü, orta boylu, şişman, kır saçlı ve yaşlıydı. Ayrıca işkence esnasında bulunduğum odaya birisi kır saçlı, dinç görünüşlü, yaşlı bir albay ve yine kır saçlı mavi gözlü, topluca uzun boylu bir yarbay sık sık geliyorlar ve direktifler veriyorlardı.

Bir müddet sonra elimdeki elektrik kablosunu çıkararak kulağımın etrafına başka bir âletle sıkıştırdılar. Hemen ardından şiddetli elektrik vermeye başladılar. Vücudum ve başım korkunç bir şekilde sarsıldı. Ve ön dişlerim yavaş yavaş kırılıyordu, işkenceciler yüzümün ne hale geldiğini göstermek için ayna tutuyorlar ve “bak o güzel yeşil gözlerin ne hale geliyor, biraz sonra hiç görmeyeceksin, aklını yitireceksin, bak şimdi de ağzından kan gelmeye başladı” diyorlardı.

Elektrik şokunu bir müddet sonra durdurup, beni yerden kaldırdılar ve yukarıda tariflerini ve adını verdiğim şahıslardan birkaç tanesi ellerine coplar alarak bana meydan dayağı çekmeye başladılar. Bir müddet sonra etrafımı seçememeye ve bulanık görmeye başladığımı hissettim. Daha sonra da bayıldım.

 

 

 

OROSPU-ÜMİT ERDAL

Ayıldığımda kendimi yarı çıplak yerde sular içinde buldum. Beni zorla yerden kaldırıp koşturmaya çalıştılar. Bir yandan da belden aşağıma tekmeler indiriyorlar, copla kafama vuruyorlar, duvardan duvara çarptırıyorlardı. Daha sonra ellerimi zorla zaptederek, sırayla ellerimin üstüne ve içine copla vurdular. Bütün bunlardan sonra vücudumun her yanı şişmiş, morarmış ve ayaklarımın üzerine basamaz hale gelmiştim.

Bunlar yetmemiş olacak ki, bir ara Ümit Erdal üstüme saldırdı. Beni zorla yere yatırmak istedi. Yere yatırdıktan sonra da sırtıma çıkıp başka birisinin yardımıyla arkadan makatıma cop sokturdu. Ben ayağa kalkmak için çırpınırken bana “seni orospu seni, simdi görürsün, bak seni ne hale getireceğiz. Önce say bakalım kaç kişiyle yattın? Bundan sonra yatamayacaksın. Sonra kadınlığını kaybedeceksin” gibi lâflar söylüyordu.

Nitekim biraz sonra beni zorla yere yatırıp, ellerimden ve kollarımdan sıkıca kazıklara bağladılar. Çıplak elektrik kablosunu sağ ayağımın küçük parmağına, diğer kabloyu da bir copun ucuna sardıktan sonra cinsiyet organıma sokmaya çalıştılar. Ben direnince ellerindeki balta sopasıyla bacaklarıma ve vücudumun çeşitli yerlerine vurdular. Bir müddet sonra ellerindeki copu elektrik kablosu sarılı olduğu halde cinsiyet organıma soktular. Ve elektrik verdiler.

Bu esnada kendimi iyice kaybettim. Bir müddet sonra da dışarıdaki erler içeri insan vücuduna hava vermeye yarayan bir âlet getirdiler. Ve beni öldürecekleri şeklinde tehdit ettiler. Daha sonra beni tekrar yerden kaldırıp odadan çıkardılar. Ve koridordaki bir su borusuna ellerimden kayışla bağlı olduğum halde yarı çıplak astılar. Birkaç kişi beni coplamaya başladılar. Yine kendimi kaybettim.

Ayıldığımda kendimi yine aynı odada yatakta buldum. Bu arada içeriye beni muayene etmek üzere bir doktor getirdiler. Bana zorla ilâç içirmeye ve yemek yedirmeye çalıştılar. Bu arada koyu pıhtı halinde kanamanın devam ettiğini farkettim.

Bir zaman sonra bana baskı yapmak için benimle aynı binada kalan Nuri Çolakoğlu'nu getirdiler. Ve son halini göstermek istediler. Gördüğüm kadarıyla Nuri'nin sağ el tırnakları iltihap içindeydi. Sigarayla yakmış olduklarını anladım. Zaten kendileri de bunu teyit ettiler. Tek ayağının altı ise simsiyahtı. Ve parçalanmıştı.

Yine aynı gece Nuri Çolakoğlu ile birlikte İstanbul'a götürüldük. Ertesi gün kaldığım hücreye (nerede olduğumu bilmiyordum) daha önce de tarifini verdiğim albay geldi. Bana orada dayak atarak tehdit etti. “Seni akşam ölülerin yanına göndereceğim. Sizin ölülerinizi yıkatacağım, seni tavana astırıp bacaklarını yarıp, tuz basacağım” dedi.

 

PANSUMAN-DOKTOR

Verdiğim cevapları beğenmeyince tekrar dövdü. Ve gözlerim bağlı olarak bir başka binaya gönderdi. Yine gözlerim bağlı olarak küçük bir odaya götürüldüm. Ellerimden ve ayaklarımdan kazıklara bağlanarak sağ elimden ve ayaklarımdan elektrik verildi, falakaya çekildim.

İstanbul'da kaldığım sürece devamlı zincirlerle bağlıydım. Ben bundan dolayı hem dilim parçalandığından verdikleri yemekleri yiyemiyordum. Ara sıra bir doktor bana gelip bakıyor ve çeşitli pansuman tavsiyelerinde bulunuyordu.

Bir gece geç saat dışarıda bir silâh sesi ve ölerek yere düşen bir insanın iniltilerini çok yakınımda duydum. Bunun üzerine “kimi öldürdünüz?” diye bağırınca “sen yat aşağı ulan, işimize karışma, biz istediğimizi öldürürüz, sonra da çukur açıp gömeriz. Sana da aynı şeyleri yapsak kimin haberi olur?” diye cevap aldım. Daha önceden de kavramış olduğum gibi can güvenliği diye bir şeyim yoktu.

MİT'te kaldığım on gün esnasında aynı işkence, hakaret, baskı ve tehditler sürüp gitti. 28 Nisan'da tutukevine sevkedildim. Tutukevinde doktora çıkıp bana yapılan işkenceleri, sağ kolumun tutmadığını ve birçok rahatsızlıklarımın olduğunu, daha sonra da dört ay süreyle adet görmediğimi anlattığım halde hiçbir tedavi görmedim Bazı rahatsızlıklarım halen devam etmektedir.

 

TEĞMENLER-KARA GÖZLÜKLER

Yazılı sorguyu veren: Teğmen YÜCEL TOP

Yer: Üç Numaralı Askeri Mahkeme (Ankara)

13 Şubat 1972 günü Atilla Özsever'in İstanbul'daki evinden beş MİT mensubu tarafından alındım. Ve o günden bugüne işkence odalarından zindanlara, zindanlardan mahkemeniz önüne çıkıncaya kadar olan zamanda geçen olaylar neden kendimi ağır bir suçlamanın altına sokan bir ifadeye imza attığımı açıklar.

Beni, Merkez Komutanlığına teslim eden bu beş kişinin davranışlarından, ileride beni hangi günlerin beklediğini anladım. On dört gün daracık bir hücrede uzun zaman kullanılmaktan tam tersi bir renge dönüşmüş, eskiden beyaz olan bir yatakta bekledim.

On dört günün bitiminde Merkez Komutanlığına gelmiş MİT sorgu ekibi tarafından sorgulanmak üzere ilk defa hücreden çıkarıldım, içlerinden birisi benim biyografimi yazarken, ırk ayırımını yasaklayan Anayasamızın bu kahraman savunucuları, Laz mı, Göçmen mi olduğumu tartışıyorlardı. Sonra memleketimi sordular. Erzurumluydum. Kaş göz rengimi ve burun yapımı da hesaba katarak Kürt olduğuma karar verdiler. Daha sonra bu baylar hangi örgütlerle birlikte çalıştığımı, nereleri soyduğumu sordular.

Evden adam kaldıranlar, bir metrekarelik binalarda hiçbir şey söyleme gereğini duymadan on beş gün adam bekletenler, suret-i haktan görünüp şimdi de akıllarınca hukuk düzeninin koruyuculuğunu  yapıyorlardı.

Üç gün devamlı söyledikleri şeylerle ilgim olmadığını, herhalde şahsımda yanıldıklarını, eğer mümkün olsaydı, kendilerine beynimin içini göstererek doğruyu söylediğimi ispat edebileceğimi tekrarladım.

Üç günün sonunda anladım ki, sorgucuların gerçek dedikleri şey, söylediklerini tevekkülle kabul etmektir. Beynimin onların gerçek dedikleri şeyi sağlamken kabul edemeyeceğimi hissettim. Bunu sorgucular da hissettiler. Ve sorguya beynin, düşüncenin ve daha bir sürü insanî şeylerin sökmediği, vahşetin, barbarlığın, alçaklığın kol gezdiği mahzenlerde devam etmek üzere ayrıldık.

O gece Merkez Komutanlığının demir parmaklıklarla parsellenmiş koridorunda Sabahattin Sakman ve Berker Barçak isimli iki teğmenden çözdükleri kelepçeleri bana ve orada gördüğüm Hava Teğmen Mustafa Şahin'e taktılar. Ellerinde kısa namlulu otomatik tabancalar bulunan ve kaş, göz, burun, saç rengine bakarak Orta Asya'dan mı, yoksa Orta Avrupa'dan mı geldiğini araştıran o sorgucu beylerin dikkatini nasıl çekmediğine hayret ettiğim iki sarışın bizi iterek bir arabaya bindirdi. Ve gözlerimize kara gözlükler taktılar. Kadıköy yakasına geçtik, bir süre sonra bir yerde durduk. Gözlerimizde gözlüklerle bir binaya sokulup ayrı ayrı hücrelere konduk.

 

YAŞ YİRMİBEŞ

Bir yatağa oturdum ve sigara içip içemeyeceğimi sorduğumda bana yaşımın kaç olduğunu sordular. Yirmi beş dedim “Pek gençmişsin, devleti devirmek için pek gençmişsin” dediler.

l Mart günü elim ve ayağım zincirli, üzerimde kendi verdikleri kanlı bir pijama, gözlerimde arkadaşım kara gözlükler, bir bahçeden geçerek başka bir binaya girdik. Mantığım burada hiç de iyi şeylerle karşılaşmayacağımı söylediği halde o insanı devamlı yanıltan iyimserlik duygusu eğer merdiven çıkarsam işkence edilmeyeceğimi, aksi olursa, yani merdiven inersem, durumumun pek iç açıcı olmayacağını söylüyordu. Seslerin duyulamayacağı kadar aşağı inen adımlarım bu duyguyu mahcup etti. İşkencecilerimin yanına girerken ilk defa işkence edilmek korku ve dehşeti yayıldı vücuduma.

Yanaştırdıkları sandalyeye otururken gözlüğün alt kenarından yere serili bir kilim ve üzerinde  bir sicim gördüm. Kilim tamam ama sicimi o an anlayamadım. Sinirlerime hâkim olmaya çalışırken tepemden bir ses “Yücel Top sen misin lan?” diye gürledi. Bendim Yücel Top. Niye Merkez Komutanlığında doğruyu söylememişim? Ben bildiğim her şeyi  söylemiştim.

Sordukları kimselerden yalnız Mehmet Alkaya'yı tanıyordum. Onlara göre silâhlı kuvvetlerdeki bütün subayların her şeyini biliyordum. Kendi söylediklerini kabul etmem için yarım saat üzerimde  tekme ve yumrukla uğraştılar.

Galiba kalın kafalı buldular ki ayaklarımı vidalı bir tahtaya, geçirip yere yatırdılar. Bir müddet bu falaka faslı devam etti. Toplanan kanı dağıtmak için ara sıra çözüp yere serptikleri su üzerinde yürütüp  gene yatırıyorlardı. Sağ ayağımın baş parmağı, sol ayağımın ikinci parmağı ve sağ elimin baş parmakları kan  içinde  kalmıştı. Bir ara sorgucuların başı, sonradan isminin MEMDUH ÜNLÜTÜRK olduğunu öğrendiğim tümgeneral geldi.

 

PAŞA-TÜRK SUBAYI

İşkencecilerim, “konuşmuyor Paşam” dediler. Paşaları, “yüzleştirin“ dedi. Kiminle, ne için yüzleşeceğimi bilmiyordum ama, gene de iyiydi yüzleştirmek, hem işkenceyi kesecekler, hem de kim bilir, ikna olabileceklerdi söyledikleri kimseleri tanımadığıma. Ben artık yürüyemez, işkencecilerim de sopalarının gücünden şüpheye düşer olmuşlardı. O çok merak ettiğim sicimle sıkı sıkıya sandalyeye bağladılar beni.

 

Birkaç gün öncesine kadar odaya gelen generalle aynı elbiseyi giyiyordum. Onun yakasında kırmızı, üzerinde defne dalı, benim yakamda ise, mavi zemin üzerinde muharebe sınıfının işareti şerare vardı. Bunun için de sol kulağım ve sol elime bağlanan kabloların birleştiği yerdeki deri kılıflı Amerikan yapısı EE-S telefonunu ve onun doksan-yüz on volt alternatif akım üreten manyetosunu tanıdım.

Mesleğimin cihazlarından biriyle bana işkence edileceğine mi yansam, yoksa tekniğin işkenceye kadar girdiğine memleketim için sevinsem mi diye düşünürken Amerikan telefonunun manyeto akımı Türk subayının vücudundan saniyede üç yüz bin kilometre hızla devresini tamamladı.

Türk subayı biraz daha direnirse Amerikan telefonunun manyeto akımının, Amerika Başkanı’nın öldürülmesini bile kendisine kabul ettireceğini anlayınca en ehven-i şer olan birkaç parça şeyi kabul etti.

Ve on dört gün ellerim, ayaklarım zincirli bir yatakta bekledim. Her gün gecenin en umulmayan saatinde paldır-küldür odaya girip beni tehdit ediyorlardı.

Bir Cumartesi gecesi doktor geldi. Sağ elimin baş parmağında kaynamış bir kırık olduğunu, sağ ayağımın baş parmak tırnağı ile sol ayağınım ikinci parmak tırnağının düşeceğini-ki düştüler- ama önemli olmadığını söyledi. Elbette önemsizdi. Nasılsa düşecek üç tırnak ve kırılan başparmak onun vücudunda değillerdi. Kaldı ki öldürebilirlerdi her gece geldiklerinde söyledikleri gibi. Çünkü onlar Anayasayı koruyorlardı. Hatta Anayasa’mızın işkence sesinden rahatsız olmasın diye o binaya sokulmadığını “Burada Anayasa, Babayasa yoktur” demelerinden anlamıştım.

Daha sonra Selimiye tutukevine getirildim. Birkaç ay sonra bu davanın sanıklarından olan ve 1970 senesinin hatırımda yaz aylarının birinde Dursun Gürler'in evinde gördüğüm ve İzmir'e babamı görmek için gittiğim 1971 Mayıs'ında kendisine uğradığım Oktay Akıncı bulunduğum tutukevi koğuşuna getirildi. Kayışı alındığından zayıflamış bedeninde durmayan pantolonunu eliyle tutarak yanıma geldi ve bana MİT’te imzalamak zorunda kaldığı ifadesini anlattı.

Şaşkınlıktan donakaldım. İfadesinde geçen YÜCEL TOP'un ben olup olmadığımı sordum. Üzüntüyle özür diledi. Ve bunları uydurmak zorunda kaldığı için kendisini hiç affetmeyeceğini söyledi. Kendisini anlıyordum. Ve bir şeyi daha anlıyordum ki, bu ifadeyle başıma hiç de hoş şeyler gelmeyecekti.

 

İKNA-TEHDİT-ISRAR

Birkaç gün sonra aynı koğuşa başka birini getirdiler. Ona da Boğaz Köprüsü’nün ayaklarına dinamit koyma suçu yüklemişlerdi. Sekiz günlük çok çok ikna edici bir konuşmadan sonra, ancak otuz beş ton dinamitle uçurulabilecek beton bir ayağın, üç-dört lokum dinamitle de havaya atılabileceğine bu kişiyi inandırmışlar. “O da devletimizin bu koruyucuları benden daha iyi bilirler, belki de düşüncelerimin gerisinde saklı bir köprü uçurma meselesi vardır” diye kabul etmiş.

Kendisine ifadesinde bu köprü uçurma meselesine acaba beni de karıştırıp karıştırmadığını sordum. Şaşkın şaşkın yüzüme baktı ve neden sonra anladı: “Yoksun” dedi. “Bu koğuştaki kimse yok.” Artık her yeni gelene ne için tutukladıklarını ve kimleri hangi suçtan itham ettiklerini sorma merakı başladı. Kadıköy yakasındaki o evde kabul ettirilmeyecek hiçbir suçlama olamaz.

4 Ekim 1972 günü tutuklandığımdan 6 ay 18 gün, gözaltına alındığımdan 7 ay 16 gün sonra Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Üç Numaralı Ceza ve  Tutukevi’ne bu dava sanıklarından altı kişiyle birlikte teslim edildim.

Yukarıda anlatılanları burada tekrar etmeye gerek duymuyorum. Aynı mizansen üç aşağı beş yukarı cereyan etti. İlk önce söylediklerimin doğru olmadığını kendilerine anlattım. Kabul etmediler. Bana bir sürü ifade  getirdiler. Nasıl alındıkları belliydi. Çünkü beni bir örgütün üyesi yapan ve bu davada sanık olan kişilerden çoğunu  tanımıyordum.

Bir teksir kâğıdına yazılı  ve benim hakkımda ifade vermeye zorlanan kişilerin adları ve ifadelerinin, benimle ilgili bölümlerini verdiler.  “Bunu al, yazılanları iyi düşün”. İyice düşündüm. Her şey akıl sınırları dışına taşmıştı. Kağıtta yazılanların tümünü kabul etmenin beni ne gibi durumlara sokacağı aşikârdı. Hiç kabul etmemek de o anda mümkün değildi.

Ortadan  birkaç şey alıp gece bir senaryo yazdım. Büyük bir suç tevlit etmeyecek, fakat işkencecileri işkenceden alıkoyacak bir de toplantı uydurdum. Bu ifade albay Yaşar Savaş tarafından iyice tahrif edildi. Israrla kabul etmek istemememe rağmen birkaç  kez   “örgüt” lâfını gerekli gereksiz kullandı, itirazlarımda ise derimi yüzmekle tehdit etti. Ben de derimi yüzdürmemek için ısrar etmedim. Fakat onlar ısrar ettiler…

 

ŞEREFLİ-KOMÜNİST

Dilekçe sahibi : Nergiz  Savran

(Gözaltına alındığı tarih : 19 Nisan 1972;  Tutuklandığı tarih: 15 Mayıs 1972)

 “Gözlerim bağlanarak İstanbul, Göztepe taraflarında bir yere götürüldüm. Yolda bütün komünistlerin orospu olduğunu, önüne gelenle yatıp kalktığını, benim kimlerle yatıp kalktığımı sordular. Kendilerine doğru konuşmalarını söyleyince, şerefli bir Türk subayına hakaret ettiğimi, bunun hesabını soracaklarını ve benim ırzıma geçeceklerini söylediler.

Harem iskelesinden sonra bir müddet şehir dışında gittikten sonra, bozuk bir yolda devam ettik. Çocukların oynadığı, at arabalarının geçtiği bu yerin bir arka sokak olduğunu tahmin ettim. Daha sonra bahçe içinde bir yere geldik. Kapısındaki askerlerin nöbet tuttuğunu gözüme bağlanan bandın arasından gördüm. Önce iki basamak çıktık, bir taşlığa geldik. Önümde yukarı doğru çıkan merdivenler vardı. Sol taraftan beş altı basamak inip düz olarak on beş yirmi adım yürüdükten sonra bir odada gözlerimi açtılar. Burası camı boyalı, içinde eski bir yatak, koltuk ve komidin olan bir odaydı.

Bana birisinin yerini sordular. Bilmediğimi söyleyince, kendisine (albay) diye hitap edilen orta boylu, kır saçlı, elli yaşlarında biri bana, Anayasa ve bütün kanunların denetiminden uzak olduğumu, askeri kontr-gerilla üssünde olduğumu ve isteklerini kabul etmediğim takdirde başıma gelecekleri anlattı. Ben bir şey bilmediğimi söyleyince çoraplarımı ve eteğimi çıkarmamı söylediler. Bu durumda üzerinde yalnız külotum kaldığından itiraz ettim. Üstüme yürüyüp “sen burasını ne zannediyorsun? Daha neler yapacağız sana” dediler. Bu arada iri yarı, esmer ve “yüzbaşı” dedikleri biri devamlı beni s...ceğini, ve oradaki erlere de s..tireceğini söylüyordu.

Sonra beni yere yatırdılar. Kollarımı açarak beni bir tahtaya iplerle bağladılar. Ayaklarımı da falakaya geçirip vidaladılar. Önce copla ayaklarımın altına sonra da vücuduma ve kollarıma vurmaya başladılar. Falakayı iki er havada tutuyorlardı.

Bir müddet sonra odaya bir alet getirdiler. Ucundan çıkan tellerin birini el, birini ayak parmağıma bağladılar. Ayaklarımdan aşağı doğru biraz su döktüler ve elektriği vermeye başladılar. Bütün kaslarımın birbirinden ayrılıyor gibi olduğunu ve bütün vücudumun dayanılmaz bir acıyla kasıldığını hissettim. Bu arada coplama işi de devam ediyordu. Bu bir süre devam etti. Ara verdikleri zaman ise falakadan çözmediler.

Bir tanesi bluzumun düğmesini açarak sütyenimi çıkardı. Diğeri de külotumu çıkardı. Odada en aşağı beş kişi vardı. Bir tanesi de Ankara'da görevli olup o sıra İstanbul’a gelen Ümit Erdal'dı. Elektrik ve copla dövme işi tekrar başladı. Bu ara iri yarı esmer, “yüzbaşı” dedikleri adam bir cop alarak kadınlık organımın civarında gezdirip makatıma soktu.

 

SAPIK-ADAMLAR

Etraftakiler bu duruma gülüyorlar, şimdi hatırlayamadığım ama o sıra bütün kanımı beynime çıkaran lâflar ediyorlardı. En son karşımdakilerin sapık, insanlıkla hiçbir alakası olmayan kişiler olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.

Kendime geldiğimde falakadan çözülmüştüm. Ayaklarım, kollarım, şişmişti ve tutmuyordu. Bluzumun düğmelerini bile ilikleyemedim. İki er koluma girerek beni odadan çıkardılar. Yere su (tuzlu) dökülmüştü. Üzerinde zıplamamı söylediler. Oysa ben ayaklarımı kıpırdatamadığım için kendi başıma ayakta duramıyordum. Ancak iki askerin tutmasıyla ayakta durabiliyordum. Bir asker daha çağırdılar. O da ayağımı havaya kaldırıp yere vurdu. Daha sonra öğrendiğime göre, şişkinlikleri indirebilmek ve işkenceye devam edebilmek içinmiş.

Sonra beni koltuğa oturttular. Ve pijama giydirdiler. Beni öldüreceklerini, kimsenin haberinin olmayacağını, kadınlığımı yitireceğimi ve bunun gibi tekliflerin ardı arkası kesilmeksizin devam ediyordu.

Bir süre sonra tekrar falakaya bağlayıp elektrik vermeğe ve copla dövmeğe başladılar. Ne kadar devam etti bilmiyorum. Zira bu “seansların” sonunda baygın hale geliyordum. O gece geç vakit beni bırakıp gittiler. Ellerimi kelepçelediler ve yatmamı söylediler.

O gece hiç uyumadım. Çünkü en ufak bir harekette her tarafıma bıçaklar saplanıyor gibi oluyordu. Her tuvalete götürdüklerinde ayaklarıma zincir vuruyorlardı. Ertesi gün bütün bu işkenceler tekrarlandı. Bu sefer elektriği kulağımdan bağladılar ve gittikçe dozunu artırarak verdiler. Bir ara erleri çağırarak falakanın iki yanından kollarımı bağladıkları tahtaları havaya kaldırdılar.

Elektrik verildikçe havada sallanıyordum. Adamların karşıma geçip bu halimle alay ettiklerini hatırlıyorum. “Şuna bak, ağzı burnu nasıl çarpılıyor” diyerek...

Bir müddet  sonra  aslında sordukları  kişinin yerini bilmediğimi ve sırf işkenceye ara verilsin diye böyle söylediğimi kendilerine söyledim. Bunun üzerine işkence daha şiddetle tekrar başladı. O gece geç saatlere kadar devam etti. Ertesi gün bana yerini sordukları kişiyi buldukları için beni bıraktılar.

O gün akşam üstü ben Ferit İlsever ve Ayten Bulut MİT'ten Emniyete götürüldük. Ben zorlukla yürüyebiliyordum. Buna benimle beraber olan yukarıda saydığım arkadaşlar ve o gece nöbetçi, olan komiser Orhan ve diğer birinci şube polisleri şahittir.”

 

SESLENİŞ

Uğur Mumcu “68 Gençliğinin” duygularını  dillendiriyor:

 

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtından yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı.

 

 

 

 

 

Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak, katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

 

Vurulduk...

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize, çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, Diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık.

Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık, kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı, bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık, boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.

Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde, öldürüldük acımaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi, dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurt dışına gitseydik kurtulurduk belki. Birbuçuk yaşındaki kızlarımızı, öksüz bırakmazdık. Önce, kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine, sonra da, otuz iki yaşında, bırakıp gittik bu dünyayı ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi.

Giresun'daki yoksul köylüler. Sizin için öldük.

Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. 

Doğu'daki topraksız köylüler, sizin için  öldük.

İstanbul'daki,  Ankara'daki işçiler, sizin için öldük.

Adana'da paramparça elleriyle ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi.

Bağımsızlık, Mustafa Kemal'den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.          

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler. Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.        

Asıldık ey halkım, unutma bizi...

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...

2. BÖLÜM

BAĞIMSIZLIK  1919’dan 1968’e

Mustafa Kemal Atatürk-Deniz Gezmiş

 

SYKES VE PİCOT ANLAŞMASI

Birinci Dünya Savaşı, emperyalist devletler arasında bir paylaşım savaşıydı. Bu bir petrol kavgasıydı. Petrol geleceğin kara altını idi. Bunu ilk  İngiltere kavradı. Onu Rusya izledi. Fransa ve İtalya da kervana katıldı.

Osmanlı topraklarında ilk petrol arama çalışmaları 1897’de başlatılmıştı. Osmanlı henüz petrolün stratejik önemini kavramış değildi. İngiltere 1899’da Osmanlı toprağı olan Kuveyt’e yerleşmiş petrol arıyordu. Osmanlı toprağında ilk petrol kuyusu 1900’de European Petroleum Company tarafından açıldı. Petrolün en yoğun bulunduğu yer Osmanlı Devleti topraklarıydı. Ve de Osmanlı hasta adamdı, güçsüzdü, borç batağındaydı. O halde paylaşım oradan başlayacaktı.

1. Emperyalist paylaşım savaşı  sonrası, emperyalist devletler tarafından fiilen işgal edilen Türkiye paylaşılmak ve yok edilmek sürecine girmişti.

Savaşın Galip Devletleri paylaşımın nasıl yapılacağı konusunda birbirleriyle, gizli kapılar arkasında pazarlık yapıyorlardı.

İngiltere ve Fransa  arasındaki pazarlık daha savaş sürerken başlamıştı.  1916 Şubatında  Sykes ve Picot Anlaşması yapıldı. Bu anlaşma, Ortadoğu haritasını tümüyle değiştiriyordu. İngiltere ve Fransa’nın bu anlaşması Mayıs 1916’da Rusya’ya bildirildi. Ekim 1916’da imzalandı.

Fransızlar paylaşımda istedikleri yerleri ve bu yerlerdeki çıkarlarını şu şekilde açıklıyordu:

Klikya, Suriye, Filistin, Kürdistan ve Musul bize hemen şunları sağlayacaklardır:

Buğday: Yılda 115 milyon kental ;

Petrol: Başka hiçbir yerde bulamadığımız ve yarın onsuz büyük bir millet olunamayacak olan petrol. Zira hayati bir sorun olan petrolsüz ne ordu ne deniz kuvveti mümkündür.

Pamuk ve Yün: İşletmelerimiz bu maddeleri büyük güçlük ve korkunç fiyatlarla İngiltere ve Amerika’dan alabiliyor.

Sykes-Picot anlaşmasına göre Osmanlı toprakları üzerinde sınırlar kağıt üzerinde 4-5 defa yeniden çizilmiş, emperyalist devletler kendi aralarındaki çekişmeyi haritalara yansıtmışlardır. Son çizilen haritaya göre, Fransa’ya Lübnan, Suriye, Klikya, Antep, Urfa, Mardin, Diyarbakır ve Musul’un bir bölümü veriliyordu. İngiltere Güney Mezopotamya ile Akdeniz’de Akka ve Hayfa limanlarını alıyordu. Buna göre petrol coğrafyasında bulunan tüm Arap toprakları Osmanlı’dan kopartılıyor, İngiltere ve Fransa’nın denetimine sokuluyordu.

Bu anlaşma çerçevesinde Emperyalistler, ülkeyi işgal ederken, padişah ve emrindeki kukla hükümet sadece seyrediyor, daha kötüsü halkın direncini kırmak ve emperyalistleri “hoş” göstermek için her türlü çabayı gösteriyordu.

 

MANDA- BÜYÜK DOST

Padişah ve İstanbul hükümeti; kendi varlıklarını sürdürebilmek için; ülke bağımsızlığını ayaklar altına alıyor ve aldırıyordu. İşgal normal karşılanır olmuştu. Yeni anlaşmalar, yeni tavizlerle ülke parça parça emperyalist güçlere peşkeş çekiliyordu. 

Toz duman içerisinde, o güne kadar ülke yönetiminden sorumlu gruplar, suçu birbirine atıyor, ülkenin bu hale gelmesinden kendileri de sorumlu değillermiş gibi, kendi grup çıkarlarına uygun sözüm ona kurtuluş yolları öneriyorlardı.

İngilizlerle işbirliği içerisinde bulunan Hürriyet ve İhtilaf Fırkası önderleri “koca” imparatorluğun çöküşünün sorumlusu olarak İttihatçıları gösteriyor; Almanlarla işbirliği içinde Osmanlı İmparatorluğu’nu savaşa sürükleyen İttihatçıların bir kısmı da, Enver Paşa’yı suçluyorlardı.

Çözümleri ise çok basitti: Emperyalist devletlerden birinin güdümüne girmek ve himayesini kabul etmek.  İngiliz Muhipler Cemiyeti (İngiliz mandasına girmek isteyenlerin mensubu oldugu cemiyet) üyeleri, İngiltere ile işbirliğini savunurken; Wilson Cemiyeti üyeleri  Amerikan mandasından medet umuyordu. Devrin “aydınları” da bu iki öneriyi ciddi ciddi tartışıyor, tıpkı bugünkü ABD mi, AB mi tartışmaları gibi, İngiltere mi, Amerika mı tartışmaları ayrışmalara gruplaşmalara yol açıyordu.

İsmet İnönü bile 27 Ağustos 1919 tarihinde Kazım Karabekir’e yazdığı mektupta: “Eğer Anadolu’da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerikan milletine müracaat edilse pek ziyade faidesi olacaktır, deniliyor ki, ben de tamamıyla bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan bir Amerikan murakabesine tevdi etmek, yaşayabilmek için yegane ehven çare gibidir.” diyordu .

O Amerika, Miralay İsmet’in mektubunda “ehven çare” olarak gördüğü O, büyük dost-büyük müttefik Amerika ve diğer emperyalistler tam da bu mektubun yazıldığı yıllarda  Türkiye'ye ve Kurtuluş Savaşı'na bakın nasıl bakıyorlardı:

5 Ağustos 1919 , Başkan Wilson:

Türkiye haritadan silinmelidir. Türkiye'yi parça parça edelim.

1920'li yıllar,  İngiliz Başbakanı Lloyd George:

Türkler Avrupa'dan atılacaklardır .

1922 yılında Adam Dulles:

Mustafa Kemal'e karşı sert bir tutum alınmalıdır. Gelecekte istikraz için başvurabilirler. Eğer Türkiye hiçbir zarar görmeden, devletlere kafa tutmakta devam eder, kapitülasyonları kaldırır ve İstanbul'a yerleşirse, bu yalnız Ortadoğu'yu değil, Avrupa'da da barışı tehlikeye atacaktır.

1920 yılında New York Times:

Avrupa'dan süpürülen Türklerin dünya siyaset sahnesinden bir daha dönmemek üzere silinip gitmesi başlıca isteğimizdir.

YA BAĞIMSIZLIK YA ÖLÜM

Bütün bu tartışmalara Mustafa Kemal ve arkadaşları son noktayı koyuyorlardı:     

Temel ilke Türk Ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendini kurtaramaz.

Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez.

Oysa, Türkün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyi.

Öyleyse Ya Bağımsızlık Ya Ölüm……

 

IŞIK YAYAN ÇİÇEKLER

Mustafa Kemal ve arkadaşları ölümü göze alan gençleri, askerleri ve halkı örgütleyerek; Bağımsızlık mücadelesini başlatıyorlardı.

300 paşadan sadece altısı katıldı  bu mücadeleye. Ulusal Kurtuluş Savaşı genç subaylarla örgütlendi. İstanbul’dan kaçıp gelen askeri okul öğrencileri, okullarını bırakıp gelen yükseköğrenim gençleri, genç askerler, çocuk denecek yaştaki Anadolu köylüsü delikanlılar, sivil mukavemet güçleri, bir araya getirildi. Mustafa Kemal üniformasını çıkarmış, Anadolu’da halkı örgütlüyordu ve gençlere güveniyordu. Zaten kendisi de 19 Mayıs 1919 da Samsun’a çıktığında 38 yaşında genç bir generaldi. O, gençlere güvenini şu sözlerle vurguluyordu:

 “Başımıza neler örülmek istenildiği ve nasıl direndiğimiz daha doğrusu ulusun arzu ve emellerine uyarak ve onun yardımıyla nasıl çalıştığımız görülmeli, gelecek kuşaklar için ibret ve uyanıklığı gerektirmelidir. Zaten her şey unutulur. Fakat biz her şeyi gençliğe bırakacağız.  O gençlik ki, hiçbir şeyi unutmayacaktır. Geleceğin ışık saçan çiçekleri onlardır.”

Gençler, Bağımsızlık Mücadelesine sahip çıktılar. Sadece savaş alanlarında değil, yaşamın her alanında Bağımsızlık Mücadelesini ve Devrimleri desteklediler.

3-4 Nisan 1922 de Darülfünun öğrencileri ulusal kurtuluş mücadelesinin aleyhine yazılar yazan ve emperyalist güçleri destekleyen  öğretim üyelerine karşı boykota gittiler.

Eski bakanlardan, Peyam-ı Safa ve Alemdar gazetelerinde, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının aleyhine yazılar yazan “Avrupa-Osmanlı Devlet İlişkileri” üzerine ders veren Ali Kemal, Yunanlıların “ülkeyi haydutlardan temizlemeye uğraştığını” ileri süren Türk edebiyatı hocası Cenap Şahabettin,  Ertuğrul Gazi’den “tatar yavrusu” diye söz eden “İran Tarihi ve Edebiyatı” derslerini okutan Hüseyin Daniş ve Behdut Han Cevahir’in katili Tarlakyan’ın İngiliz mahkemelerinde avukatlığını üstlenen Barsamiyan Efendi öğrencilerin 4 5 ay süren direnişleri sonunda görevlerinden alındılar. 

Erzurum-Sivas kongrelerinde yurdumuzu işgal eden emperyalist güçlere verilecek cevap  halk temsilcileriyle tartışıldı ve emperyalizme karşı savaşa birlikte karar alındı.

Mustafa Kemal’in ağzından mücadelenin amaçları şöyle açıklandı:

 “İstiklalimizi emin bulundurabilmek için, heyeti umumiyetimizce, heyeti milliyemizce bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyeti milliyece mücadeleyi caiz gören bir mesleği takip eden insanlarız.”

Bu insanlar dünyada ilk kez emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşını, Bağımsızlık Savaşını çok zor şartlara rağmen yedi düvelle çarpışarak başlattılar ve destansı bir askeri zafer kazandılar.

Emperyalist  işgalcileri yurdundan kovan Türkiye halkı, genciyle, işçisiyle, askeri ve köylüsüyle dünyada ilk kez emperyalizme karşı yürütülen bir ulusal kurtuluş savaşını utkuyla  sonuçlandırmanın gururunu yaşadı.

Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı, dünyanın tüm ezilen halklarına örnek oldu.

 

1968  GENÇLİĞİ’NİN  ÜLKESİ

“1919-29 arası Türkiye'de kadim doğu gericiliğinin kavuğu olan saltanat devrildi.

O kavuğun örttüğü asıl doğu gericiliğinin başı: tefeci-bezirganlık dımdızlak parladı kaldı. O yüzden eski “irtica”, yeni “gericilik” budanmış ağaç gibi, her zamankinden daha zor kötekli ve daha gürbüz olarak, dört bucağımıza dal budak saldı.

1919-29 arası, Türkiye'de modern batı gericiliğinin şapkası olan emperyalizm, silâhlı kuvvet biçimiyle önce kapıdan kovuldu. O şapkayı taşıyan eskimiş ve tutar yeri kalmamış komprador burjuvazi saf dışı edildi

Emperyalizm şapkasını yerli millî şirketler başlarına geçirdiler. Kapıdan kovulan yabancı sermaye: “Batıcı Demokrasi” ve “dış yardım” adı verilen Truvanın Atı’yla yurdumuza bacadan girdi.

Bir de baktık  1923 yılı finans kapital şeytanının alıp götürdüğü yabancı silâhlı güçleri, aynı şeytan satamayıp geri getirdi. Ve yüzlerce üs'te yuvalandırdı.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı)

 

68’LİLER “BAĞIMSIZ TÜRKİYE” DE DOĞAMADI

Ne yazık ki 68’in ve 68’lilerin simgesi Deniz GEZMİŞ Bağımsız Türkiye’de doğamadı (28 Şubat 1947).

 Onun doğumundan önce başlamıştı karşı devrim. ABD ile Truman yardımı adı altındaki ilişkiler ve IMF’den alınan borçlar… Ve yitirilen ekonomik bağımsızlık… Arkasından yitirilen siyasi  bağımsızlık…

Bu nedenle haykırıyordu gençliğinde “Bağımsız Türkiye” diye.

28 Şubat 1949’de Deniz Gezmiş 2 yaşındaydı. İlkokulların dördüncü ve beşinci sınıflarında din dersi okutulmaya başlandı. Cumhuriyet Devrimleri adım adım geriye püskürtülmeye başlanmıştı. Delikanlığında Samsun’dan Ankara’ya 19 Mayıs yürüyüşünde de bunu halkına anlatmak için çırpınacaktı.

28 Şubat 1951’de 4 yaşındaydı. İktidar el değiştirmişti. CHP yerine DP gelmişti. IMF’si ABD’si her yerdeydi vatanın. Askerimiz Kore’de Amerika’nın emrinde savaştaydı. Başka bir ülkenin menfaati için, ilk defa ordumuz görevdeydi. O yaşta anlayamazdı. Anladığı zaman bağımsızlık mücadelesinin en önündeydi.

28 Şubat 1952’de 5 yaşındaydı. Türkiye NATO üyesiydi. O yaşta anlayamazdı. Anladığı an “NATO’ya Hayır” diye haykıracaktı. Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada “bugüne değin Kore’de 34 subay, 46 astsubay ve 1252 erin şehit düştüğünü” dinledi radyodan. Şehit’in Ölüm olduğunu gençliğinde öğrendi. Arkadaşları teker teker öldürülmeye başlandığı zaman. “Devrimciler ölür devrimler sürer” diye haykırdı acılarını içine gömerken.

28 Şubat 1958’de 11 yaşındaydı. Adana yakınlarında kurulan İncirlik üssünü duydu radyodan, okudu gazeteden. Gençliğinde “Üs değil Tesis” diyen Başbakan Demirel’e karşı verecekti mücadelesini.

28 Şubat 1959’de 12 yaşında duyacaktı Bağdat Paktı’nı ve CENTO’yu.

28 Şubat 1961’de 14 yaşındaydı. 27 Mayıs’ta Sokağa Çıkan Genç Asker. Yıkılan iktidar ve fışkıran Sol Düşünce. O yaşta sevdi  Sol Düşünceyi. Tavrını ondan yana koydu, babası gibi.

28 Şubat 1962’de 15 yaşındaydı. Talat Aydemir’le İsmet İnönü’nün karşı karşıya gelişi ve TİP in kuruluşu.

28 Şubat 1964’de 17 yaşındaydı. Talat Aydemir’in ve Fethi Gürcan’ın Ankara Cezaevinde idamını okudu gazetelerden. 8 sene sonra aynı avluda Hüseyin İnan, Yusuf Aslan ve O’nu asacaklardı. Aynı paşalar, aynı siyasetçiler…

28 Şubat 1971’de 24 yaşındaydı. Liderdi. Bağımsızlık ve Sosyalizm bayrağı elinde en önde koşuyordu.

28 Şubat 1972’de 25 yaşındaydı. Bundan sonraki her takvimin 28 Şubatında 25 yaşında kaldı.

Nice 28 Şubatlar yaşandı onun ölümünden sonra. Sahtekarca, rezilcesine.

Sadece O kaldı her 28 Şubatta 25 yaşında.

25 yıllık yaşantısıyla örnek oldu.

Binlerce onbinlercesi ‘Deniz‘ adını verdi doğan kız ve erkek çocuklarına.

Denizler Denizler’i doğurdu. Denizler, Okyanus oldu Halkının Gönlünde.

Elbet bir gün bu Okyanusta boğulacak, Denizler’i  boğarak öldüren Amerikan Emperyalizmi ve İşbirlikçileri.

 

DENİZ HESAP SORUYOR

Deniz Gezmiş sorgusunda hesap vermiyor, hesap soruyordu.

“Evvelemirde iddianameye karşı diyeceklerim mevcuttur, iddianame kelle istemek için hazırlanmıştır. Yapılan tahliller yanlıştır, hatalıdır, değerlendirmeler keza isabetsizdir. Yalnız biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunmaktayız. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz, iddianamede yapılan değerlendirmeler başkana arz ettiğim gibi hatalıdır. 1908 tarihinden itibaren yapılan gelişme, isabetsiz tahlillere tabi tutulmuştur. Giriş kısmı muğlaktır. Açık değildir, bunun hangi manaya geldiğini anlayamadım, neyi kastettiği açık değildir.

Eğer giriş kısmında korku, gaflet, kurnazlık ve ihtiras içinde bulunanlardan bizleri kastediyorsa, bu doğru değildir. Türkiye'de gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan Emperyalizmi ile iş yapan çıkarcılardır, iddianame hukuk mantığından ari olarak hazırlanmıştır.

Gelişmiş ülkelerin gençliği ile az gelişmiş ülkelerin gençliği terazinin aynı kefesine konmuştur. Ve kız-erkek ilişkileri, içki olayları, toplum baskısından uzak bir yaşama isteği gibi değerlendirmeler vardır. Bunlar doğru değildir. Bizlerin tek özlemi tahsil sırasında bulunmamıza rağmen Türkiye'nin bağımsızlığıdır. Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen Türkiye'nin bağımsızlığını temin edemedik. Bugüne kadar da bu özlem içinde kaldık.

 

PEŞKEŞ

İddianamede bir hususa daha değinmek istiyorum. 14 Mayıs 1950 tarihi Türkiye'nin döneminde yeni bir olay ve tarihi bir dönüm olarak nitelendiriliyor. Ve aynen şöyle denmektedir. Ulusun tarihinde ilk defa seçimle iktidar değişikliği oluyor. Bu tarih bize göre Amerikan Emperyalizminin Türkiye'de seçimle iktidara gelmesidir. Ve iddianame bundan sonraki kısımlarında bu hususu da belirtmektedir, îkili anlaşmalar kısmı bundan sonra yer almaktaydı ve bu hususu açıklığa kavuşturmaktadır. Türkiye'nin madenleri, petrolü 1950 tarihinden sonra Amerikalılara peşkeş çekilmiştir.

Kurtuluş Savaşı'nı da yerli yerine oturtmak gerekmektedir. Biz 50 sene evvel kurtuluş savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşı'nın gerçek tahlilini yapmaya her zaman muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşı'nı yapmak için Samsun'a çıkanlara İstanbul Örfi İdaresi'nce ve Mahkemeleri’nce idam cezası verilmiştir.

 

KAÇ GENERAL

Ve yine bilmekteyiz ki Osmanlı İmparatorluğu'nun yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş Savaşı'na iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul'da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir.

Türkiye'nin kurtuluş ve bağımsızlık savaşından ne şekilde bağımlı hale geldiğini de belirtmek gerekmektedir.

1922-1923 sıralarında Lozan müzakereleri sırasında İngilizler Türk Delegasyon Başkanı İsmet İnönü'ye bu hususu peşin olarak hatırlatmışlardır.

Kurtuluş Savaşı aydınların yönetiminde yapılmış savaştır. Fakat bu yönetime feodal mütegalibe ve eşraf iştirak etmiştir. Bu eşraf ve mütegalibe evvela İş Bankası'na sızdı, daha sonra da 1944-1945 yıllarında ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’ hazırlıklarında bu tasarıya kesin cephe aldılar. Bunlar Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Demokrat Parti'yi kuran kimselerdir. Böylece 1950 tarihine gelindi ve 1950 tarihinde Amerikan emperyalizmi iktidara geldi. Olaylar bundan sonra bildiğimiz gibi gelişti, olaylar cereyan etti, Demokrat iktidar 27 Mayıs 1960'da tarihe gömüldü.

Demokrat Parti gitti, bunun gitmesi ile tellaklar değişmedi. Hamam aynı, bu defa yanlış oldu, 27 Mayıs'ı kastetmiyorum, bundan sonrasını kastediyorum. Hamam aynı fakat bu defa da tellaklar değişti. Amerika bu dönemde imdada yetişip, İnönü'yü düşürdü. Demirel'i iktidara getirdi.

Öğrenci hareketlerine gelince, iddianamede, Öğrenci hareketlerinin başlangıç tarihi 1968 olarak belirtilmektedir. Bu tarih yanlıştır. Türkiye'de öğrenci olayları 50-60 senedir eksik olmamıştır. Sultan Hamit'in Tıbbiye talebelerini Sarayburnu'ndan denize attığı tarihten itibaren öğrenci hareketleri Türkiye'de devam edegelmiştir. 1908'i hazırlayan hareketler ileriye dönük hareketlerdir. Vagonli'yi tahrip eden gençler ilerici gençlerdir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Faşizme hayır diyen gençler ilerici gençlerdir. Ve 28 Nisan 1960 tarihinde özgürlük savaşı veren gençlerdir, ilerici gençlerdir. Amerikan Emperyalizmi tarafından İnönü hükümetten düşürüldüğünde protesto gösterisi yapan gençler ilerici gençlerdir.

Anayasaya bağlılık mitingini de bizler yaptık. O günün mitinginde iktidarın kiralık adamlarından ve polisinden dayak yiyen de gene bizlerdik. 1968 senesine gelince üniversiteler öğrenciler tarafından işgal edildi, işgalleri gayet meşru idi ve kürsü ağaları dahi, bu işgallerin haklılığını hiçbir zaman inkar edemedi. Ve 1968'de umumi efkar ve herkes öğrenci isteklerinin kabul edileceğini beyan ediyordu, herkes bu kanaatte idi.

Aradan üç sene geçti, bu üç sene içerisinde o zamanki isteklerin tahakkuku istikametinde en ufak bir kıpırdanma olmadı. Aynı yılın Temmuz ayında Amerikan filosuna karşı gösteri yapanlardan Vedat Demircioğlu polis tarafından hunharca öldürüldü.

Bundan sonra olayları sizler de biliyorsunuz, iktidarın silahlı kuvvetleri yanlış oldu. Kiralık kuvvetleri ve polisi hunharca devrimcilerin üzerine saldırdı. Yirmiye yakın devrimci öldürüldü. Bunların hiçbirinin katili bulunamadı. Polis karakolları işkencehane yerine getirildi. Hiçbir savcı buna karşı çıkmadı.

 

BU MEMLEKETTE MUSTAFA KEMAL'E GERÇEKTEN SAHİP ÇIKANLAR VARSA ONLAR DA BİZLERİZ.

İddianamede bir gerçek tahrif edilmek isteniyor, bu hususu da belirtmek ve düzeltmek isterim.

Fikir özgürlüğünü ve Anayasayı paravan yapanlar önceleri Atatürkçü geçinirken, onun fikir ve şahsiyetini de küçük görmeye başladılar şeklinde ve sadece Mustafa Kemal tarafını beğeniyorlardı şeklinde bir cümle mevcuttu. Bunu kesin olarak reddediyorum, asla kabul etmiyorum. Diğer yurtseverler de bunu kabul etmez, bu kasten tahrif edilmek isteniyor, gerçekler örtülmek isteniyor. Bu cümle art niyetle hazırlanmıştır. Bu memlekette Mustafa Kemal'e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun istiklali tam prensibi ve ideali tam yanlış zapta geçti, onun istiklali tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz, iddianamede bizim Anayasayı cebren ilgaya teşebbüs ettiğimiz ileri sürülmektedir.

Öteden beri arzetmiş olduğum gibi, bu ülkede Anayasayı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasayı ihlal edenlerse ortadadır. Anayasanın uygulanmasını isteyen gene bizleriz. Anayasayı uygulamayan yavuz kimselerse hâlâ ortadadır. Yine o kişiler bizim kellemizi istemektedirler. Bile bile iddia makamı bizim Anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir.

 

TÜRKİYE'NİN BAĞIMSIZLIĞINDAN BAŞKA HİÇBİR ŞEY İSTEMEDİK VE HAYATIMIZI BU YOLA KOYDUK, VARLIĞIMIZI TÜRKİYE HALKINA ARMAĞAN ETTİK. BUNUN AKSİNİ İDDİA EDENLER VATAN HAİNİDİR

İddia makamı bizim vermekte olduğumuz bağımsızlık savaşına karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına karşı, reformlara karşıdır ve bu nedenle bizim Anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Çünkü Süleyman Demirel hâlâ ortada gezmektedir. Kudreti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın, onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerine yıkmaya alışmışlardır.

Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden hepiniz dahil, sizlersiniz. Çünkü Amerika sizin döneminiz sırasında Türkiye'ye girdi ve hiçbiriniz sesinizi çıkarmadınız ve Demokrat Parti iktidarına 10 yıl ses çıkarmadınız, ta ki 38 yurtsever subay ses çıkarana kadar ve onları devirene kadar.

Ve bugün aynı savcılar bu şahıslar hakkında da idam kararı istemektedir. Süleyman Demirel'in Anayasayı ihlaline, despotizmine ve ülkeyi Amerika'ya satmasına ses çıkarılmadı. Ve meydanlarda bunlara karşı bizler dövüşmek mecburiyetinde kaldık, bizler kurşunlandık. Ve sonunda idam isteği ile buraya getirildik, dediğim gibi Türkiye'yi bu hale getiren bütün eski idarecilerin suçu bize yükletilmek istenmektedir.

Türkiye'nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk, varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik. Bunun aksini iddia edenler vatan hainidir.

12 Mart muhtırası muvaffak olmasaydı, bizi itham eden makam onları da aynı şekilde itham ederdi, buna da kanaatim tamdır. 12 Mart muhtırası Anayasanın uygulanmadığını iddia etmektedir. Ve Parlamentoyu açıkça suçlamaktadır. Biz stratejik olarak düşüncelerimizi hiçbir zaman saklamayız. Hangi şartlar altında olursak olalım bunu açıkça söyleriz. Düşüncelerimizi mezara kadar götürürüz. Nasıl burada namluların ve dipçiklerin gölgesi altında konuşuyorsak, düşüncelerimizi her zaman açıkça ifade ederiz.

Bizim Anayasayı ilgaya teşebbüs gibi bir kastımız bulunsaydı bunu da burada açıkça söylemekten çekinmezdik. Meclisi ıskat amacı gütmüş olsaydık, bunu da söylerdik, hatta gider meclise de bombayı koyardık. Böyle bir amacımız olsaydı, bunu söylerdik ve yapardık. Daha evvelce de belirtmiş olduğum gibi bizim böyle bir amacımız yoktur, tek yazılı belgede, bildiride bu husus açıkça ortaya konmuştur.

Orada açıkça da anlatıldığı gibi bizim düşmanlarımız Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileridir. Yine bildiride açıkladığımız gibi yerli işbirlikçiler, hain patronlar yani emperyalizmle işbirliği yapan patronlar feodal mütegalibe yani bezirganlar, tefeciler, toprak ağaları ve diğer işbirlikçileri ve bizim bütün eylemlerimiz bu hedefe yönelmiş bulunmaktadır. Bunun dışında başka bir hedefimiz yoktur. Eylemlerimiz de savcının iddianamesini yalanlamaktadır.

Kavaklıdere Amerikan Sefareti önünde nöbet bekleyen polis memurlarını kurşunladığımızı kabul ediyorum. Çünkü onlar her türlü işkenceyi devrimci gençler üzerinde yapmaktan zevk alıyorlardı.

Olaydan iki gün evvel de iki kişi ölmüştü. Nail Karaçam ve İlker Mansuroğlu isimli arkadaşlarımız öldürülmüştür. Bunların bir tanesi toplum polisi tarafından, birisi sivil polisler tarafından öldürülmüştür.

1920'lerde İstanbul'da karakol teşkilatı M. Grubu hangi amaçla İngilizlere ve Osmanlı polislerine kurşun sıktıysa biz de o amaçla polislere kurşun sıktık. Olayı arkadaşım Yusuf Aslan anlattı, burada açıklamak istediğim husus öldürmek kastı yönündedir, öldürmek kastı ile ateş açmadım. Mesafe çok yakındı, iki metre kadar vardı, isteseydik bunları rahatça öldürebilirdik, ayaklarına ve kollarına ateş ettik, çok yakın mesafeden ateş ettik. Olayda herhangi bir tanık olmadığı halde bunu açıkça ikrar ettik.

Biz Türkiye İş Bankası Emek Şubesi'ndeki 124 bin liraya el koyduk, bunu da kendi şahsımız için almadık, fakat kendi şahsı ve kardeşleri için 30 milyon lira çalanlar hâlâ ellerini kollarını sallayarak ortada dolaşmaktadır.

İş Bankası'nın mekanizmasını izah etmek istiyorum, İş Bankası bilindiği gibi her sene küçük cep defterleri dağıtır. Bu cep defterlerinin arka sayfası açıldığında, görülecektir ki, İş Bankası Türkiye'de yabancı sermaye ile iş yapan, işbirliği halinde bulunan en büyük müessesedir. Nerede Türkiye halkını sömüren, halkın zararına çalışan bir müessese varsa bunun altında muhakkak İş Bankası bulunmaktadır. Ve İş Bankası'nın bu marifetleri yeni değildir, ileri tarihlere uzanmaktadır. Demokrat Parti'yi de iktidara getiren İş Bankası'dır.

1936 tarihlerinde İsmet İnönü Meclis koridorlarında hazineyi İş Bankası'na soydurmayacağız diye bağırmıştı.

Birinci Kurtuluş Savaşı sırasında Kuvayı Milliye’ciler İzmir Valisi Rahmi Bey'in oğlunu kaçırıp 50 bin altın almışlardır ve civardaki paralara el koymuşlardır. Biz de bunu yapmakla en az onlar kadar haklıyız. Tarih evvelce bunu yapanları nasıl temize çıkarmışsa bizi de temize çıkaracaktır. Buna da inanıyoruz.

 

SİLAHLARIMIZI VATAN HAİNLERİNE KARŞI ÇEVİRİRİZ

İddianamede geçen ve bana affedilen bir cümleyi kabul etmiyorum. Ben silahımı halka ve orduya karşı kullanmadım, ancak vatan hainlerine karşı kullanmak maksadıyla taşıdım ve halka ve orduya karşı kullanırım, şeklinde beyanda bulunmadım. Silahlarımızı vatan hainlerine karşı çeviririz, bunların da kimler olduğunu başlangıçta arzettim. Polisteki ve Cumhuriyet Savcılığı'ndaki ifadelerimi kabul etmiyorum, Askeri Savcıya da ifade vermemiştim.

İddianamede Marksist-Leninist düzen kurmak istediğimiz iddiaları yer almaktadır. Bunlara da değinmek istiyorum. Bu iddiayı Marksizmin ve Leninizmin cahili olan kimseler ortaya atabilir. Marksizm ve Leninizm her şeyden evvel bir dünya görüşüdür ve bir metoddur. Ve gerçeğe varmak için Leninist metod içinde bulunduğu şartları tahlil eder değerlendirir, o şartlara göre değerlendirme yapar. Durum böyle iken Marksist-Leninist düzen kurulacağı ve kuracağımız iddiası bunun iyi bilinmemesinden doğmaktadır.

Profesyonel devrimci olmak bir suç unsuru olarak ileri sürülmektedir. Bu da bir cehalet örneğidir. Bu konuların bilinmemesinden ileri gelmektedir. Profesyonel devrimci bugünün Türkiye'sinde kendini hayatı boyunca Türkiye'nin bağımsızlığına adayan kimsedir. Birinci suçumuz iddia makamına göre hayatımızı boşu boşuna Türkiye'nin bağımsızlığına adamış olmamızdır, ikincisi Dev-Genç üyesi olmakla suçlanıyorum, aramızda Dev-Genç üyesi olmayan arkadaşlar da mevcuttur. Dev-Genç üyeliği bir suç değildir. Dev-Genç Sıkıyönetime kadar faaliyette bulunmuş legal bir örgüttür. Kanunen faaliyeti tahdit edilmemiş ve yasaklanmamıştır.

 

MİSAK-I MİLLİ SINIRLARI İÇİNDE İKİ KARDEŞ KAVİM YAŞAR. TÜRK VE KÜRT KAVMİ YAŞAMAKTADIR.

Ayrıca iddianamede Türkiye halkının bir takım etnik gruplardan teşekkül ettiği iddiaları ve bunu bizim yaptığımız, ortaya attığımız ithamları mevcut bulunmaktadır.

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kararında ve Misak-ı Milli'de şu vardır, Misak-ı Milli sınırları içinde iki kardeş kavim yaşar. Türk ve Kürt kavmi yaşamaktadır. Birinci Büyük Millet Meclisi'nin kararı böyledir. Türkiye'de iki kardeş kavmin ve unsurun yaşadığını kabul etmektedir.

Bunu kabul etmek bölücülük değildir. Bölücülük olarak kabul edildiği takdirde Birinci Türkiye Millet Meclisi ve Mustafa Kemal'i de bölücü olarak kabul etmek gerekir. Bu iki kardeş unsur Birinci Kurtuluş Savaşı'nı müştereken başarmışlardır. Güney cephesinde düşmanla omuz omuza savaşmışlardır. Bu ikisine birden biz Türkiye halkı diyoruz ve bu iki kardeş unsur ikinci bağımsızlık savaşını da müştereken başaracaklardır.

Asıl bölücüler bu gerçeği kabul etmeyenlerdir. 101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede, bizim milli bütünlüğü bozmak istemekle itham edilmemiz gülünç olmaktadır.

 

24 YAŞINDAYKEN KENDİMİ TÜRKİYE'NİN BAĞIMSIZLIĞINA ARMAĞAN ETMEKTEN ONUR DUYUYORUM. BAĞIMSIZLIK DÜŞÜNCESİNİ MEZARA KADAR GÖTÜRECEĞİZ.

 Ayrıca memleketin huzurunu bizim bozduğumuz iddia ediliyor. Memleketin huzurunu kimlerin bozduğu ortadadır. Ve kimler 30 milyon çalmıştır?

Kimler Devlet hazinesini kardeşlerine peşkeş çekmiştir? Memleketin madenlerini peşkeş çekmiştir, Anayasayı uygulamamıştır? Bunlar ortada iken, bilinirken bunlardan bahsedilmeyip, memleketin huzurunu bozduğumuz iddiaları değersiz ve mesnetsizdir. Bizim kişi güvenliğini, mülkiyet-hakkını, egemenlik ilkelerini, milli bütünlüğü bozmak için harekete geçtiğimiz iddiaları vardır. Kişi güvenliğini ihlal edenler kimlerdir? Bunu evvela tespit etmemiz gerekir.

Karakollarda işkence gören bizler olduk, meydanlarda kurşunlanan gene bizler olduk. Bakanların emri ile hapishanelere atılan bizler olduk. Buna rağmen kişi güvenliğini bozan olmakla itham ediliyoruz, yukarıda anlatılanlar, asıl kişi güvenliğini bozanlar ise serbestçe meydanlarda dolaşmaktadır.

Mülkiyet hakkını ortadan kaldıracağımız iddia ediliyor. Bizatihi Anayasa mülkiyet hakkım toplum yararına kısıtlamıştır. Mutlak mülkiyet hakkı tanımamıştır. Elli köye sahip bir toprak ağasını Anayasamız kabul etmemiştir. Egemenlik ilkelerine karşı çıkmakla itham edilmekteyiz. Asıl egemenlik ilkelerine karşı çıkanlar halkın sırtından geçinenlerdir.

Ayrıca milli bütünlüğe karşı çıkmakla da suçlanıyoruz. 101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede, bizim milli bütünlüğü bozmak istemekle itham edilmemiz gülünç olmaktadır.

35 milyon metrekare vatan toprağı işgal altında iken bizim milli bütünlüğü bozmakla suçlanmamız gülünçtür. Mustafa Kemal sağ olsaydı bugün çok şaşırırdı, iddianame baştan beri arzettiğim gibi sırf kelle istemek maksadıyla hazırlanmıştır. Şeklen de hukuk mantığından mahrumdur. Hukuki kıymetten ve değerden mahrumdur. 21 yılın hesabını 21 gençten sormak maksadıyla ve suçluların telaşı içerisinde hazırlanmış bir iddianamedir.

Ben şunu iddia ediyorum ki hareketimiz tamamen Anayasal bir harekettir. Anayasanın başlangıç ilkesinde belirtilen ulusun zulme karşı direnme hakkını kullandık. Bu sebeple Anayasal bir davranışta bulunduk.

Yaptıklarımızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı taşıyorum.

Türkiye'nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. Bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz,”

(1971- Deniz Gezmiş SORGU)

 

3. BÖLÜM

 

EMPERYALİZMİN DÖNÜŞÜ

Milli Şef-Amerika-Çok Sağ Partili Sistem

BEDBAHT HAYVANLAR

Karşı Devrim, Mustafa Kemal’in sağlığında dahi sinsi sinsi filiz vermeye başlamıştır. Her başkaldırışında ezilmesine rağmen bıkmadan usanmadan mücadelesine devam etmiştir. Mustafa Kemal’in ölümünün ardından meydanı boş bularak fütursuzca her yeri sarmıştır.

Mustafa Kemal düşmanın yalnızca ülkeden kovulmasıyla bağımsızlığın kazanılamayacağının bilincindeydi.

Tam bağımsızlık, bizim bu gün üzerimize aldığımız görevin özüdür. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlış işler yüzünden, ulusumuz sözde bağımsızdı, ama gerçekte bağımlı bulunuyordu. Tam bağımsızlık demek; elbette siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi konularda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir.

Bu saydıklarımın her hangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluk demektir. Biz bunu sağlamadan ve elde etmeden barışa ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz.

Bugünkü savaşımızın gayesi tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığımızın tamlığı ise, ancak mali bağımsızlıkla mümkündür. Bir memleketin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca, o devletin bütün hayat kollarında bağımsızlık felçtir.

Çünkü her devlet organı ancak mali kuvvetle yaşar. Devlet bünyesini yaşatmak için dışarıya müracaat etmeksizin memleketin gelir kaynaklarıyla idare edilmesi çare ve tedbirlerini bulmak lazım ve mümkündür.

Bütün dünyanın bilmesi lazımdır ki Türkiye halkı, T.B.M.M. ve onun Hükümeti, uşak muamelesine tahammül edemez.

Devletler, şimdiye kadar, bize şu ve bu meselelerde gösterişli müsaadelerde bulunuyorlar gibi görünüyorlar, lakin, iktisadi esaretle bizi felce uğratıyorlardı. Öteden beri bize bazı şeyler vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi vaziyet alırlar, hakikatte iktisaden elimizi kolumuzu bağlarlardı. Bu esarete katlanan mevki sahipleri kimseler memnundu. Çünkü görünüşte büyük bir bağımsızlık sağlamışlardı. Fakat gerçekte ise ulusu manen miskinlik çukuruna atmışlardı.

 Bunlar, iktisadi mahkumiyeti anlamayan bedbaht hayvanlardı..” diyordu.

 

TERCİH

Bu bilinçle, devlet desteğiyle sanayileşme hamlesine girişildi. Sanayi-i Teşvik Kanunu çıkarıldı. Devletin kısıtlı olanaklarıyla tüccar ve sanayicilere her türlü olanak tanınarak yardım edildi. Genç Cumhuriyet milli bir ekonomi politikası oluşturmak, milli bir burjuva sınıfı yaratmak kararındaydı. Ancak, tüccarlar ne milli olabildiler, ne de  burjuva. Para kazanmak için kolay yolları seçtiler, sanayi yatırımı yerine ithalatçılığı işbirlikçiliği tercih ettiler. Atatürk ve ulusal bağımsızlığa inanan kadronun engellemelerine, millileştirme politikalarına rağmen, devlet yardımlarıyla palazlanan iş adamları, giderek yabancı sermaye ile ortaklıklar kurmaya yöneldiler.

Azınlıklara, kompradorlara, Levantenlere karşı; “milli” olmalarına rağmen; genel olarak ülkedeki üretici güçlerin son derece düşük düzeyde olması; feodal yapının hakim olması ve devrimci bir yoldan feodalizmin tasfiye edilememiş/edilmemiş  olması, onların emperyalizme karşı kesin bir tavır alabilmelerini engelliyordu. Aksine, emperyalizmle yeni bağlar kurma arayışına yöneliyorlardı. Önceleri, batı finans kapitalinin acenteliklerini alan bu kesimin bir kısmı, biraz palazlanınca, ancak güçsüz ortaklıklar kurabildiler.

Emperyalist güçlerle daha yakın işbirliği için can atan bu kesimin  önündeki en büyük engel olan Atatürk’ün ölümünden sonra emperyalistlerle ekonomik ilişkiler daha da derinleşti.

Savaş alanında kazanılan bağımsızlık, giderek ekonomik bağımlılığa dönüşmeye başladı.

Bu “bağımlılık” siyasete de yansıdı. İşbirlikçiler siyaset sahnesinde de  yeniden boy gösterdiler.

Amerikan Mandacılar, İngiliz Muhipleri yeniden meydanlara çıkmaya başladılar.

 

MİLLİ ŞEF

Türkiye’de karşı devrim ve  Amerikan emperyalizmi ile işbirliği politikası, ülkenin bağımsızlığından ödün verme girişimleri, aydınlarımızın birçoğunun ileri sürdüğü gibi 1950’den sonra DP iktidarıyla birlikte değil, Atatürk’ün etkisinin kaybolmasıyla başladı ve DP iktidarı ile ivme kazandı.

Atatürk’ün ölümünden sonra, Genelkurmay Başkanı Feyzi Çakmak ve Başbakan Celal Bayar’ın yol vermesi ile İsmet İnönü değişmez Milli Şef oldu. Mustafa Kemal etrafındaki gençler darmadağın edildi. Mustafa Kemal’in Nutuk’unda nedenlerini açıklayarak uzaklaştırdığı kişi ve paşalar, İsmet İnönü’ce yüksek görevler verilerek geri çağrıldı.       1922-1938 yılları arasında yapılan tüm olumsuzluklar Mustafa Kemal’in sırtına yıkılarak, “olumluluklarla dolu Milli Şef” yaratılmaya çalışıldı. Mustafa Kemal’in iç ve dış siyasetinin tam tersine doğru doludizgin gidilmeye başlandı. Emperyalizmin ülkeye girişi, iktidardaki işbirlikçilerinin çıkardığı yasalarla kolaylaştırıldı. Ülke emperyalist tekellerin rahatlıkla at oynatabileceği bir alan haline getirildi.

12 Kasım 1942'de azınlıklar üzerinde Varlık Vergisi görünümünde terör estirildi. 6-7 Eylül 1955’in küçük provaları yapıldı.

 

Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması

Mustafa Kemal aşırı milliyetçiliğe taviz vermediğinden Türk Ocakları’nı kapatmıştı. İsmet İnönü liderliğindeki CHP,  yönlendirdiği basın organlarıyla ırkçılığı azdırdı. Nihal Atsız’ın ideologluğunu yaptığı akımlara, aynı 1970  ve 1980’lerde Demirel’in yaptığı gibi tam destek verdi.

İkinci Dünya Savaşındaki  uyguladığı tutarsız siyasetle, İstiklal Savaşı’nda Mustafa Kemal’in tam destek aldığı Sovyetler Birliğiyle ilişkiler bozuldu.

2. Dünya Savaşı sonrası Faşist Almanya Savaşı kaybetmişti. Faşizm Almanya’nın elinden alınarak Amerika’nın yeni Küresel Faşizmine kısaca Emperyalizmine dönüştü.

İsmet İnönü’nün CHP’si 180 derece çarketti. Almanya yerine tercihi Amerika oldu. 12 Eylül 1980 öncesi MHP’li gençlerin kullanılıp ardından, solcularla aynı işkencelere maruz bırakılması gibi; Türkçü - Turancı avı başlatıldı. 1944 tevkifatı ile tutuklanan ve işkence görenler arasında Başbuğ unvanını alacak Yüzbaşı Alpaslan Türkeş de vardı.

 

 

SAVAŞ-TEK EKSİK

23 Şubat 1945 yılında, Türkiye-Amerika arasında ikili yardım antlaşması imzalandı. Bu  anlaşmaya  göre:

.... ABD Hükümeti T.C Hükümetine devir ve tedariklerine yetki vereceği savunma maddelerini, savunma hizmetlerini ve savunma bilgilerini vermeye devam edecektir... buna karşılık... Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti sağlayabilmekle vazifeli bulunduğu ve müsaade edebileceği maddeleri, hizmetleri, kolaylıkları veya bilgileri ABD’ye temin edecektir.

(ABD bu anlaşmaya dayanarak Türkiye toprakları üzerinde uzun süre Türk Generallerinin bile giremediği üs ve tesisleri kurmuştur. Türkiye’nin bilgisi dışında Ortadoğu’daki çıkarlarını korumak için bu üs ve tesisleri kullanarak masum halkların üzerine bombalar yağdırmıştır. Türkiye’yi ve Türkiye halkını komşu ülkeleri ve halkıyla düşman haline getirmiştir.)

Aynı gün Almanya ve Japonya'ya savaş ilanı TBMM'de oybirliği ile kabul edildi. Çünkü birkaç gün önce Yalta'da toplanan Üç Büyükler (İngiltere, Amerika, Rusya), Birleşmiş Milletler Anayasası'nın hazırlanması için bir komisyon kurulmasına karar vermişlerdi. 1945 Nisan'ında milletlerarası teşkilatı kuracak olan Birleşmiş Milletler Konferansı, San Francisco şehrinde toplandı. Konferansa katılabilmek için ilk şart, 1 Mart 1945'e kadar Almanya ve Japonya'ya savaş açmaktı. İkinci şartta çok partili sisteme geçilmesiydi.

Bu vecibesini yerine getiren Türkiye, 26 Haziranda, San Francisco'da Birleşmiş Milletler Antlaşmasını imzalayarak üyeliğe kabul edildi.

Cumhurbaşkanı İnönü 1 Kasım’da TBMM, açış konuşmasında "...Tek eksiğimiz, Hükümet Partisinin karşısında başka parti bulunmamasıdır." diyordu.

ABD’nin tavsiyesiyle “o tek eksik” de gideriliyordu.

 

ÇOK SAĞ PARTİLİ  SİSTEM-AMERİKAN DEMOKRASİSİ

 

Köprülü, Bayar, Koraltan ve Menderes

3 Aralıkta 1945 günü Celal Bayar, CHP Genel Sekreterliği'ne gönderdiği kısa bir yazı ile CHP’den istifa etti. 7 Ocakta (1946) Demokrat Parti kuruldu. 8 Ocakta Parti kurucuları, Ankara'da bir evde yaptıkları toplantıda, Demokrat Parti Başkanlığına Celal Bayar'ı seçtiler.

Demokrat Partinin kurulmasıyla birlikte çok partili yaşama “Amerikan Demokrasisi”ne geçildi.   Böylece, halkı dışlayan, ama halk adına söylemleriyle “umutlandıran” sözüm ona muhalefet de sahnede “rol” almış oldu.  Türkiye’nin batıya verdiği “demokrasiye geçiş” sözü de yerine getirildi.

Ne var ki, ne çok partili yaşam, ne de genel oya dayalı seçim sistemi Türkiye’de “Gerçek Bir Demokrasinin” yerleşmesine hizmet edebildi. Feodal kalıntıların büyük ölçüde siyasi ve ekonomik nüfuzlarının olduğu ülkemizde genel oy; bey, ağa, şeyh, tefeci vb. gibi hakim sınıfları tasfiye edecek yerde onları güçlendirdi.

İşbirlikçiler, feodal beyler, tarikat şeyhleri, tüccarlar, bürokratlar “özgürdüler” artık. Partiler kurdular. Partiler kurdurdular. Partilere üye oldular. Ülke siyasetine egemen olmak için zaman zaman birbirleriyle uzlaştılar, zaman zaman “özgürce” mücadele ettiler.

Amerikan’ın istediği Demokrasi değildi. Çok partili sistemdi. Sol’un temsil edilmediği, işçi sınıfının siyasi örgütlenmesine izin verilmediği, sol partisiz, birden fazla sağ partili sistem.

Özgürlük Türkiye halkından ve emekçilerinden  esirgendi. Onlar ancak sağ partilerde figüran olabilirlerdi. Figüran olmak istemeyen, rol almak istemeyenler vatan hainiydi ve icaplarına bakılmalıydı. İcaplarına bakıldı da.

Türk dış politikasında Amerikancı yönelime karşı çıkan, Mustafa Kemal’in Tam Bağımsızlık ilkesini savunan solcu kesime, hürriyet ve demokrasi düşmanı ilan edilerek, hürriyet ve demokrasi düşmanlarına hürriyet yok demagojisi ile ağır baskılar uygulanmaya başlandı.

TAN MATBAASI

“Nâzım'ın "Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim" diye başlayan şiiri, 1946 yılındaki Tan Matbaası baskını"nın ardından yazılmıştır. 

"Komünistler" dedikleri  o dönem; Tan gazetesi ve Görüşler dergisinde demokrasi isteyen Zekeriya ve Sabiha Sertel'dir.

İşin ilginç yanı, aynı dönemde tek parti iktidarından kurtulmak isteyen Demokratlar da onlara katılmış ve bir demokrasi cephesi oluşturulmuştu.  

“Görüşler in yazı kadrosunda Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Adnan Menderes'in adları, Aziz Nesin, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar'la yan yanaydı.

O gün İstanbul Üniversitesi'nde birileri, elde Vatan gazetesiyle derslere girip öğrencilere "Kalkın ey ehl-i vatan" diye bağırdı.

Az sonra bütün okul Beyazıt Meydanı'nda toplanmıştı. Yürüyüşe geçmeleriyle sayıları 10 bine ulaştı. Ellerinde Atatürk ve İnönü resimleri  ve Zekeriya Sertel'e bakılırsa arkalarında tek parti iktidarının desteği  vardı. Doğruca Cağaloğlu'na, Tan matbaasına yürüdüler. Saat 10.00'da taşlamalarla başlayan saldırı, sopalarla binanın camlarının kırılmasıyla sürdü. Sonra gençler matbaaya girdiler. Ne var ne yoksa yağmalayıp, baskı makinelerini parçaladılar. Daktiloları, masaları, telefonları, kurşun harfleri pencerelerden attılar.

Polis seyretti.

İşlem bittiğinde Tan matbaası bir harabeden ibaretti. 

Son yağmacı binanın üzerine bir Türk bayrağı dikti. 

Ve gençler kâğıt bobinlerinden bir beyaz halı oluşturarak saldıracakları diğer kitapevlerine doğru yürüdüler. 

Saldırıyı tetikleyen Hüseyin Cahit, ertesi gün olayları "Milli Türk mukavemeti" diye niteleyecekti.   (Basından)

 

HOŞGELDİNİZ- BACADAN

1938'den 1944'e kadar aklına hiç demokrasi uygulamasına geçmek gelmeyen, İsmet İnönü’nün CHP si dış ve  iç zorlamayla çok partili sisteme geçmek zorunda kaldı.

Atatürk’ün halkı örgütleyerek başlattığı, ulusal kurtuluş savaşıyla kapıdan attığı emperyalistler ve işbirlikçileri; kılık değiştirerek “bacadan” giriyorlar ve ne yazık ki Mustafa Kemal’in kurduğu partiye bile hakim olabiliyorlardı. Bir anlamda tahterevallinin iki ucuna da yerleşiyorlar, hangi parti iktidara gelirse gelsin, kendileri hem iktidar, hem de muhalefet görevlerini yerine getirebiliyorlardı. “Amerikan Demokrasisi” Türkiye’de de perdelerini açıyordu.

Amerika’nın tüm dünyaya yaydığı “demokrasi” havariliği ve “refah devleti” imajına ilişkin  yoğun propagandalar sonucu, Amerika ile girişilen sıkı ilişkiler  halkta  refah geliyor, demokrasi geliyor sanılarak sevinçle karşılanıyordu.

5 Nisan 1946 tarihinde USS Missouri adlı Amerikan zırhlısının İstanbul’a gelişi büyük olay oldu. İstanbul’un caddeleri yıkandı. Genelevler dahil binalar boyandı. Amerikan denizcilere otobüs ve tramvaylarda ücretsiz seyahat etme olanakları sağlandı. Kabataş Camii’nin minarelerine İngilizce, Üsküdar Camii’nin minarelerine Türkçe “HOŞGELDİNİZ” mahyaları bile kuruldu.

9 Nisan 1946’da Amerika, Türk Hükümetinin istediği 500 milyon dolar borcu, şu şartla kabul ediyordu: Türkiye’ye gelecek bir Amerikan heyeti, verilecek paranın nerelere harcanacağına karar verecek ve ABD onayı olmaksızın bu para başka amaçlarla kullanılmayacaktı. Hükümet  bu onur kırıcı şartı kabul etti.

 

AÇIK OY-GİZLİ SAYIM

21 Temmuz 1946’da muhalefetin de katıldığı ilk tek dereceli genel seçim yapıldı. CHP: 396, DP: 61, Bağımsız: 7 milletvekili kazandı.

1946’da İsmet İnönü’nün seçimleri “açık oy- gizli sayım”la yaptırması, ortalığı karıştırdı. Milli Şef Demokrasi’ye geçecektir ama kendisi iktidarda kalmak şartıyla. Bu demokrasi kültürü İsmet Paşa’da ve havarilerinde değişmez anlayış olarak kalacak ve tarihe “altın harflerle” geçecektir. 27 Mayıs ve sonrası silah zoruyla kurulan Hükümet uygulamaları bunun diğer tipik örnekleri olacaktır. CHP içinden çıkan diğer partilerde bu kültürden nasiplerini alacaktır. Sadece muhalefette iken “demokrasi” diyecek, iktidara geldiklerinde tüm dediklerinin aksini uygulayacaklardır.

5 Ağustosta TBMM açıldı. İnönü 451 Milletvekilinden 388'inin oyu ile tekrar Cumhurbaşkanlığı'na seçildi. Başbakan Saraçoğlu istifa etti. Recep Peker, yeni kabineyi kurmakla görevlendirildi. TBMM Başkanlığı'na, 379 oyla Kazım Karabekir seçildi. 

BARIŞ GÖNÜLLÜSÜ

27 Aralık 1946 tarihinde ABD ile eğitim ve kültürel işbirliğini içeren Fulbright Anlaşması imzalanır.

Fulbright Komisyonu; yönetim kurulu, sayman ve genel sekreterlikten oluşmaktadır. Yönetim Kurulunun onursal başkanı Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye Büyükelçisidir. Yönetim Kurulu dördü Türk, dördü Amerikalı sekiz üyeden oluşur.

• öğretim görevlilerinin değişimi

• yüksek öğrenim araştırma bursları

• Humphrey bursları (yöneticiler için )

• ortaöğretim öğretmen değişim programı

• yabancı dil öğretim asistanlığı..vb

gibi uygulamalar bu anlaşma çerçevesinde yapılmaktadır.

Anlaşma görünüşte, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri vatandaşları arasında karşılıklı anlayışı, kültürel değişim yolu ile güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu amaca varmak için kullanılan araç, Türk ve Amerikan vatandaşlarının Türkiye’de ve Amerika’da ders vermeleri ve öğrenim ve araştırma yapmaları için burslar verilmesidir.

Uygulama sonucunda, barış gönüllüsü adı altında yüzlerce Amerikalının halkımıza, köylülerimize ve gençlerimize; eğitim vermek ve araştırma yapmak için, yurdumuzun en ücra köşelerine kadar yayılmasını, casusluk faaliyetinin yapılmasını ve tek taraflı Amerikan kültürünün temellerinin ülkemize atılmasını getirmiştir.

 

FARK ETMEZ

Aynı şekilde Türkiye’den seçilen genç beyinler ABD’ye gönderilerek Amerika’da eğitilmişlerdir. Ülke topraklarımızdan atılan emperyalizm, seçilen genç beyinlerin içinde geri dönmüştür.

Fulbright Anlaşması çerçevesinde Amerika’da eğitim görenlerden biri de ajan Mahir Kaynak’tır.

Mahir Kaynak 1996 yılında Yeni Yüzyıl gazetesinde yayınlanmış anılarında bu konuda şunları anlatır:

 “1967’de bir profesörün teşvikiyle Fulbright Bursuna başvurdum. Talebin kabul edildiğini bildirdiler. Objektif olarak bu bursu alabilecek konumda olduğumu bilmeme rağmen, istihbarat görevimin bunu kolaylaştırmış olabileceği şüphesini hep taşıdım.

ABD’nin ya da başka herhangi bir ülkenin verdiği bursların sırf azgelişmiş dedikleri ülkelerin insanlarını yetiştirmek amacına yönelik olmadığını, bunun siyasi bir boyutu olması gerektiğini düşünüyorum. Teşkilatın tavrını öğrenmek istedim. Acaba böyle bir seyahat görevimi olumsuz etkiler miydi? Cevap ‘hayır’dı. Orada bir teklifle karşılaşırsam ne yapmalıydım?

Cevap, uygun olanı yap, bizim için fark etmez oldu!”

 

SOĞUK SAVAŞ-TRUMAN

12 Mart 1947’de ABD Başkanı Harry S. Truman Amerikan Kongresinden, Sovyetler Birliği’nin baskısı altında bulunan Türkiye ve Yunanistan’a toplam 400 milyon dolarlık bir yardımda bulunulması ve devletlerin sivil ve askeri personeline ABD’de eğitim verilmesi için yetki istedi ve bu yetkiyi aldı.

Truman Doktrini, 2. Dünya Savaşı sonrası yeni bir dönemin başlangıcının da ip uçlarını veriyordu. Nazi Almanya’sının yenilmesi ile birlikte, Sovyetler Birliğiyle  yapılan işbirliği de sona erdi. Sovyetler Birliği artık düşmandı.

İşbirliği yerini Soğuk Savaşa, Doğu-Batı bloklaşmasına bırakmıştı.

Truman Doktrini’ne göre; Sovyetler Birliği kuşatılmalı, Avrupa’ya doğru genişlemesi ve burada nüfuz kazanması  önlenmeliydi. Türkiye ve Yunanistan bu amaca uygun koşulları taşıyan iki ülke idi.

Bu iki ülke, Amerikan çıkarları doğrultusunda ve bu çıkarları korumak için özellikle askeri bakımdan güçlendirilmeliydi. ABD kongresinden çıkan toplam 400 Milyon dolarlık yardımın 300 milyon doları Yunanistan’a; 100 milyon doları Türkiye’ye verilecekti.

 

IMF-ŞİRKETLER

Ancak ABD’nin şartları vardı.

1-         Bu yardımlar ABD başkanının bilgisi ve onayı ile yardımın amaçları çerçevesinde kullanılacaktı. (bu çerçeve elbette yalnızca ve sadece ABD çıkarları idi)

2-         Bu yardımın bu amaçlara uygun olarak kullanılıp kullanılmadığının denetlemek için ABD tarafından gönderilecek yetkililere bilgi verilecek; Amerikan basın ve radyo temsilcilerinin serbestçe inceleme yapıp, bilgi toplanmasına engel olunmayacaktı.

3-         ABD Başkanı bu kanunun amaçlarının gereği gibi gerçekleştirilmediğine ya da gerçekleşme imkanı kalmadığına karar verirse yardıma son verilecekti.

12 Temmuz 1947 tarihinde Türkiye’ye yapılacak Amerikan yardımına ilişkin antlaşma imzalandı. Anlaşmayla birlikte Türkiye egemenlik haklarının devri ile ilk tavizlerini vermeye başladı. Anlaşmaya göre, eğer ABD Başkanı yardımla ilgili herhangi bir konuda Türkiye hükümetinin mevzuatını yeterli bulmuyorsa ya da o öyle görüyorsa "şu şekilde kanun çıkarın" diyecek ve biz de anlaşma gereği o şekilde kanun çıkartacaktık.

1946'den başlayarak, emperyalizm ülkemize IMF olarak, yabancı şirketler olarak girdi. IMF, Dünya Bankası, OECD gibi finans kuruluşları; Phillips, Ford, MAN, General Electric, ITT, Kamatsu, Caterpillar, Mobil vb. gibi tekeller günlük yaşamımızın ayrılmaz birer parçası haline geldiler. Yaptıkları yatırımlarla ekonominin denetimini eline geçirerek, yarattığı işbirlikçileriyle sömürünün, baskının, işsizliğin, açlığın ve yoksulluğun kaynağı oldu.

 

ASKERİ ÜSLER

Truman doktrini Akdeniz‘in doğu kısmında askeri üslerin kurulmasını da öngörmekteydi. Truman doktrininin  tamamlayıcısı ve devamı olan  ABD Dışişleri Bakanının adı ile anılan “Marshall” planı ile birlikte Amerika sosyalist ülkelere; Yakın ve Ortadoğu’daki ulusal kurtuluş savaşlarına karşı geliştirdiği “soğuk savaş” mücadelesinin temellerini de atmaya başladı.     

Soğuk savaşın başlamasıyla birlikte Türkiye; Amerikan emperyalizminin ileri karakolu olarak belirlendi. Amerika, Doğuda gelişen Sovyetler Birliği'ne karşı yakın olmak ve Türkiye’den  burayı denetim ve kontrol altında tutmak amacıyla ve özellikle de coğrafi konumundan dolayı Türkiye’yi seçmişti. Amerikan yardımları Türkiye’nin kara kaşı, kara gözü için değil, Amerika’nın doğu, yakın-doğu ve orta-doğudaki çıkarlarının korunması için verilmişti.

13 Mart 1947 tarihli gazetede bir müjdeli haber!!! yayınlanıyordu.

 “Başkan Truman, seçkin bir Türk ve Yunan personelinin talim ve terbiyesi için yetki istedi.” Büyük Amerika personelimize talim ve terbiye verecekti. Ne için ?

Niçini belliydi. Nitekim 1 Nisan 1947 tarihli New York Herald Tribune  gazetesinde şunlar yazılmaktaydı :

Türkiye ve Yunanistan’ı gerçekten yardıma muhtaç oldukları ya  da demokrasi modeli teşkil ettikleri için seçmedik. Bu ülkeleri Sovyetler Birliği’nin kalbine ve Karadeniz’e açılan stratejik kapılar olarak seçtik.

Truman Doktrini ve Marshall Planı ile emperyalizm ülkemize geri gelmişti.           

 

SEVİNÇLİ OLAY-ZİNCİRLİ HÜRRİYET

Sosyalistler daha o günden “yardım”ın gerçek amacını ve Türkiye’nin geleceğini nasıl karartacağını görüyor ve karşı çıkıyorlardı.

“Zincirli Hürriyet” dergisinin 5 Şubat 1948 günlü sayısında Doç. Dr. Mehmet Ali Aybar bu anlaşmayı şöyle değerlendiriyordu:

“ .. Amerikan yardımını, bir kere bizi şimdiden istiklalimizden mahrum edeceği ve Amerikan himayesi altına koyacağı için istemiyorum. Yardımın şartları malüm: Amerika Cumhurbaşkanından tutun da derece derece ta Amerikan radyo ve gazete muhabirlerine kadar birtakım yabancılar yardımın yerinde kullanılıp kullanılmadığını kontrol etmek bahanesiyle bizim içişlerimize müdahale edecekler.”

İsmet Paşa ise tam tersini söylüyordu “Büyük Amerika Cumhuriyeti’nin memleketimiz ve milletimiz hakkında beslemekte olduğu yakın dostluk duygularının yeni bir örneğini teşkil eden bu sevinçli olayı her Türk candan alkışlamalıdır.”

Türkiye 3 Nisan 1948’de Avrupa Ekonomik işbirliğine katıldı.

4 Temmuz 1948’de de; Marshal planı çerçevesinde “Türkiye-ABD İktisadi İşbirliği Anlaşması” imzalandı. 8 Ekim 1948 Türkiye ilk kez Dünya Bankası’na 50 milyon dolar borçlandı. O zaman 1 Dolar 1 Türk Lirası değerindeydi. İlk borçlanma gerçekleşmiş, “Amerikan yardım programı“ ağını örmeye başlamıştı.

Böylece, Cumhurbaşkanı ve CHP  Genel Başkanı İsmet İnönü önderliğindeki CHP hükümetlerinin, ABD ile yaptığı ikili antlaşmalarla ülkemiz ABD emperyalizminin boyunduruğuna sokuldu.

 

ÖZGÜRLÜK- İŞKENCE OKULLARI

Bugün olduğu gibi o gün de Amerikan emperyalizmi, dünyaya ve Türkiye’ye “özgürlük” götürmek için canla başla çalışıyordu.  “Özgürlükleri” garantiye almak için büyük çabalar harcıyordu. Ancak bu “özgürlük” herkes için farklı anlamlar ifade ediyordu. Özgürlük denince, Batı hayranı bazı aydınlarımız için düşünme özgürlüğü, dindarlarımız için ibadet özgürlüğü, tüccarlarımız için “ticaret” özgürlüğü akla geliyor ve sempati ile karşılanıyordu.

Emperyalizm için ise tılsımlı “özgürlük” sözcüğünün arkasına gizlenen “soyma, sömürme, hüküm altına alma, güce başvurma”  özgürlüğü idi. Asıl bu “en önemli özgürlük” garanti altına alınmalıydı. Emperyalizmin bu “özgürlülüğüne“ karşı çıkacak, uluslar, yönetimler, insanlar kontrol altına alınmalı, yönlendirilmeli, direnenler etkisiz hale getirilmeli ve yok edilmeliydi.

Bunun için bazı mekanizmalara, bazı merkezlere ihtiyaç vardı. Tüm ülkelerde bu işlemleri yürütecek, organize edecek görevliler, işbirlikçiler gerekiyordu. Gerekirse istenmeyen yönetimleri devirecek darbecilere, darbe ortamlarını yaratacak provokatörlere, direnenleri etkisiz hale getirecek sorgu merkezlerine, işkencecilere ve bunları eğitecek yönlendirecek üslere gereksinim vardı.

ABD emperyalizmi, öncelikle Latin Amerika’yı, büyük bir deney alanı olarak kullanarak, bölgeyi çeşitli yöntemlerle ele geçirdi. Darbe yöntemlerini kuramlaştırdı.

 

 

DARBE- İMALAT VE İTHALATÇI

Amerika ilk darbe okulunu (Fort Gullic’i) 1946 yılında Panama’da kurdu. Güney Amerika'daki bütün faşist katilleri, işkencecileri, darbecileri, bu okulda yetiştirdi. Bu “okul” daha sonra ABD’ye, Fort Benning’e taşındı.

Georgia eyaletinin Fort Benning kasabasındaki bu askeri eğitim tesisinde:

Latin Amerika ülkelerinin yönetimlerine ‘demir yumruk’ asker ve polisler yetiştiriliyor. Guetamala, El Salvador, Kolombiya, Nikaragua, Honduras gibi ülkeler, bu askeri tesiste eğitilen nice subay ve polis şefinin ‘marifeti’ ile faili meçhul cinayetler, işkence, bombalama, adam kaçırma, suikast gibi ‘terörist’ eylemle tanışıyor ve bu ülkelerin ‘demokrasi’lerinde sık sık yaşanan iniş ve çıkışlarda, Fort Benning mezunları, hatırı sayılır bir rol oynuyorlar.

ABD hükümetinin işlettiği bu okulun adı, yakın bir zamana kadar ‘Amerikan Ülkeleri Mektebi’ (School Of Americas) ya da kısaca SOA’ydı. Ancak Senato’daki yoğun tartışmalar ve bu okulun faaliyetlerine ilişkin soruşturmaların ardından, 2005  Ocak ayından itibaren, aynı binada ‘Batı Yarımküresi Güvenlik İşbirliği Enstitüsü’ (Western Hemisphere Institute for Security Cooperation) ya da WHISC adı altında çalışıyor. 1946 yılından bu yana 60 bin Latin Amerikalı subay ve polisin eğitim gördüğü bu askeri eğitim tesisi, bakış açınıza göre ‘eli kanlı teröristlerin eğitim kampı’ ya da ‘demokrasi bekçisi, vatansever subay ve polislere Amerikan hükümetince gereken eğitimin verildiği bir askeri enstitü’ sayılıyor.

 “Okul”da, işkence, darbe, katliam, sabotaj ve provokasyon öğretiliyor. Her türlü “darbe imalat ve ithalatçıları” yetiştiriliyor.

Bu okullarda yetişen katiller, darbeciler, işkenceciler, tüm “müttefik” ülkelere “NATO” ülkelerine “uzman” ve “eğitimci” olarak gönderiliyor. Merkezi emir-komuta zinciri içerisinde bu ülkelerde de benzer mekanizmalar oluşturuluyor ve çeşitli bağlarla birbirine bağlanıyor.

Bu bağlardan en önemlisi CIA. Washington’dan dünyanın bütün başkentlerine CIA ve diğer istihbarat örgütleri arasındaki ilişki sayesinde bir iletişim ağı  kuruluyor. ABD cani, katil, suikastçı, provokatör, sabotajcı, işkenceci ve darbecileri yetiştiren okullardan çıkan adamları vasıtasıyla, gerektiğinde devlet terörü ile bir bakıma gözetim altında tutuyor dünyayı.

NATO da bu bağlardan biri. Brüksel'deki SHAPE Karargahı'nda (NATO Müttefik Baş Kumandanlığı) ACC denilen bir örgüt var. Bu örgüt; NATO ülkelerindeki Allied Coordination Center (Koordinasyon Merkezi),  ACC'lere kumanda ediyor.

Bu konuda ABD Genelkurmay eski başkanı Oramiral William Crowe bakın ne diyor.

 “Biz müttefik ülke subaylarına ABD'de eğitim görmeleri için askeri kurslar veririz. Bu kursların amacı tabii ki bu ülkelerin orduları, askeri ve siyasi lider kadroları üzerinde etki sağlamaktır.”

 

OKULDAŞLAR

İşte, bu okullardan yetişmiş, her biri ülkelerinde ABD çıkarları doğrultusunda faşist rejimler kurarak on binlerce insanı katleden  isimlerin bazıları: Albay Byron Lima Estrada, Guetamala City’de Piskopos Juan Gerardi’nin 1998 yılında öldürülmesi olayından hüküm giydi. Gerardi’nin öldürülmesine yol açan eylemi, ülkenin D-2 olarak da anılan askeri istihbarat örgütünün marifetlerine ilişkin olarak yazılan bir kitabın yazımına yardımcı olmaktı. D-2’nin başında Albay Estrada vardı. Söz konusu örgüt, Maya yerlilerine ait 448 köyün terörize edilmesi ve onbinlerce kişinin “bölücülük” nedeniyle öldürülmesi kampanyasının arkasında yeralıyordu. Guetamala’da, anılan yıllarda görev yapan Lucas Garcia, Rios Montt ve Mejia Victores hükümetlerinin bakanlarının yüzde 40’ı School Of Americas (SOA) mezunuydu.

1993 yılında, Birleşmiş Milletler tarafından gerçekleri araştırmakla görevlendirilen bir komisyon, El Salvador’da iç savaş sırasında yasadışı cinayetlerin sorumlusu olduğu saptanan subayların adlarını yayınladı. Aralarında Roberto D’Aubuisson’un da bulunduğu bu katillerin yaklaşık üçte ikisi SOA mezunuydu.

Şili’de, Sosyalist Başbakan Salvador Allende hükümetini devirip ‘demokrasi’yi kuran General Augusto Pinochet rejimini ayakta tutan gizli polisin işlettiği üç toplama kampının elemanları da SOA’nın parlak mezunları arasındaydı.

Arjantinli diktatörler Roberto Viola, Leopoldo Galtieri, Panamalı Manuel Noriega ve Omar Torrijos, Peru’lu Juan Velasco Alvarado ve Ekvador’lu Guillermo Rodrigez gibi ‘demokratik rejim kahramanları’nın da feyz aldıkları yer hep aynıydı. Fort Benning’deki School of Americas.

 

İŞKENCE EĞİTİM EL KİTABI

Amerikan Senatörü Daniel Patrick Moynihan 1999 yılında senatoda bir önerge vererek bu “okulların” kapatılmasını ister :

“60 bin Latin Amerikalı askerin eğitim gördüğü Fort Benning'deki Amerikalılar Okulu'nu (SOA) inceledim. SOA diplomalı görevliler tüyler ürpertici eylemlerde bulunuyorlar. Bu okullarda işkence, gasp, suikast ve insanları kaçırma yöntemleri öğretilmektedir. 

1996 yılı Eylül'ünde Pentagon (Savunma Dairesi) “İşkence Eğitim El Kitabı”nı SOA'nın kullanmasına izin verdi.

Bu kitapta sahte suçlama, şantaj yapma, yanlış bilgilendirme, fiziki ve diğer işkence yöntemleri SOA'daki görevli personel tarafından Latin Amerikalı askerlere halkını öldürme, tehdit, özellikle dini çalışma, sendikalarla diğer çalışma ile yoksulluğu kullanma taktikleri öğretiyor.

Bu Cinayet Okulu  yılda yaklaşık 20 milyon dolara mal olmaktadır. Oysa bizim çocuklarımıza ve insanlarımıza yönelik yatırımlarımız tamamlanmış değildir. Lütfen SOA'nu Durbin yasa tasarısıyla kapatınız.”

Aynı şekilde Joseph Kennedy de bir önerge veriyor fakat tabii ki bu önergeler reddediliyor. Gerekçe ise şöyle: “Okulun Latin Amerika demokrasilerini güçlendirmek için önem taşıdığı...” .

“Okullar” kapatılmaz,  ama Temsilciler Meclisi’nde “Kapatıp başka bir isimle açma” önerisi kabul edilir. İsmi değişir. Artık okulun adı SOA değil WHISC’tir.

Bu örgütlenmenin uzantılarının, Sovyetler Birliği’nin burnunun dibinde bulunan ve NATO ön cephesi sayılan Türkiye’de de bulunmamasına imkan yoktu.

 

MEDAR-I İFTİHARIMIZ ÖĞRENCİ

Amerikan okullarında yetişenlerden biri de 1960 sonrasının  anlı şanlı  başbuğu  Alpaslan TÜRKEŞ.

Alpaslan TÜRKEŞ 1948 yılında 16 kişilik bir grupla Amerikan Kara Harp Akademisi’ne gönderiliyor. Burada 2.5 sene kalıyor. Georgia Eyaleti’ndeki Piyade Okulunda “gayri nizami harp, gerillaya karşı mücadele ve gerilla savaşları”  konularında eğitim alıyor.

 

Türkeş bu dönemi şöyle anlatır :

“16 Türk Subayı, Amerika’ya gönderildik. Burada, İngilizce tabiriyle: Oriyantasyon (Yönlendirme) Kursu’na tabi tutulduk. Canas Eyaletinde 2 Amerikan Kara Harp Akademisi’nde eğitim gördük. Missouri Nehrinin kıyısında güzel bir kasabaya yerleştik. Önce İngilizce kursları verdiler. Ardından arazi değerlendirmesi ve hava fotoğraflarının okunması konusunda eğitim gördük.

Aramızda, Güney Amerikalı Subaylar da vardı. Bolivya’dan, Şili’den, Arjantin’den gelen subaylarla birlikte kurs gördük. Ardından, Georgia Eyaleti’nde bulunan Amerikan Piyade Okulu’na gönderildim.

Amerika, birdenbire gözümü kamaştırdı. Kıbrıs ve Türkiye’den başka hiçbir ülkeyi görmemiştim. İlk defa yurtdışına çıkıyordum. Amerika’daki staj dönemi bittikten sonra, Türkiye’ye döndüm. Gelibolu’daki birliğime intikal ettim. Kısa bir süre sonra, Çankırı ‘Gerilla Okulu’na Gerilla Öğretmeni‘ olarak tayinim çıktı. Yüzbaşı rütbesindeydim; iki buçuk yıl orada kaldım.

Kurmay Subay sınavı açılınca, o fırsatı yeniden değerlendirdim. Bir defa daha kazandım ve Kurmay Binbaşı rütbesiyle Kara Harp Akademisinden mezun oldum. Bu sefer görev yerim, Başkent Ankara idi, Genel Kurmay Başkanlığı Yayın Şubesine tayin edildim. Aynı şubede Nurettin Ersin (12 Eylül’ün paşası TÇ) de vardı. O sıralarda, yine Genelkurmay Başkanlığında dış görevler için sınav açıldı. Sınava girdim, onu da kazandım; bu sefer, Washington’da, Pentagon’da NATO Türk Temsil Heyeti Üyeliği’ne atanıyordum.”

Alpaslan Türkeş aldığı diplomanın hakkını fazlaca vermiş, okul sonrası hayatında hocalarına parmak ısırtacak kadar başarıdan başarıya koşmuştur. Aferin beklerken 12 Eylül 1980’de, görevine son verilerek bir paçavra haline getirilmiş; elindeki faşist bayrak Kenan Evren’e verilmiştir.  Her ikisi de Harp Okulu mezunudur. Mustafa Kemal öldüğü sene Kurtuluş Savaşı veren orduya subay olarak katılmışlardır. Amerikalıların “Bizim çocuklar” diye belirtmekten çekinmediği; bizce aşağıladığı karakterleriyle 1938 de subay olurken ettikleri yemine ihanet etmişlerdir. Alpaslan Türkeş, kendi ifadesiyle “12 Eylül’de fikrini iktidarda, bedenini Askeri Mevki Hastanesi’nde gözaltında” bulmuştur. Yerini silah arkadaşı Kenan Evren almıştır. CIA daha onun gibi nicelerini kullanıp atmıştır. Tarihin çöplükleri kirli kullanılmış mendillerle doludur.

 

PARA KOKUSU-KİBLE

Amerika yolcuları sadece Amerikan Harp Akademisine  gönderilen subaylardan ibaret değildi.

Atatürk ve arkadaşlarının Genç Türkiye ekonomisini canlandırmak, “iktisadi devlet teşekkülleri” yanında, ekonominin ve toplumun motor gücü olmasını düşündükleri “milli burjuva”yı oluşturmak için besleyip büyüttükleri “tüccarlarımız” da gelişen dünya koşullarını izliyor ve “rotalarını" oluşan koşullara göre yeniden çiziyorlardı. Keskin burunları “Özgürlük” ve “Para” kokusunu almış, Amerika yolculuklarına çoktan başlamışlardı.

“Büyük” işadamımız Vehbi Koç’u kendi ağzından dinleyelim:

 “1943 yılındaydık. Savaş uzuyor, bütün Avrupa’yı titreten Alman orduları Hitler’in durmadan değişen kararları ile yıpranıyor, savaş uzadıkça da müttefikler zaman kazanıyor, güçleniyordu. Yılın ikinci yarısında bende şu görüş belirdi: Bu savaşı Amerika ve Müttefikler kazanacak, ticaret serbest olacak, Avrupa bitkin bir halde, Amerika ile büyük iş yapmak imkanları çıkacak; iş alanıma giren büyük Amerikan firmalarının temsilcililiklerini almalıyım. “

Alıyor da.

Önce, Amerikan kolejini, bitirmiş, Amerikan üniversitelerinde ihtisas yapmış Vecihi Karabayoğlu’nu  Amerika’ya gönderiyor.

”Vecihi Bey Amerika’da evinde çalışmaya başladı. Birkaç ay sonra şirketlerle ilişki kurdu. General Electric, U.S. Rubber, Oliver, Burrouhs, York gibi büyük firmaların temsilciliklerin almayı başardı”

İş adamlarımız “burjuva” olamadan “milli burjuva“ hiç olamadan, büyük bir gururla “işbirlikçi” olmayı başarıyorlardı. “Para” ve “güç” kimdeyse, “hizmet” onaydı. “Paranın” dini, imanı, milliyeti olamazdı. “Mark”ın saltanatı bitmiş “Dolar”ın saltanatı başlamıştı. “TL“ nin   ise “kıymet-i harbiyesi” kalmamıştı.

Kıbleler değişiyordu. Kapitalistlerin “dini”, “imanı” artık “dolar”dı. Kıble artık “Almanya” olmaktan çıkmış; doğal olarak “Amerika” olmuştu.

 

“MİLLİ ŞEF” OUT – “DEMOKRASİ KAHRAMANI” IN

 

Bu durum Türkiye’nin iç ve dış siyasetini de ister istemez etkiledi. “Milli Şef” artık  “Demokrasi Kahramanı” idi.

2. Adam” İnönü, 1. Adam Atatürk ile birlikte yaptıklarını yadsıyarak, kapıdan kovdukları emperyalizmi, bacadan tekrar içeri buyur ediyordu.

Mustafa Kemal’in talimatıyla Lozan‘da ülkenin bağımsızlığına imza atan İsmet İnönü, onun yokluğunda şimdi ardı ardına bağımlılık anlaşmaları imzaladı.   

Dr. Hikmet Kıvılcımlı olanı ne güzel anlatıyor:

…..İkinci meşrutiyet inkılapçılarını, Osmanlı derebeyi artıklarının kucağına düşürmek için, batılı devletler, kapitülasyonlar manivelasıyla, ittihatçıların başlarına açtıkları siyasi gailelerden faydalandılar.

Birinci cumhuriyet inkılapçılarımıza siyasi basınç oyunu oynayamayan aynı devletler, iktisadi hulul politikası yoluna gireceklerdi.

Bunu en feci şekilde belirten jest, Lozan anlaşmasında kapitülasyonların kaldırıldığı gün Lord Kürzon tarafından yapılmıştır. Lord, salondan çıkarken koluna girdiği İsmet paşaya; Mutlak istiklal için boşuna uğraştınız. Bu (baş ve şahadet parmaklarını birbirine sürtüp, göz kırparak) para bizde oldukça, er veya geç kucağımıza düşecek değil misiniz? demişti.

Bugün Birinci Cumhuriyet Partilerinin sonuçlarına bakarken ister istemez o jest gözümüzde büyüyor.

İkinci Meşrutiyet Devrinin Meşhur Partileriyle, Birinci Cumhuriyet Devrinin Meşhur Partileri arasındaki kader  benzerlikleri bu açıdan insanı şaşırtıyor; Meşrutiyetin “İttihat Ve Terakki Fırkası” birinci cumhuriyetin Cumhuriyet Halk Partisidir. Meşrutiyetin “Hürriyet ve İtilaf Fırkası” da Demokrat Partidir.

Meşrutiyette (başka birçok partiler gibi) Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İttihat ve Terakki’den çıkmıştı. Demokrat Partide CHP'den çıktı.

Ve birbirinden çıkmış olmayan partiler sistematik olarak yaşatılmadı.

DP, İtilafçılar derecesinde ihanete sürüklendi. Ama CHP de, Cumhuriyet İnkılaplarını baltalamakla bu ihanete zemin hazırlamaktan geri kalmamıştı...          

 

AMERİKAN BAYRAĞINDA YILDIZ OLMA

CHP nin yayın organı ULUS Gazetesinin 11 Ekim 1946 tarihli sayısında Falih Rıfkı Atay:

 “Amerika’nın ne istediğini biliyoruz; hür, eşit ve egemen milletlerin güvenliğine dayanan, harpsiz ve saldırısız sade ve kanun bağışlama ve anlaşmaların hüküm sürdüğü bir dünya!

Böyle bir dünyada yaşamak isteyen herkes Amerikan bayrağında kendi talih yıldızını görür” diye yazıyordu.

 

KADERİNİ BAĞLAMAK

Ya, Mustafa Kemal’in kurduğu CHP’nin dışişleri memuru, genel sekreteri ve daha sonrada bakanı olan ve dış ilişkilerine yön veren Feridun Cemal Erkin bakın  ne diyor :

Türkiye’ye karşı Amerikan ilgisi Türk milleti tarihinin en önemli anlarından birinde kendisini gösteriyordu.

Şecaat ve yiğitliğe karşı insiyaki saygı gösteren duygulu ve cömert Amerikan milleti, uzun asırlar boyunca Türk Milletini Batı medeniyetinin düşmanı olarak göstermeye uğraşmış olan düşman propagandasının aldatıcı örtüsü gerisinde değeri bilinmeyen milletin hakiki çehresini sezmeğe başlıyordu.

Bu karşılıklı buluşma ve tanışma her iki milleti, Amerikan anlayışı ve teşebbüsü sayesinde, ilişkilerini Şubat 1953’de Kuzey Atlantik Antlaşması (NATO) sinesinde ittifak bağlarıyla tamamlanan fiili bir işbirliği zirvesine yükseltmeye sevk edecekti.

Yeniden başlayan sıkıntılı ve hayati yarışmada Türkiye, ancak kaderini Amerika ve Büyük Britanya’ya bağlamak suretiyle selamete kavuşabilirdi .”

 

İSTİKAMET KÜÇÜK AMERİKA-KOŞAR ADIM MARŞ MARŞ

12 Mart cuntasının başbakanı, o günlerin CHP milletvekili Nihat Erim 20 Mart 1947 de Ulus Gazetesinde yayınlanan demecinde:

 “Kati olarak beyan edebilirim ki, Amerika, ileriye süreceği şartları tespit ederken, ilgili memleketlerin ekonomik ve politik bağımsızlıklarına en ufak bir gölge dahi düşürmekten ihtimamla kaçınacaktır” diyordu.

19 Eylül 1949’da da Nihat Erim müjdeyi veriyordu. “ Türkiye küçük bir Amerika olacak”

Aynı günlerde; 23 Eylül 1949’’da  BBC  “Irak, İran ve Türkiye’nin solculuğa karşı polis ve haber alma kuvvetleriyle tedbirler almak için, birlikte çalışmaya karar verdiklerini” duyuruyordu. Üniversitelerde solcu öğretim üyeleri takip ediliyor, ilericiler fişleniyordu. Her yerde “komünist parmağı” aranıyordu.

 

Bu dönemi kronoloji olarak özetlersek :

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

7 Eylül 1946   Türk parasında ilk devalüasyon yapıldı        

23 Kasım 1946           Bir Amerikan Filosu İzmir’e geldi.

4 Aralık 1946  Sıkıyönetim 6 ay daha uzatıldı.

3 Mart 1947    Truman Doktrini gereğince Türkiye ve         Yunanistan’a yardım yapılması kararlaştırıldı.

11 Mart 1947 Türkiye, Uluslararası İskan ve Kalkınma                  Bankasına (Dünya Bankası) ve Uluslararası             Para Fonuna (IMF) katıldı.

9 Nisan 1947  Köy Enstitüsü öğrencilerinin enstitü              yönetiminde söz sahibi olmalarına son verildi

12 Nisan 1947            İncelemeler yapmak üzere bir ABD   Heyeti geldi.

22 Nisan 1947            Truman doktrini Amerikan Senatosunda                   kabul edildi.

2 Mayıs 1947 Bir Amerikan Filosu  İstanbul’a geldi. Filo               komutanları ile görüşmek için                        Cumhurbaşkanı İnönü   İstanbul’a gitti.

9 Mayıs 1947  Köy Enstitülerinde kız ve erkek öğrenciler                ayrıldı. Truman Doktrini Amerikan   Meclisinde onaylandı

20 Mayıs 1947            Köy Enstitüleri kitaplıklarında  sakıncalı                   görülen kitaplar ayıklandı ve yakıldı.

22 Mayıs 1947            20 kişilik bir ABD askeri yardım kurulu                   General  Oliver  başkanlığında Türkiye’ye                         geldi.  

24 Mayıs 1947            Kara Kuvvetlerinde subay üniformaları                     Amerikan modeline  göre değiştirildi.

28 Mayıs 1947            Sıkıyönetim 6 ay daha uzatıldı.

14 Haziran 1947         Amerikan İktisadi Heyeti, Türkiye’ye geldi. 

12 Temmuz 1947       ABD ile yardım anlaşması imzalandı.

8 Ağustos 1947          Bir grup subay eğitim görmek için  ABD’ye gitti.

4 Eylül 1947   Köy Enstitüsü yasasında değişiklik.   Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı.

21 Eylül 1947 Bir Amerikan yardım kurulu geldi.

2 Ekim 1947   ABD Kongre üyesi Mundt Türkiye’deki                  demokratikleşme sürecini öven demeci                      Ulus  gazetesinde yayınlandı

5 Ekim 1947   Genel Kurmay Başkanı Salih Omurtak                     Başkanlığında  bir heyet ABD ye gitti.

31 Ekim 1947 Bir ABD yardım kurulu daha geldi.

31 Ocak 1948 Din konusunda yapılacaklar için                    Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı İnönü             başkanlığında  Şemsettin Günaltay, Tahsin               Banguoğlu ve Nihat Erim toplandılar.          

5 Şubat 1948   Mason dernekleri yeniden açıldı.

19 Şubat 1948 Meclis Gurubu’nun okullara din dersi                       konulmasına ilişkin bildirisi gazetelerde                     yayınlandı.

9 Haziran 1948           Toprak ağası Cavit Oral, Toprak reformunu            da uygulamakla görevli Tarım Bakanı oldu.

4 Temmuz 1948         ABD ile Ekonomik ve İşbirliği  Anlaşması imzalandı

12 Temmuz 1948       Bayındır Bakanı Nihat Erim, Amerikalı                    uzmanların Türkiye’yi topoğrafik, ekonomik        ve askeri açılardan incelediklerini açıkladı.

8 Ekim 1948   Dünya Bankasından 50 milyon dolar kredi               alınması için girişimde bulunuldu.

22 Ocak 1949 Türk Hükümetinin istediği borç için Dünya              bankasından iki kişilik bir kurul incelemelerde             bulunmak için  geldi.

15 Şubat 1949 İlkokullarda din dersi okutulmaya başlandı.  

28 Şubat 1949 IMF heyeti geldi.

31 Ekim 1949 İlahiyat Fakültesi  Ankara da açıldı.

1 Mart 1950    Türbelerin açılmasına ilişkin yasa kabul edildi.

14 Mayıs 1950            DP seçimleri kazandı.

 

 

İKİZLER- KAYIKÇI KAVGASI

Türkiye o günlerden beri “Amerika” konseptlerine göre yönetilmeye başladı. Bu politikaların bugün ülkemizi getirdiği yer ve ödenen  bedeller ortada. Ülkenin bağımsızlığından yana olan, ezilen sınıf ve tabakaların haklarını savunan devrimcilere yönelik yıllardır uygulanan baskının üzerlerinden adeta bir silindir gibi geçmesinin ülkeye hiçbir yarar sağlamadığının en büyük kanıtı, işte bugün geldiğimiz nokta. Dışa bağımlı ve işbirlikçi bir politika... Çürütülmüş ve yozlaştırılmış toplum yapısı... Yozluğu, yoksulluğu ve yolsuzluğu her gün daha da artan “düzenbazlar” cenneti bir “düzen”.

ABD güdümlü bu politikaları yıllardır uygulayanlar, iki usta cambaz gibi, siyaset ipini yıllarca paylaşarak millete ölümlerden ölüm beğendirmişlerdir. Bu yıkıntının mimarları ortadadır ve er veya geç hesap vereceklerdir.

Hesap vermesi gerekenlerin, hesap sorması bugün demokrasi kahramanları gibi sunulması, bu ülkenin talihsizliğidir.

Ülkenin eğitim seferberliğinin, öğretim ve eğitimin köylere kadar yayılmasını sağlayan Köy Enstitülerini kapatanlar onlardır.

 “Sürer eker biçeriz / Güvenip ötesine / Ulusun her kazancı ulusun kesesine / Toplandık baş çiftçinin / Atatürk’ün sesine / Biz Ulusal varlığın temeliyiz köküyüz / Biz yurdun öz sahibi / Efendisi köylüyüz” diyen  köylülerin gür sesi 1946 yılında susturulmadı mı? Bunların yerine hızla ve inatla İmam ve Hatip okulları açılmadı mı?

Ülke aydınları; Pertev Naili Boratav; Behice Boran, Niyazi Mediha Berkes, Adnan Cemgil, Azra Erhat; solcu oldukları için tutuklanıp, üniversitelerden uzaklaştırılmadı mı?

Atatürk'ün ölümünden sonra İsmet Paşalı CHP tarafından başlatılan karşı devrim, Menderesli DP tarafından daha da hızlandırılarak sürdürülmüştür. Aralarındaki kavga, kayıkçı kavgasından öteye geçmemiştir.

 

 

4. BÖLÜM

 ALTÜSTLÜKLER

DP–27 MAYIS–22  ŞUBAT–21 MAYIS

 

ZAVALLI HALK  PARTİSİ

1950  seçimlerine ekseriyet sistemi ile giren CHP seçimleri alacağına emindir. Tüm devlet gücünü halkın  üzerinde kullanacaktır. Halk jandarma baskısıyla tehdit altındadır. CHP, DP’nin “komünist” olduğu propagandasını yapmakta, DP’nin dinsiz, kendisinin dindar parti olduğunu söylemektedir.

CHP içinde Mustafa Kemal‘in gümbür gümbür devrim söylemlerinin yerini, bezirgan nutuklar almaktadır.

Paşalar tedirgindir. İktidarın CHP’nin elinden kaçması olasılığı vardır. Paşalar İsmet Paşayla görüşürler. CHP uyguladığı seçim sistemiyle, bürokrasi baskısı ve verdiği gerici taviz ödünlerle kazanacağına emindir. Uygulanan “ekseriyet“ sisteminde bir seçim bölgesinde en çok oyu alan parti, o bölgede tüm milletvekilliklerini kazanmaktadır. Paşaları rahatlatır.

14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimleri “grev hakkı tanımak”, “basını özgür kılmak”, “anti-demokratik yasaları değiştirmek” gibi programında aydınların da desteklediği maddeler bulunan Demokrat Parti seçimleri kazandı. İnönü ve CHP artık muhalefetteydi. CHP meclise ancak 69 milletvekili sokabildi. DP’nin meclisteki sandalye sayısı ise 408 di.

Seçim sonuçları depremdir. CHP ve Paşalar şoktadır.

Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes başbakan oldu.

2 Haziran’da, Adnan Menderes, kabinesini açıkladı. 295 Milletvekilinin katıldığı oylamada, 282 oyla güvenoyu aldı.

6 Haziran’da ordunun üst yönetimini büyük ölçüde değiştirdi. Bir çok general ve üst rütbeli subayı emekliye ayırdı.

“Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisini korkunç bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi, halkı kazanacağını umarak fikirleriyle, prensiplerinden son zamanlarda ne fedakarlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri, yeniden açılan ilahiyat fakülteleri, imam hatip kursları, türbeler, şahsi sermayeye sağlanan imtiyazlar, her türlü irticaa tanınan haklar... Hiçbiri kar etmedi. Zavallı Halk  Partisi” (Orhan Veli 15 Mayıs 1950 Yaprak)

 

BAŞKALARINDAN BEKLEME

Halka “demokrasi” vadeden DP, demokrasiye susamış tüm kesimlerden, hatta ülke aydınlarından ve sol kesimden de büyük destek almıştı.

DP iktidarı büyük sevinç yarattı. Solcular bile; sanki kendileri iktidara gelmişcesine seviniyorlardı. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun da belirttiği gibi: “Sanki halk savaşı sonunda ülke düşman saldırısından kurtarılmıştı. Esen ve estirilen hava buydu…”

Bugün olduğu gibi o günlerde de halk ve aydınlar kendi ellerinde olan “kurtuluşu”; kendi örgütlü mücadeleleriyle ilmik ilmik örerek gerçekleştirebilecekleri “demokrasiyi” ve “özgürlükleri” hep başkalarından bekliyorlardı ve başkalarının değirmenine su taşıyorlardı.

Ne var ki, her zaman yaşadığımız gibi, iktidara gelinir gelinmez verilen sözler unutuldu. Çok kısa sürede DP’nin de makyajı silindi. Gerçek yüzü açığa çıkmaya başladı. 

Demokrat Parti iktidarı, iktidara geldiği günden itibaren ülke içinde gericiliğe taviz üstüne taviz verirken, dış ilişkilerde tamamen Amerika’nın güdümünde bir siyaset izlemeye başladı.

 

 

MUSTAFA KEMAL’İN BAŞBAKANLARI

16 Haziran 1950’de Türkçe okunan ezanın tekrar Arapça okunmasına dair kanun kabul edildi. 1933 yılından beri Türkçe okunan ezan yeniden Arapça okunmaya başlandı. Kuran kursları yaygınlaştırıldı.

Bu sıralarda Amerika’nın başını çektiği Kapitalizm ve Sovyetler’in başını çektiği Sosyalizm bloğu karşı karşıyadır.

6 Haziranda ordu yönetiminde istediği değişikliği yapan Menderes DP Hükümeti, NATO’ya girişi kolaylaştıracağı düşüncesiyle, 1 Temmuz 1950’de TBMM’nin yetkisini hiçe sayarak karar almadan, Kore savaşında emperyalist devletlere karşı mücadele veren, mazlum Kore halkına karşı Amerika’nın yanında savaşmak üzere Türk askerini göndermeye karar verdi.

Bu karar İsmet İnönü liderliğindeki CHP tarafından da desteklendi. Ne acıdır; verdikleri Kurtuluş mücadelesiyle örnek olmuş, emperyalizme karşı dövüşmüş bir ulusun iki önderi İsmet İnönü ile Celal Bayar aynı amaçta birleşmektedir.

 

 

 

 

Mustafa Kemal’in başbakanları Bayar ve İnönü emperyalizme hizmet etmekte yarışmaktadırlar. Lozan baş delegesi İsmet İnönü manda (sığınma) bayrağını, Celal Bayar’a teslim ediyordu. Mustafa Kemal’in “Savaş bağımsızlık için verilmediği taktirde cinayettir” ve “Yurtta sulh cihanda sulh“ sözleri unutularak-unutturularak, askerlerimiz Amerikalı Komutanlar emrinde “katliama” gönderiliyordu.

 

KORE-BEHİCE BORAN

26 Temmuz 1950 günü Kore’ye Amerikalı komutan Mac Arthur emrinde savaşmak üzere 4500 kişilik bir tugay asker gönderildi.

Başkanlığını Behice Boran’ın, Genel Sekreterliğini Adnan Cemgil’in (1971’lerde öldürülen Sinan Cemgil’in babası) yaptığı Türk Barışseverler Cemiyeti, bu onursuz davranışa karşı çıkıyordu. Bu karşı çıkma nedeniyle Amerikan işbirlikçileri tarafından 15 ay hapis cezasına çarptırılıyorlardı.

Türk  Barışseverler Cemiyeti 21 Mayıs 1950 tarihinde Behice Boran, Adnan Cemgil, Nevzad Özmeriç, Vahdeddin Barut, Osman Faruk Toprakoğlu, Turgut Pura, Affan Kırımlı, Reşad Seviçsoy, Muvakkar Güran tarafından kurulmuştu.

Ne acıdır ki, emperyalizme karşı dünyada ilk kurtuluş savaşını başarıyla gerçekleştirmiş bir ülkenin askerleri, emperyalizme karşı mücadele veren Kore halkına destek vermek için değil, onları öldürmek ve ABD çıkarları için ölmek üzere Kore’ye gönderiliyorlardı. 9. Amerikan Kolordusu’nun emrine verilen Türk Birliği verdiği 721 şehit, 2147 yaralı, 234 tutsak ve 175 kayıpla Kore savaşında en ağır kayba uğrayan Birleşmiş Milletler  Birliği oluyordu.

 

DEĞİŞEN MADALYALAR

Kurtuluş savası madalyasını onurla taşıyan subaylarımızın yerini, Amerikanın verdiği Liyakat madalyası, “Silver Star” nişanı, “Mümtaz Asker nişanı taşıyan askerler alıyordu. Genel Kurmay Başkanımız, Liyakat madalyasını (Amerikan üstün hizmet) alırken, Alay komutanımıza “Silver Star“ nişanı, Tugayımıza da “Mümtaz Birlik nişanı veriliyordu. (Yine ne acıdır ki aynı  dramlar 2000’li yıllarda Afganistan’da, Irak’ta, Orta Doğu’da oynanıyor. Birliklerimize Emperyalizmin emrinde görev yaptırılıyor. 13 Aralık 2005 de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Büyükanıt’a  Amerika’da törenle Liyakat madalyası takılıyor.)

Mayıs 1951 de TCK 141 ve 142.ci maddeleri ağırlaştırıldı. Sosyalistler gözaltına alınarak ağır cezalara çarptırıldılar.

 

BİR ZAFER-NATO

Menderes hükümeti Kore Savaşının  ardından, Temmuz 1951'de NATO'ya girmek için müracaatta bulundu. NATO’ya girişimiz 21 Eylül 1951'de kabul edildi. Menderes bunu bir zafer olarak ilan etti.

Bu girişimlerle, emperyalizme bağımlılık her geçen gün daha da artmaktaydı.

Menderes hükümeti Brüksel'de, hiç kimseye danışmadan, hiç kimse bizden böyle bir talepte bulunmadan Devletin bütün silahlı kuvvetlerini NATO'da yabancı bir kumandanın emrine sokuyordu. İşin acı tarafı bütün bunların ne anlama geldiğini de biliyordu.

Meclis'te yaptığı bir konuşmada şunları söylüyordu :

“Birleşmiş Milletler Teşkilatı'na girmek suretiyle milletler, kendi hükümranlık haklarından esaslı takyitler kabul ve kendi milli iradeleri haricinde bir makamın lüzum göstereceği faaliyetlere girişilmesine, prensip itibariyle muvafakat etmiş bulunmaktadırlar! “

Menderes bu sözleri ile Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Topluluğu gibi kurumlara girmekle temel hükümranlık haklarımızdan vazgeçtiğimizi açıkça belirtiyor ve buna razı olduğunu söylüyordu.

Bu razı oluş emperyalist askeri güçlerin ülke topraklarına yerleşmesine yol açıyordu. ABD üsleri Türkiye’nin dört tarafına yayılıyordu.

Türkiye daha Nato’ya girmeden, Amerikan askerleri Türkiye’ye girmişti.

“Dünyanın en büyük üssü” olarak adlandırılan İncirlik Üssü’nün kuruluşuna 1950 yılında başlanılmıştı. 

19 Haziran 1951 tarihinde imzalanan  “Kuzey Atlantik Andlaşmasına Taraf Devletler Arasında Kuvvetlerin Statüsüne Dair Antlaşmaya“ göre “Birleşik Devletler Hükümeti, kuvvetleri için gereken teçhizatı ve makul miktardaki yiyecek, ikmal maddeleri ve diğer eşyaları, münhasıran Birleşik Devletler Kuvvetleri, mensupları, sivil unsuru ve yakınları tarafından kullanılmak üzere” Türkiye’ye gönderilebilecekti.

ABD’nin kullanımına sunulan vatan toprakları, sadece İncirlik üssü ile sınırlı değildi.

Gizli yapılan anlaşmalarla Türkiye’de yüzden fazla üssün bulunduğu söyleniyordu.

Ortaya çıkarılabilen anlaşmalarda bile “temel hükümranlık haklarımızdan” nasıl vazgeçildiği ve bir başka ülkeye vatan topraklarının nasıl peşkeş çekildiği açıkca anlaşılıyordu.

23 Nisan 1954 tarihinde Türkiye ile ABD arasında imzalanan “askeri kolaylıklar anlaşması” ile ABD “Türkiye’deki tesislerde ortak savunma tedbirleriyle ilgili faaliyetlere” katılabiliyordu. Bu anlaşma ile ABD Türkiye’de şu üslerde faaliyet gösteriyordu;

•          sinop (elektromanyetik izleme)

•          Pirinçlik (radar uyarı, uzay izleme)

•          Yamanlar (İzmir), Şahintepe (Gemlik), Elmadağ (Ankara), Karataş (Adana), Mahmurdağ (Samsun), Alemdağ (İstanbul), Kürecik (Malatya) (muhabere yerleri)

•          Belbaşı (sismik bilgi toplama)

•          Kargaburun (radyo seyrüseferi)

Amerika artık Türkiye’nin her yerindeydi.

 

DAHA YAKINDAN GÖSTERME

NATO, CENTO ve İkili Anlaşmalar konusunda İsmet İnönü’nün görüşleri ve tutumu da pek farklı değildi. “2. Adam İnönü”nün yazarı Şevket Süreyya Aydemir bile "İnönü hiç bir zaman NATO'nun aleyhinde olmadı" diyerek, onun “dış politikada önemli bir konuşması”ndan şu sözlerini nakleder:

“Amerika ile yakın temaslarla başlayan münasebetler, NATO içinde kesin şeklini almıştır. Hülasa bizim memleketin nötralist bir politika takip etmesi tasavvur olunamaz. CENTO ittifakı Irak'ın ayrılmasından sonra ehemmiyetini artırmıştır. Amerika'nın asli bir aza olmaması eksiği henüz durmaktadır. İkili Anlaşmalar, Amerika'nın ilgisini daha yakından gösterme fırsatını vermiştir. Bütün bunları memnuniyetle karşılıyoruz.” (2. Adam, cilt 3, sf. 346-47)

Sovyetler Birliği, gerek NATO'ya girdiğimiz, gerekse ABD'ye üs verdiğimiz için Kasım 1951'de Türkiye'ye nota veriyor ve “doğacak sorumlulukların ve neticelerinin Türkiye'ye ait olacağını” belirtiyordu.

Verilen tavizler ve Kore‘de akan, akıtılan kanlar sonucu; Türkiye  Şubat 1952’de NATO’ya kabul edildi. Türkiye hem NATO’ya girmek için öncesinde, hem de girdikten sonra Amerika ve batılı ülkelere büyük tavizler verdi. (Tarih tekerrürden ibaret mi acaba? Bugün de AB’ye girmek için veriliyor benzer tavizler).

Ülkemiz, üslerle, radar istasyonlarıyla dolduruldu.

1954 yılında ikili anlaşma ile Amerika’ya bağımlı bir hale geldik ve Türkiye NATO’nun silah deposu oldu.

Amerika; barış gönüllüleri adı verilen casuslarıyla, misyonerleriyle CIA uzmanlarıyla Türkiye’ye doldu.

 

TARAF-TARAFSIZLIK

9 Mart Olayı ve ardından verilen 12 Mart Muhtırası, 1946’da başlayan ABD emperyalizminin ülkemize egemen olma süreciyle bir bütün olarak ele alınıp bir değerlendirmeye tabi tutulmazsa açık ve net bir biçimde yerli yerine oturtulamaz.

Emperyalist bir savaşta, bu savaşı yöneten emperyalizm kendisi öyle istemedikçe, hiçbir geri ülkenin kendi gücü ve zekası ile “tarafsız” kalabildiği veya kalabileceği masalları ancak kahve sohbetlerinde ve uyuşmuş beyinlerde bir zemin bulabilir. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşında İsmet Paşa’nın kafasında dolaştırdığı söylenilen ünlü tilkileriyle Hitler’i de, Churchill’i de kandırdığı için sağladığı hikayeleştirilen “tarafsızlığımız” sonunda, Türkiye yüzlerce Amerikan üssü ile topun ağzına sürülen bir numaralı Emperyalizm fedaisi haline sokulmuştur. Hiç unutmamak gerekiyor: Mustafa Kemal Paşa en keskin anda yalnız ve ancak en keskin biçimde “taraf” tuttuğu ve Emperyalizme açıkça karşı çıktığı için bu güne dek ayakta duran Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur.

 

NATO - İÇİ PLAN

İsmet Paşa’nın devlet başkanı olduğu dönemde “12 Temmuz 1947 tarihli askeri yardım anlaşması” sonrasında yapılan seçimlerde Demokrat Parti büyük bir çoğunlukla iktidara gelmiştir.

Bu dönemde ABD emperyalizmi, Türkiye’yi bir ahtapot gibi bütün stratejik noktalarından sarmıştır. Hava üsleri Adana’da “İncirlik”ten, Diyarbakır’da “Pirinçlik”e kadar Güney ve Doğu Türkiye’nin tümünü yabancı pençesine sokmuştur. Batı Anadolu’da İzmir, NATO merkezinin emrine verilmiş, İstanbul’dan Kars’a kadar bütün kalabalık merkezlerimiz, Türkiye’nin ekonomi ve kültürüne egemen İstanbul’daki Karamürsel, Merkez Amerikan üssünün etki alanına terk edilmiştir. Ankara merkez tutularak bütün Orta Anadolu, Şile, Samsun, Trabzon mevzileri ile tüm Karadeniz bölgemiz Amerikan üs ve mevzilerinin kontrolü altına alınmıştır.

Bu konuşlanışta en dikkat çekici durum, tüm mevzilendirmeler Türkiye’yi her türlü bir iç devrimden sakınmak ve her türlü karşı devrimi zorlamak için bir dış devrim planlaması olmasıdır. Bu plan için iki stratejik şehir seçilmiştir. Adana ve Diyarbakır. Bu iki şehrin ekseni Kürt ve Arap kökenli yurttaşların eksenidir. Amerikan emperyalizmi, eski İngiliz casusluğunun izinden yürüyerek, Türkiye’yi o eksene basarak ikiye parçalama yolunu planlamıştır. NATO - içi plan budur.

 

NATO- DIŞI PLAN

NATO dışı harcanışımız ise, NATO içi parçalanıp yutuluş planının kaçınılmaz sonucudur.

Kurtuluş savaşı yıllarında, büyük bir dayanışma sonucu oluşturulmuş, Sovyet dostluğuna dayanan istikrarlı dış politika kundaklanmıştır. İzlenen “Sovyet düşmanı olmamak” politikalarının Türkiye’nin Uzak Doğu ve Yakın Doğu kargaşalığına çanak tutmama anlamına geldiğini çok iyi bilen ABD emperyalizmi, gönderilen dış yardımlar, benzin istasyonları, traktörler vb. ile donattığı egemen sınıfları ve onların temsilcisi siyasal iktidarı Türk Ordusunun Kore savaşına gönderilmesine ikna edivermiş ve NATO kazığını bağrımıza yerleştirmiştir.

Böylelikle yıllardır sürdürülen “Sovyet düşmanı olmama” politikası terk edilmiştir.

Sonuçta ABD emperyalizmi İngiliz casuslarının çiftlikleri olan Acem Şahının İran’ı ile İngiliz ordusundan diplomalı işbirlikçilerin Pakistan’ını Türkiye ile aynı torbaya koyup ağzını iyice kapatmışlardır.

 

 

 

YAN TESİSLER

Ülkemizi doğrudan doğruya kuşatan bu askeri üs ve mevzilerin yanında ayrıca “yan tesisler” adı verilen ağlar da ülke bütününde örülmeye başlanmıştır. “Barış Gönüllüleri” adı verilen binlerce CIA ajanı ülkenin her yanında her türden faaliyete girişmişlerdir. Onların yarattığı ortamda resmi patentli son derece etkili iki Amerikan Kumpası da bağrımıza yerleştirilmiştir: Jusmatt ve Tuslog.

Jusmatt “Amerikan Yardım Teşkilatı” adını alır. Bu teşkilat gerçekte Türkiye içine yerleştirilmiş “Küçük Amerika”dır. Devlet içinde devlet, hükümet üstünde hükümet yetkisindeki bu teşkilatın organize ettiği binlercelik ajan ordusu ülkemizde büyük imtiyazlarla köpeksiz köyde değneksiz dolaşma tarzında dilediği faaliyeti yapmış, toplumu ayakta tutan tüm değerler üzerinde yıllarca canlı araştırmalar yapıp, kendi yandaş örgütlerini kurup oluşturdukları politikalarla bugün trafikte bile birbirini boğazlamaya hazır ama üstü sahte “milliyetçilik” şalı ile örtülü bir çürümüş toplum yapısı yaratmışlardır.

 

GLADYO-KONTRGERİLLA

NATO’nun tarihi, batının liderliğini yapan ABD’nin hegemonya ihtiyaçlarına göre örgütlenmenin ve yoksul ülkelere yönelik ABD tehdidine uluslararası meşruiyet kazandırmanın tarihidir. NATO operasyonları bu ihtiyaca göre yapılmış, yapılmaktadır. NATO nereye müdahalede bulunduysa oraya şiddet, kan, gözyaşı, açlık ve sefalet getirmiştir. Balkanlar, Afganistan, bunun yakın tarihimizdeki örnekleridir. NATO tarihi dünyada silahlanma yarışını tırmandırmanın tarihidir. Yine NATO tarihi devletler içinde Gladyo-Kontrgerilla ve benzeri gizli kirli ve karanlık örgütlerin tarihidir. NATO emperyalizmin örgütlü-silahlı gücüdür. Nasıl ki İMF, emperyalist sömürü ve yağmanın iktisadi yolla ve antlaşmalarla ülkelere dayatılması için oluşturulmuş bir kurum ise; aynı şekilde NATO da bu sömürü ilişkilerinin silah zoru ve askeri güç ile dayatılması ve korunması için oluşturulmuş bir güçtür.

Kontrgerilla Pentagon merkezli NATO ülkeleri tabanında yapılanan bir örgütlenmeler ağıdır. Her ülkede isimleri farklı farklı da olsa bu yapı genel bir yapılanmadır. Kontrgerillanın kuruluş gerekçesi Sovyetler veya Varşova Paktı kaynaklı bir istila hareketine karşı paramiliter tabanlı direnişi örgütlemek ve bunun hazırlıklarını da önceden yapmaktır. Zaman içinde bu örgütlenmeye yüklenen misyonun yalnız istilacıları değil, pratikte NATO’nun ve Amerika’nın çıkarlarını radikal biçimde zedeleme olasılığı bulunduğu varsayılan toplumsal hareketleri de kapsadığı anlaşılmıştır. Yine anlaşılmıştır ki, bu varsayımın sınırları da varolan toplumsal hareketlerde bitmemektedir. Fikren bir tehdit oluşturabileceği varsayılan kişi, grup ve kuruluşları da kapsamaktadır. Uygulamalar mevcut ve olası hareketlerin her türlü yıldırmayla ve infazlarla bastırılmasının ötesinde, hazırlanan komplolarla yangın, gemi batırma, katliam gibi medyatik şoklar yaratılması ve suçun “o kanı bozuk hainlere“ yüklenmesine kadar  uzanmıştır.

 

KANI BOZUK HAİNLER

“31 Mayıs 1972’de İtalyan köyü Petano’nun yakınlarında bir ormanda bir araba havaya uçtu. Patlama sonucu İtalya’nın paramiliter polis gücü Carabinieri’nin üç üyesi öldü, biri yaralandı. Carabinieri, saldırı noktasına, kimliği belirsiz kişilerce yapılan bir telefon ihbarıyla çekilmişti. Memurlardan biri, terk edilmiş Fiat 500’ü kontrol ederken aracın kaputunu açmış, bu da bombayı tetiklemişti. İki gün sonra, polise yine kimliği belirsiz kişilerce açılan bir telefonla, katliama, o dönem rehin almalar ve düzen yanlılarına yapılan soğukkanlı suikastler aracılığıyla İtalya’da iktidar dengesini değiştirmeye çalışan komünist terör örgütü bir grup olan Kızıl Tugaylar’ın adı karıştırıldı. Polis, derhal İtalyan solunu çember altına aldı ve 200 komünist tutuklandı. On yıldan fazla bir süre boyunca İtalyan halkı Petano saldırısını Kızıl Tugayların gerçekleştirdiğine inandı.

Ardından 1984’te genç İtalyan Hakimi Felice Casson, Petano’daki canavarlığı çevreleyen ve insanı hayretler içerisinde bırakan bir dizi gaf ve hayal ürününü keşfettikten sonra, uzun süredir rafa kaldırılmış olan davayı yeniden açtı. Hakim Casson, öncelikli olarak olay yerinde hiçbir polis araştırması yapılmadığı bulgusuna ulaştı. Ayrıca olay zamanı hazırlanan raporda yer alan, patlamanın Kızıl Tugaylar tarafından geleneksel olarak kullanılan bir bombayla gerçekleştirildiği iddiasının uydurma olduğunu keşfetti. İtalyan polisi patlayıcı uzmanlarından Marco Morin kasten uydurma bir rapor sunmuştu. Kendisi sağ kanat İtalyan örgütü ‘Ordine Nuovo’ üyesiydi ve Soğuk Savaş bağlamında İtalyan komünistlerinin nüfuzuna karşı savaşmak için meşru gördüğü bir yolu kullanıp, payına düşeni yapmıştı. Hakim Casson, Morin’in bilirkişi raporunun aksine, Petano’da kullanılan patlayıcının dönemin en kuvvetli patlayıcısı olduğu ve aynı zamanda NATO tarafından kullanılan C4 olduğunu kanıtlamayı başardı.

24 Şubat 1972’de bir grup Carabinieri, Trieste yakınlarında şans eseri, içindeki silahlar, mühimmat ve Petano’da kullanılana özdeş C4 patlayıcı bulunan bir yer altı silah deposunu keşfetmişti. Carabinieri bir suç şebekesinin cephaneliğini ortaya çıkardığını düşünmüştü. Yıllar sonra Hakim Casson’un soruşturması, onların İtalya’da “Gladio” (kılıç) kod adıyla bilinen, NATO bağlantılı gizli gölge-ordunun yüzden fazla yer altı cephaneliğinden birine tesadüf ettiklerini ortaya çıkarma başarısını gösterdi. Casson, zamanın hükümeti ve İtalyan askeri servisinin, Trieste bulgusunu ve her şeyden önemlisi onun daha geniş stratejik bağlamını sır olarak saklamak için her türlü çareye başvurduğu bilgisine ulaştı.“ (Natonun Gizli Orduları Danıele Ganser-27-28)  

Bu somut örnek tek değildir;  Gladio’nun kanlı Milano tren garı katliamında, ya da bizim 6-7 Eylül-1955, Taylan Özgür Cinayeti-1970, Gemi Yakma-1972, Kültür Sarayı Yangını-1972, 1 Mayıs Taksim Katliamı-1977 olaylarında bu karanlık örgütlenmelerin izlerine rastlanmaktadır. Türkiye’de bu paramiliter örgütlenmenin karanlıktan  taşan ve dikkat çeken şok görüntüleri 12 Mart 1971 ve takip eden süreçte gözler önüne serilmeye başlamıştır. Gözaltılar, kayıplar, işkence, cinayet, toplu katliam, 12 Mart’tan 12 Eylül’e dek süren ve bugüne uzanan yerleşik ve kanlı bir çizgi oluşturmaktadır.

 

KOYUN POSTU

CIA’nın, 1952’den itibaren NATO’ya bağlı tüm Avrupa ülkelerinde bu tür  örgütler kurdurduğu ortaya çıkmıştır.

“Gladio”  İtalya’da önce doğrudan CIA ve İtalya istihbarat servisi  SIFAR’ın başkanı General Lorenzo’ya bağlı 622 kişilik özel bir birliği eğitti. Sardunya adasında gizli bir eğitim kampında eğitilen bu birliğin gerektiğinde kullanabilmesi için Kuzey İtalya’da gizli 139 ayrı noktaya cephaneler yığıldı. Bu gelişmeler, seçilmiş başbakanın ve hükümetin bilgisi dışında örgütlendi. Amerikan ve İngiliz istihbarat servisleri tarafından eğitilen bu birlik daha sonra 450 ayrı ve birbirinden bağımsız hücreye bölündü. Yetiştirilen bu “Kontr-gerilla” liderleri kendilerine bağlı 12-15 kişiden oluşan timlerini oluşturdular. Normal zamanlarda, kendi işlerinde güçlerinde çalışan sıradan insanlar gibi görünen bu özel görevliler, özel silahlarını kendi evlerinde bulundurmaktaydılar. Hareket emrini alır almaz, timlerini toplayarak verilen görevleri yerine getiriyor, gerektiğinde saklanılan cephanelikleri kullanıyorlardı. 1969-1984 yılları arasında İtalya’da rejim muhalifi 143 kişinin “gladio” tarafından öldürüldüğü ortaya çıkarıldı.

 

KÖR’ÜN FİL’İ

Bu gizli örgütler her ülkede farklı kod adlarıyla faaliyet gösteriyorlardı. Avusturya’da Almanca “kılıç” anlamına gelen “SCHWERT”. Belçika’da (SDR-8). Fransa’da (Glavive). Yunanistan’da “Koyun Postu” gibi.

Her ülkede bu “özel” yasadışı ordunun idaresi, söz konusu ülkenin askeri gizli servisi, CIA ile işbirliği içerisinde, her türlü denetimin, halkın ve meclisin bilgisi dışında yürütülmektedir. Ülke Başbakanları, Başkanları, İçişleri, Savunma Bakanları, Genel Kurmay Başkanları örgütün varlığından elbette haberdardırlar ama, ipler kendi ellerinde değildir. Görevleri başında iken yasadışı bir şeylerin yapıldığının farkındadırlar ama, müdahale etmeye, karşı çıkmaya ve hatta halkı bilgilendirmeye bile cesaret edemezler. Nedense görevleri ve sorumlulukları sona erdiğinde ve pisliğin kendileri üzerine de sıçramasından çekindiklerinde, her biri “körün fili tarif ettiği” gibi “örgüt”ten yarım yamalak söz ederler. Ama “demokratlıklarına” zerre kadar toz kondurmayan bu zevat, “örgütün” tamamen ortaya çıkartılması ve dağıtılması için parmaklarını dahi oynatmazlar. Çünkü ipin ucu derindedir. Dahası NATO’ya üye olan devletler, NATO’ya bağlı bu “yasa dışı” yeraltı örgütünü destekleyeceklerini ve gerekirse bu örgütten yararlanacaklarına ilişkin “Stay Behind” anlaşmalarını da imzalamak zorundaydılar.

 

UĞRUNA HAPİS YATMAK

İtalya’daki birkaç yurtsever savcı ve hakimin cesurca olayların üzerine gitmesi ve kamuoyunun ısrarlı takibi üzerine 1990 yılının Ağustos ayında İtalyan Başbakanı Giulio Andreotti, “gladio”nun varlığını İtalyan Parlamentosu önünde teyit etmek zorunda kaldı. NATO’nun gayri nizami harp kolu tarafından koordine edilen gizli ordu, ABD gizli servisi Merkezi İstihbarat Ajansı (CIA) ve Britanya Gizli İstihbarat Servisi (M16 ya da SIS) tarafından, İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa’da komünizmle mücadele amacıyla kurulmuştu. 

İtalya Başbakanının bu açıklaması İtalyan askeri gizli servisi SID’in direktörü General Vito Miceli’yi kızdırmıştı. Ölümünden kısa bir süre önce Ekim 1990’da öfkeyle şöyle diyordu. “Ben, bu çok gizli örgütün varlığını açığa vurmamak adına hapise girdim. Ve şimdi Andreotti ortaya çıkmış onu Parlamento’ya anlatıyor.”

GÖLGE ORDU-UTANMA

İtalya Başbakanı Andreotti 9 Kasım 1990’da İtalyan Senatosu önünde yaptığı halka açık konuşmasında, NATO ve Birleşik Devletler ile Almanya, Yunanistan, Danimarka ve Belçika Dahil birçok Batı Avrupa ülkesinin gölge ordu komplosunda yer aldığını bir kez daha dile getirdi. Bu noktayı kanıtlamak adına, gizli bilgiler basına sızdırıldı ve İtalyan siyasi dergisi Panorama, Başbakanın komisyona sunduğu  “Paralel SID- Gladyo Operasyonu” belgesini baştan sona yayınladı.

İtalyan karşı istihbaratının eski başkanı General Giandelio Maltti Mart 2001’de kullandığı ifadeleri de İtalyan komünistlerinin itibarını sarsan katliamların, Gladyo gizli ordusu, İtalyan gizli servisi ve bir grup İtalyan sağ kanat teröristin yanı sıra Washington’daki Beyaz Saray ve ABD gizli servisi CIA tarafından desteklendiğini ortaya koyar nitelikteydi.

Piazzo Fontana katliamında yer almakla suçlanan aşırı sağcı bir sanığın duruşmasında verdiği ifadede  Maletti şöyle diyordu:

“CIA, hükümetinden aldığı talimatlara uygun olarak, sola kayma olarak gördüğü yönelime son verecek bir İtalyan milliyetçiliği yaratmayı istiyordu; işte bu amaç doğrultusunda sağ kanat, terörizmin kullanılmasını sağlamış olabilir. İtalya’nın sola kaymasını engellemek için her şeyi yapabileceği izlenimi mevcuttu...”

“İtalya ‘ABD’nin’ koruması ve denetimi altında bir devlet gibi idare edilmiş. Hala bir başka ülkenin denetimine tabi olduğumuzu düşündükçe utanıyorum.”

 

DEMOKRASİ’NİN PUSULASI-BRÜKSEL

Herkesin kendine göre bir ad taktığı, “diğer devletler”, aslında   Uluslararası ölçekte NATO’nun gayri nizami harp kolu tarafından “Allied Clandestine Committee” ACC (Müttefik Gizli Komite) tarafından koordine edilmekteydi. Bu oluşum NATO’nun Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargahı SHAPE (Supreme Headquarters Allied Powes Europe)’in gizli yapılanmasından başka bir şey değildi.

ACC’nin Avrupa gizli servisleri temsilcileriyle yaptığı ve  katılımcı ülke yetkililerinin önemli bir kısmının itiraf etmek zorunda kaldıkları ve bunu teyit ettikleri bilinen son toplantısı 24 Ekim 1990’da Brüksel’de yapılmıştı.

Hani şu; “ülkemize” demokrasi getireceğine inandığımız, verdiği “ev ödevlerini” gecikmeli ve yalap şap olarak da olsa yapmaya çalıştığımız, Avrupa Birliği toplantılarının da yapıldığı Brüksel’de.

Kim bilir, belki de Avrupa Birliği toplantılarına katılan üye devlet temsilcileri, bir yandan bize “demokrasi” dersine hazırlanmamız için ev ödevleri verirlerken, diğer yandan ACC toplantısına katılarak, hangi ülkede hangi faşist cuntanın işbaşına getirileceğinin planlarını yapmaktaydılar.

 

KUCAĞA DÜŞMEK-PARA EMPERYALİZMİ

Lozan anlaşmasında kapitülasyonların kaldırıldığı gün Lord Kürzon ne demişti, salondan çıkarken koluna girdiği İsmet paşaya;

Mutlak istiklal için boşuna uğraştınız. Bu (baş ve şahadet parmaklarını birbirine sürtüp, göz kırparak) para bizde oldukça, er geç kucağımıza düşecek değil misiniz?

Ne yazık ki, “kucağa düşmüştü” Türkiye. 1946’lardan itibaren Amerika ile başlayan ilişkiler sonucu, “silahla” yurttan kovulan Emperyalizm “para” ile giriyordu Türkiye’ye. Hem de nazlanarak. Günümüzde bile bu “naz”ını sürdürerek, gelen her iktidardan yeni tavizler koparmayı beceren “Yabancı sermaye” gelmek için “ayrıcalıklar, teşvikler” istiyordu. Her dönem de istediği tavizi koparıyordu.

DP döneminde de; önce 1 Ağustos 1951 tarihinde “Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu“ çıkarılır:

 Memleket ekonomisinin, kalkınmasına yarayacak mahiyette olmak, Türk hususi sermayesine açık işlerde kullanılmak, herhangi bir inhisar ve imtiyazı tazammum etmemek şartıyla ve sanayi, enerji, maden, bayındırlık, ulaştırma ve turizm sahalarına yatırılmak üzere getirilecek yabancı sermaye bu kanunda yazılı hak ve menfaatlerden faydalanır.

18 Ocak 1954 yılında Menderes DP hükümeti tarafından çıkarılan 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası ile yabancı sermaye artık -bir iki istisna dışında- yerli sermayeye açık tüm alanlarda faaliyet göstermeye başladı. Bu yasayla yabancı sermayenin kâr transferleri önündeki engeller kaldırıldığı gibi, sermayenin nakit sermaye dışında kalan patent, lisans, yedek parça, makine ve teçhizat, teknik eleman gibi diğer bileşenleri biçiminde de gelebileceğini kabul ederek emperyalizmin yeni-sömürgecilik politikasının gerekleri yerine getirildi.

 

KÂR KÂR KÂR

Yerli ve yabancı özel firmaların dış borçlanmalarında Hazinenin kefil olacağı borç miktarı 300 milyon liradan 1 milyar liraya çıkartıldı. Yine aynı yıl 7 Nisan 1954 tarihinde çıkarılan 6326 Petrol Yasası ile de petrolde devlet tekeli kaldırıldı, bu alan da emperyalist tekellerin yağmasına açıldı.

Hükümet bu yasaları çıkararak ülkede yeni-sömürgeciliğin gereklerini yerine getirmeye çalışırken, bunları layıkıyla yerine getirebilmek için bu yasaların hazırlanmasına emperyalizmin uzmanlarını etkin bir biçimde işin içine katıyordu. Yabancı Sermaye Yasası ABD'nin Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı C. B. Randall'ın yoğun çabalarıyla hazırlandı. Petrol Yasası'nı petrol şirketlerinin avukatı Max Ball bizzat kotardı. Bunlar çıkarılan yasaların emperyalist tekellerin çıkarlarına en uygun koşulları gözetmesine çalıştılar.

Yabancı sermaye ülkeye giriş yıllarından sonra faaliyet alanlarını ve yatırımlarını, ülkedeki gelişmelere, pazarın genişlemesine bağlı olarak kendisi açısından en kârlı alanlara doğru kaydırdı, kârlarına kâr kattı. Her yıl yabancı sermaye önemli miktarda kârı ülkemizden dışarıya transfer etti. (Ülkeye 1963-67 döneminde 115, 1968-72 döneminde 183, 1973-77 döneminde 362 milyon dolarlık yabancı sermaye  girerken, bunlara karşılık sırasıyla 74, 168 ve 342 milyon dolar kâr transferi olarak emperyalist tekellerin kasalarına aktı.)

Görüldüğü gibi kâr transferlerinin gelen sermayeye oranı giderek yükseldi. (Bu oran 12 Mart'ı izleyen ilk dönemde %95.6'ya ulaştı.) Emperyalist tekeller neredeyse yatırdığından fazlasını aynı dönem içinde geriye aldılar.

 

ÇARPIK-YETİŞİYORUZ

Emekçi halkın yarattığı değerlere el koyan, onları yoğun bir sömürüyle karşı karşıya bırakan emperyalist tekeller, ülkede yukarıdan aşağıya çarpık bir kapitalistleşme yarattılar. Halk, ''sanayileşiyoruz'', ''kalkınıyoruz'', ''falan tarihte falan ülkeye yetişeceğiz'' masallarıyla uyutuldu. Oysa gerçekler, anlatılan masallarla gizlenemeyecek kadar çıplaktı. Yaratıldığından bahsedilen sanayileşme, çarpık kapitalizmin, dışa bağımlılığın ta kendisiydi.

İthal edilecek girdilerin ithalatının sürekliliğinin sağlanabilmesi için sürekli döviz gerekmekteydi. Çarpıklığıyla kendi kendini üretmekten yoksun olan bu yapı ancak dış kaynaklarla varlığını sürdürebilmekte, her yıl emperyalist ülkelerin ve finans kuruluşlarının kapılarında borç aranmaktaydı. (Bugün de pek değişen bir şey yoktur. Bu bir kısırdöngüdür. Her yıl yapılan borç ödemelerine rağmen borçlar hiç eksilmemekte sürekli artmaktadır. Eski borçların ödemeleri ancak yeni alınan borçların bir kısmıyla karşılanmakta, yani borç borçla ödenmeye çalışılmakta, diğer kısmıyla dış ticaret açığı kapatılarak ekonomi çarkları döndürülmeye çalışılmaktadır. Türkiye ekonomisinin döviz darboğazına her girişinde ölümcül sancılar içinde kıvranması bu yüzdendir. Bu yüzdendir halkımızın IMF, Dünya Bankası, OECD gibi kuruluşlarla tanışmaları. Bu yüzdendir, ikili anlaşmalarla alınan borç yükü altında halkımızın ezilmesi. Bu yüzdendir, ülkemizde doğan her çocuğun bin doları aşkın bir borç yükünü de sırtlanarak dünyaya gelmesi.)

 

EMPOZE ETMEK

Türkiye'de yeni-sömürgecilik ilişkilerinin ilk yansımalarından biri emperyalist sistemin finans kuruluşları olan IMF ve Dünya Bankası'na katılmak oldu. Emperyalizmin reçeteleri bu kuruluşlarca ülkeye empoze edildi. Türkiye IMF ile birçok Stand-By anlaşması yaptı. Tüm anlaşmaların sonucu ülkemizin hep yaşadığı; enflasyon, hayat pahalılığının sürekli artması, halkın daha fazla yoksulluğa mahkum edilmesi oldu.

Emperyalist ülkelerin yeni-sömürge ülkeleri denetim altında bulundurmasını sağlayan IMF'nin Türkiye Masası Şeflerinden Woodward şöyle açıklıyordu:

 “Bizi herkes, her ülke kendi içişlerine karışmakla suçluyor ve öyle görüyor. Ancak konunun iki yönü var. Biri uluslararası bankalar, diğeri başka ülkeler ve hükümetler.

Bankalar paraları için güvence arıyorlar. Ve önemli bir güvence olarak bizi görüyorlar. Hükümetler ise başka bir yol izliyorlar. Hiçbir hükümet kalkıp size belli bir politikayı doğrudan önermez. Ama, bu önerileri gelip bize söylüyorlar, gidip şunları söyleyin diyerek.

Bize empoze edilen politikaları da, biz size ve anlaşmaya oturduğumuz ülkelere empoze etmek, aktarmak zorundayız.” (IMF Kıskacında Türkiye, 1946-1980, Yalçın DOĞAN, s.18)

İşte, işlevleri kendi ağızlarından açıkça dile getirilen bu finans kuruluşları, emperyalist tekellerin istemleri doğrultusunda yeni-sömürge ülkeleri yönlendiriyorlardı. Bunlarla yapılan anlaşmalar sonucu elde edilen borç ve krediler yine tekellerin yönlendirdiği alanlara akıyordu. 1950'lerden sonra başlayan yol, baraj ve liman gibi altyapı yatırımlarının hızla artmasının nedeni işte buydu. Bu krediler yine emperyalist tekellerin ülkeye girişini kolaylaştırmak için harcanmıştı.

 

SÖMÜRÜ

Bugün ülkemizde işçi ve emekçilerin yaşadığı her sorun kapitalist sömürü ilişkilerinden kaynaklanmaktadır. Gelir dağılımındaki uçurumun büyümesi, emekçilerin ekonomik ve sosyal yaşamlarının daha da kötüleşmesi, çalışma koşullarının ağırlaşması, işsizliğin artması, her türlü sosyal güvencenin tasfiye edilmesi ve bunlara bağlı olarak toplumsal yozlaşmanın ve ahlaki çöküntünün boyutlanarak büyümesinin temelinde kapitalist sömürü yatmaktadır.

Emperyalistler de bu kapitalist sömürü düzeninin devamı için ve elbette kendi çıkarları doğrultusunda, yerli işbirlikçilerinin de desteğiyle İMF gibi kuruluşları devreye sokarak ülke ekonomilerini ele geçirir, yönetir hale gelirler.

Ekonomik açıdan bağımlı olan ülkeler, siyasal bağımsızlığını da kaybederler. Ya da ülkenin stratejik kuruluşlarının, doğal zenginliklerinin ve madenlerinin özelleştirme yoluyla yerli ve yabancı sermaye çevrelerine peşkeş çekilmesi, kamuda çalışan binlerce işçinin işten atılması, tarımın çökertilip kendi kendine yeten bir ülkenin dışarıya bağımlı hale getirilmesi, eğitim ve sağlık hizmetlerinin özelleştirilip, emekçilerin en zorunlu ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak duruma getirilmesi; tüm bunlar İMF dayatmalarıyla gerçekleşmiştir.

 

 

AĞIR BEDEL

 Hükümetler değişse bile IMF yıkım programlarının uygulanması değişmemiştir. IMF’ye danışılmadan, ondan izin alınmadan tek bir adım bile atılmamaktadır. Atıldığı taktirde ağır bedeller ödettirilmektedir.

1959’da IMF’nin emir ve talimatlarıyla gerçekleştirilen devalüasyon ve yapılan anlaşma ile yabancı tekellerin hakimiyeti iyice pekiştirildi. 1959 yazı sonunda, on bir yıldır sabit tutulan Türk lirasının değeri dış piyasalarda düşürüldü.

Batıdan alınan yeni kredi taleplerine karşılık bir dizi istikrar önlemi uygulandı. 4 Ağustos'ta yapılan devalüasyon ile Amerikan doları birden bire 2.80'den 5 Liraya çıktı. Enflâsyon yüzde yirmilere fırladı.

Ekonomik  durum gün geçtikçe daha kötüye gidiyordu. Pahalılık, işsizlik, karaborsa ve yoksulluk had safhaya ulaşıyordu.

DP iktidarı muhalefeti susturmak için baskı tedbirlerine başvurdu. Toplantı ve gösteriler yasaklandı. Basın özgürlüğü ayaklar altına alındı, basına ağır bir sansür uygulaması getirildi. İspat hakkı kaldırılarak yapılan hırsızlıkların ve suistimalleri yayınlanması önlendi. Yargıç güvencesi, sınırlı da olsa var olan üniversite özerkliği yok edildi. Meclis Tahkikat Komisyonları kurularak tüm muhalefete göz dağı verildi.

 

BİZE DÜŞEN ROL- TAŞERON

Ortadoğu her zaman emperyalizmin iştahını kabartan bir bölge olmuştur. Zengin petrol kaynakları, coğrafi konumu, sahip olduğu önemli ulaşım yolları gibi özellikleriyle, emperyalizmin ekonomik, siyasal, askeri olarak egemenliğini pekiştirmeye çalıştığı bölgelerin başında gelmiştir.

Yüzyılın başından beri önce İngiliz, sonra ABD emperyalizminin bölgeye ilişkin egemenlik hesapları nedeniyle, Ortadoğu halkları açlıkla, yoksullukla, savaşlarla yüz yüze kalmışlardır. Açlıkla petrol zenginliğinin içice, dahası birinin öbürünün nedeni olduğu Ortadoğu’da, zenginlik savaşların yoğunluğu nedeniyle silah tekellerine akmıştır, akmaktadır.

ABD emperyalizmi dünya jandarmalığı konumuna ulaştığı andan itibaren, bölgede nüfuz sahibi olabilmek için, “komünizme karşı mücadele” adı altında Ortadoğu’ya dönük çeşitli müdahalelerde bulunmuştur. Buna dair gerekçelendirme, ABD başkanı Eisenhower tarafından 1957’de şu sözlerle ifade edilmiştir:

ABD Başkanı kongre tarafından kendisine tanınan yetkilerle uluslararası komünizmin egemen olduğu herhangi bir ülkeden gelebilecek silahlı saldırıya karşı, korunma isteyen herhangi bir Ortadoğu ulusu ya da uluslar topluluğuna yardım etmek amacıyla ABD silahlı kuvvetlerini kullanabilecektir.

Ülkemizin politikacıları ise emperyalistlerin Ortadoğu politikalarının 1949’lardan  itibaren taşeronudur. Türkiye 28 Mart 1949’da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olmuştur.

DP iktidarının Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, 1951’de TBMM önünde şu açıklamayı yapmaktadır:

Ortadoğu savunmasının gerek stratejik, gerek ekonomik bakımdan Avrupa’nın korunması için zorunlu olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle Türkiye Atlantik Paktı’na katılınca Ortadoğu’da bize düşen rolü etkin biçimde yerine getirmek ve gerekli tedbirleri almak için derhal müzakereye girmeye hazır olacaktır.

ABD emperyalizmi 1950’lerden itibaren İncirlik Üssü’nü kullanmaktadır. Körfez Savaşı sonrasında Irak’ı vuran uçaklar İncirlik’ten kalkmakta, bu iş on yıldır yapılmaktadır. Bundan sonra da emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda verilen görevleri üstlenecektir.

Ortadoğu’ya yönelik planlarını hayata geçirmek için 11 Eylül 2001 saldırısı ABD için bir “fırsat” olmuştur. ABD, yaşadığı bunalımı aşabilmek, dünya jandarmalığı konumunu pekiştirmek için dünyayı bir kan gölüne çevirmeye çalışmaktadır. Afganistan ilk hedef olmuştur, sıra Ortadoğu’dadır. Bundan sonraki hedefin hangi ülke ya da ülkeler olacağı açıkça belirtilmektedir. Başta Irak olmak üzere, Suriye, Yemen, Sudan, Libya, Somali, Endonezya, Filipinler gibi birçok ülke ABD  emperyalizminin hedef tahtasında yer almaktadır.

 

BAĞDAT PAKTI

Türkiye NATO’ya girdikten sonra olanca gücüyle emperyalizmin Ortadoğu’daki Batı çıkarları için çalışmıştır. Yöneticiler, emperyalistler ile, Ortadoğu ülke yöneticileri arasında “işbirliği” ilişkisini geliştirmeyi kendileri için “kutsal görev” saymıştır. ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in girişimi ve ülkemizin yöneticilerinin yoğun çabalarıyla 24 Şubat 1955 tarihinde Irak ile Bağdat Paktı anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma ile Türkiye, Irak, Pakistan, İran ve İngiltere bir araya geliyor ve “gözlemci” statüsündeki ABD ile birlikte Ortadoğu’da NATO’nun bir uzantısını oluşturuyorlardı.

Bağdat Paktı, Arap dünyasında büyük tepkilere yol açmıştır. Türkiye’nin Arap ülkeleri ile özellikle Mısır ve Suriye ile ilişkilerini olumsuz olarak etkilemiştir. Bu ülkeler Türkiye’yi “Batı emperyalizminin jandarması” olarak suçluyorlardı. Nitekim bu suçlamalarında haksız da değillerdi.                  

 

KRAL’DAN ÇOK KRAL’CI

Türkiye, 18 Nisan 1955’de Endonezya’nın Bandung kentinde toplanan Asya-Afrika Ülkeleri Konferansı’nda da emperyalist ülkelerin savunuculuğunu yapmış ve bu tutumuyla da şimşekleri üzerine çekmiştir. Bandung'a 24 devlet Emperyalizm'e karşı yürüttükleri savaşta birbirlerini desteklemek amacıyla katıldılar. Ama Türkiye'yi temsil eden Fatin R. Zorlu, Batı Sömürgeciliği'nin avukatlığını üstlendi. Hindistan Başbakanı Nehru ile gereksiz tartışmalara girdi. Toplantıya katılan Mazlum Ülkelerin temsilcileri, Emperyalizm'e ilk direnen Atatürk'ün Türkiye'sini hayretle seyrediyorlardı..

1956’da Nasır, Süveyş kanalını ulusallaştırma kararı almıştı. Bu karara karşı, aralarında gizli bir anlaşma yaparak Mısır’a saldıran İngiltere, Fransa ve İsrail, Mısır’ı işgal ettiğinde Türkiye işgale uğrayan Mısır’dan yana değil, işgalci ülkelerden yana tavır almıştır. Fransız sömürgeciliğine karşı, Cezayir’in verdiği bağımsızlık savaşını desteklemediği gibi, Birleşmiş Milletlerde yapılan oylamada bile Cezayir’in bağımsızlığı lehine oy kullanmamıştır.

Türkiye, 1957’de de, Suriye’de ABD’ye tavır alan ve SSCB ile ilişkiler kuran bir yönetimin işbaşına gelmesi karşısında, ABD’nin Suriye’yi hedef alması üzerine ABD’nin yanında yer aldı. Hemen Suriye sınırına askeri yığınak yaptı.

Aynı tavır 1958’de Bağdat Paktı üyesi olan Irak’ta emperyalizmin işbirlikçisi Kral Faysal’ın devrilmesi sırasında da yaşandı, Hükümet hemen emperyalizmin çıkarları doğrultusunda Irak’a müdahaleye hazırlandı. Irak ihtilalden sonra Pakt'tan çekildi. ABD'nin gayrı resmi katılımıyla Bağdat Paktı CENTO'ya dönüştü. ABD'nin bölgedeki faal kuruluşu haline geldi. "İkili anlaşmalar", askeri üsler, yabancılara yargı imtiyazları, o tarihten sonra her gün artarak Türkiye'nin başına bela oldu. Hala da kaç tane, ne mahiyette olduğu bilinmeyen bu anlaşmalardan çoğu yürürlüktedir.

1958 Mayıs’ında patlak veren “Lübnan Krizi” esnasında  yaşananlar da farklı değildi. Ortadoğu’da ve Lübnan’da ABD karşıtı akımlar güç kazanınca, Lübnan Cumhurbaşkanı Şaman ABD’yi yardıma çağırdı. Türkiye ise ABD müdahalesinde üs görevi gördü. Temmuz ayında, İncirlik üssünden taşınan 5 bin asker Lübnan’ı işgal etti.

 

NALINCI KESERİ- ANLAŞMALAR

 “İkili Anlaşmalar”ın birisi o günlerde (5.3.1959'da), yani Menderes döneminin çöküş yılında imzalanmıştı. CENTO'nun üç üyesi İran, Türkiye ve Pakistan'ın ABD ile ikili anlaşmalar imzalaması öngörülmüştü.

ABD Ortadoğu ülkelerine askeri ve mali yardım yapar. Üsler, tesisler kurar... Ancak bütün yardımlarda takdir hakkı ABD'ye aittir. Taahhütler ABD Kongresi'nin Başkan'a verdiği yetkilerden ibarettir. ABD tatbikatı sadece dikte eder. Diğer üye ülkeler sadece direktiflere uyarlar... O yüzdendir ki, “ikili” anlaşmalar, aslında tek taraf'tan dikte edilmiş ve diğer taraf'ça imzalanarak itirazsız kabul edilmiş belgelerdir.

Bu anlaşmalarda ABD'nin bir taahhüdü yoktur.

Taahhüt ve itaat bize ait, yetki ve talep hakkı ABD'ye aittir. Bu anlaşmaların 34 ile 100 arasında olduğu söylenir. Tam sayısını kimse bilmediği gibi, çoğu Dışişleri arşivlerinde bulunmaz! Üsler ve tesislere Türk komutanlar giremez! Oradaki nükleer silahları ve yürütülen faaliyetleri denetleyemez! Türkiye'de görevli ABD personeli eğer herhangi bir suç işlerse, tıpkı kapitülasyon döneminde olduğu gibi, Türk makamlarınca tutuklanıp yargılanamaz

En önemlisi bu anlaşmalar, bir “tecavüz” durumunda Türkiye'ye ABD müdahalesine imkan sağlıyordu. Neyin “tecavüz” sayılacağı ise, ABD'nin yorumuna kalmıştı.

Bu “anlaşmalar”dan çoğu zaman dönemin hükümetinin, meclisin, muhalefetin haberi yoktu.

 

OLTAYA YAKALANMIŞ BALIĞIN YEME İHTİYACI YOKTUR.

Rockefeller, “ikili anlaşmalarla” ilgili  dönemin başkanı Eisenhower’a yazdığı mektupta ilk askeri yardımların hangi ülkeye nasıl yapılacağının bilinmesi gerektiğine dair bölümde ülkeleri altı gruba ayırır ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu 1. grup için  bakın ne der:

“Biz askeri paktlarımızı kurmayı ve sağlamlaştırmayı hedef alan tedbirlere devam etmeliyiz. Büyük ölçüde askeri ve politik nüfuz garantileyecek genişlikte ekonomik yayılma planını, Asya, Afrika ve diğer az gelişmiş bölgelerde uygulamak zorundayız. Birinci gruba, bizimle dost olan ve bize uzun vadeli askeri paktlarla bağlanmış olan ülkeler girer. Bu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur (örneğin Türkiye TÇ). Bu yaklaşım, bazı hallerde düşünülenin tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlık eğilimini artırıp mevcut askeri paktları zayıflatabilir. Bu tip ülkelere doğrudan doğruya iktisadi yardım da yapılabilir ama bu bize uygun, bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır.”

 

 

YEM! –YEM!

Ancak, “oltaya yakalanmış balığın” yeme ihtiyacı vardı.

 Ekonomi hiç de iyi gitmiyordu. İşsizlik ve pahalılık hızla artıyordu. Menderes iktidarı, işsizliği azaltacak, sanayi yatırımlarına gereksinim duyuyor, şimdiye kadar bir dediklerini iki etmeyen “müttefik”inden medet umuyordu.

Ama medet umduğu dağlara kar yağıyordu. Amerika, Türkiye’nin sanayileşmesini istemiyor ve tarım ülkesi olarak kalmasını istiyordu. Yapılması düşünülen sanayi yatırımları için Türkiye’nin istediği krediyi  (yemi) vermiyordu.

Menderes hükümeti, Amerikanın vermediği krediyi (yemi) Sovyetler Birliği’nden aldı. İskenderun Demir Çelik, Seydişehir Alüminyum, İzmir Rafinerisi gibi büyük tesislerin projeleri Sovyetler Birliği’nden alınan bu kredilerle başlatıldı.

Bu davranış, “kayıtsız, şartsız itaat” isteyen ABD’yi rahatsız etmişti. ABD nezdinde ‘Menderes İktidarı’nın suyu ısınmıştı. Yeni seçenekler gözden geçirilmeliydi.  Ekim 1957 seçimlerine DP, bu şartlarda giriyordu.

 

LİBERAL RAHATSIZ  

Artık, Amerika kendi yörüngesinden uzaklaştığı için; “sol” ise ABD güdümüne girdiği için Menderes iktidarına karşıydı. DP’nin  uygulamaları sadece “sol”u değil, “özgürlükler” getireceğine inanılan DP’yi destekleyen liberal aydınları da rahatsız ediyordu.  Özellikle yurtdışında öğrenim gören veya yurtdışında bir süre kalarak “Batı” ülkelerindeki “Burjuva demokrasisine” tanıklık eden aydınlar, ülkede yaşanan “demokrasi”yi anlamakta güçlük çekiyor ve tepki gösteriyorlardı. Türkiye’nin sorunlarının Batı ülkelerinde görülen kurumlarla çözülebileceğine inanıyorlardı.

Bu ülkelerde, sistem içerisinde kalmak şartıyla, iktidar partilerinin politikalarını siyasi yorumlarıyla eleştirebilen ve zaman zaman yönlendirebilen dernekler ve yayın organları vardı. Bunlar sistemin işleyişinde ve tıkanıklıkların çözümlenmesinde etkili olabiliyor ve kamuoyu tepkilerini, düzene zarar vermeden yansıtarak yumuşatabiliyorlardı.

 

İLK FİKİR KULÜBÜ

Bu düşünceden hareketle,  Türkiye’de üniversitelerdeki ilk Fikir Kulübü 14 Kasım 1952 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, “Fikir Hürriyeti” ilkelerini savunmak amacıyla, kuruldu. AÜ Hukuk Fakültesi Fikir Kulübü’nün Yönetim Kurulunda ilginç isimler bir aradaydı. Altan Öymen, Hüsamettin Cindoruk, Nahit Özkutlu; Adnan Güriz, Suna Tezcanel, Yüksel Sungur, Tekin Gürzumar, Gülsen Daldal, Necmi Abadan, Atilla Sav. 

Fikir Kulübü’nün kuruluş  amacı şu şekilde açıklanıyordu:

“Demokrasinin temeli fikirdir. Maalesef bu gerçeğe milletçe ve hükümetçe yüz çevirmişiz. Bir avuç memleketsever genç, fikir ve sanat meselelerimizi yakından ilgilendiren önemli konuları aydınlarımızın gözleri önüne sermek için toplanıp Ankara Hukuk Mensupları Fikir Kulübü’nü kurdular.”

Ayrıca, İngiltere’den dönen Aydın Yalçın ve eşi Nilüfer Yalçın’ın öncülüğünde; İngiltere’de yayımlanan ve Liberal İşçi Partisi’nin yayın organı ‘Fabian Society’ ve daha liberal ‘Ekonomist’ dergileri örnek alınarak “FORUM” isimli bir derginin çıkarılması çalışmalarına başlanıldı. Dergi, çoğunluğunu Ankara Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyelerinin oluşturduğu bir grupla birlikte 1 Nisan 1954 tarihinde  çıkarıldı. Forum Dergisini çıkaranlar arasıda kimler yoktu ki, Turhan Feyzioğlu, Bahri Savcı, Şerif Mardin, Akif Erginay; Nejat Bengül, Çoşkun Kırca, Fahir Armaoğlu, Yaşar Karayalçın, Turan Güneş, Osman Okyar, Metin And.

HÜRRİYET HAVASI

FORUM, DP’yi şöyle eleştiriyordu :

Birkaç yıl evvel ciğerlerimizi dolduran, hayatiyet dolu tatlı hürriyet havası, bugün ruhumuzu kasvete boğan, yaşam, çalışma ve iş görme şevkimizi baltalayan ağır bir sisle kaplanmıştır. Bu sis nasıl ve ne zaman dağıtılacak? Türk milletinin, yaratıcı kabiliyetlerini serbestçe ortaya dökerek asırlardır özlediği hür, ileri ve mesut bir vatan kurma iştiyakı ne zaman tahakkuk yoluna girecektir.

FORUM dergisi; özellikle üniversite gençliği çevresinde ilgiyle izlendi. Doğu Perinçek, Şahin Alpay ve Erdoğan Güçbilmez de bir ara FORUM Dergisi’nde çalıştılar. Derginin etkilediği ve Forum Dergisi yazarlarıyla ilişkili 11 genç tarafından 3 Ocak 1956 tarihinde Siyasal Bilgiler Fakültesi Fikir Kulübü kuruldu. Başkanlığına Ertuğrul Baydar getirildi. Kulübün önemli etkinliği 29 Mart 1956 yılında Amerikalı İktisatçı Max Thornbur’a verdirilen “Türkiye ve Orta Doğu Memleketlerinin İktisadi Durumu” konulu konferanstı.

Kulüp 22 Mayıs 1956’da da SBF dekanı olan ve kulüp üyesi bulunan Profesör Turhan Fevzioğlu’nu kutlama ziyaretine giderek kendisine bir buket sundu.

SBF Fikir Kulübü üyeleri ve yöneticileri arasında da ilginç isimler vardı. Örneğin 19 Mart 1957 de yapılan seçimlerle Yönetim Kuruluna seçilen Yalçın Küçük, Sadun Aren, Yaşar Yakış, 22.3.1958’de üyeliğe kabul edilen ve aynı yıl yönetim kuruluna seçilen Hikmet Çetin, 8.12.1959’da üyelikleri kabul edilen Doç.Dr. Besim Üstünel ve Prof. Dr. Cahit Talas; 2.11.1961 tarihinde Yönetim Kurulu üyeliğine, ardından Sekreterliğe seçilen Sönmez Köksal (23 Ekim 1992’de MİT Müsteşarlığına getirilmiştir), aynı tarihte Muhasipliğe seçilen Onur Öymen, Yönetim Kurulu üyeliğine seçilen Sami Güven.

13 Mart 1956 da ise, İstanbul Hukuk Fakültesi Fikir Kulübü kuruldu ve başkanlığına Raif Ertem getirildi.

ORDUDA OYNAŞMALAR

1946’larda kurulan genç subay ağırlıklı örgütlenmeler İsmet İnönü’ye karşı oluşturulmuştur. “Demokrasiye geçmede” ayak sürümesine karşı, yapılacak siyasete müdahale örgütleridir. Şu bilinmelidir ki her siyasi ve ekonomik sıkışıklık Türk Silahlı Kuvvetleri içinde de farklı farklı etkileşme ve oynaşmaları, dalgalanmaları yaratır. 1946’larda İsmet İnönü’ye karşı oluşan askeri örgütlenmeler 1950 seçimi ve  iktidar değişimi ile birlikte dağılmıştır.

Menderes iktidarının ikinci döneminden (1954) itibaren DP yönetimine karşı tepkiler asker kesim içerisinde de artmaya başlamıştı. Bu tepkilerin artmasına; ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik sorunların yanı sıra, CHP’nin gençliği ve orduyu, DP iktidarına karşı yönlendirmesi, DP yönetiminin orduyu hafife alması ve hor görmesi, giderek artan hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısının  subayları da bunaltması ve beklenen “özgürlük” yerine, anti-demokratik uygulamaların çoğalmasına da neden oluyordu.

1950’lerin ortalarına doğru, Harp Akademileri’nde subayları ‘genel bilgi ve kültür’ ile donatmak yerine ABD modeline göre, eğitim süreleri kısaltılarak, daha dar askeri-mesleki uzmanlık alanlarında yetiştirecek şekilde yeniden örgütlenmesinin DP iktidarınca tasarlanması da ordu içinde huzursuzluk yaratan etkilerdendi.

Başbakanın, bakanların yüksek rütbeli subayların selamını almaması, yurt ziyaretlerinde askeri erkanı ve birlikleri ziyaret geleneğini çiğnemeleri, yüksek rütbeli subaylara çanta taşıtmaları, radyo haberlerinde ve protokolde Genelkurmay Başkanı’nın örneğin il emniyet müdürlerinden sonra anılması; Menderes’in ‘Ben de bu generalleri bir şey sanıyordum, bunlar en basit usullü müzakereyi dahi bilmiyorlar’; ‘Bunlar Battal Gazi ordusu’; ‘Ben orduyu yedek subaylarla da idare ederim’; kendi milletvekillerine; ‘Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz!’ gibi sözleri  tepki ve huzursuzluklara neden oluyordu.

Bu anılan gelişmeler ile birlikte ordu içerisinde iktidara karşı gizli örgütlenmeler başladı. Ekim 1955’te İstanbul’da Harp Akademisi’nde oluşan ilk komitelerden birinin üyeleri arasında Kurmay Yarbay Faruk Güventürk, Kurmay Binbaşı Dündar Seyhan, Kurmay Yüzbaşılar Suphi Gürsoytrak, Orhan Erkanlı, Nuri Hazer ve Orhan KABİBAY vardı.  Bu ilk oluşumu,  1956’da Ankara’da Faruk Ateşdağlı, Sezai Okan, Osman Köksal, Talat Aydemir’in başını çektiği ikinci; Sadi KOÇAŞ, Kenan Esengin gibi isimlerin oluşturduğu üçüncü; Alpaslan TÜRKEŞ, Numan Esin, Muzaffer Özdağ, Ahmet Er, Dündar Taşer, Rıfat Baykal, İrfan Solmazer gibilerin oluşturduğu dördüncü grup ve bunların yanısıra irili ufaklı çevreler izledi. 

 

12 MART’IN AKTÖRLERİ 

Orhan KABİBAY, Sadi KOÇAŞ ve Alpaslan TÜRKEŞ isimlerinin altları tarafımızdan çizildi. Bu ve benzer isimler, 1950’li yıllardan beri Sağ-Sol hemen bütün hareketlerin içinde yer aldılar. Sağ-Sol dinamikleri hareketlendirdiler, yönlendirdiler.

Yönlendirdikleri, birlikte hareket ettikleri kişiler, sorgulandılar, yargılandılar, işkence gördüler ve idam sehpalarına gönderildiler. Ama bunlara hiçbir şey olmadı. Bunlar varlıklarını ve işlevlerini sürdürdüler. “Katalizör” olarak girdikleri her hareketten, işlevlerini yerine getirdikten sonra, hiçbir zarara uğramadan çıktılar.

İşte içlerinde, bu “katalizör”leri de barındıran birbirinden bağımsız ve habersiz olarak kurulan çevreler 1956 yılından itibaren Necdet Üruğ, Ahmet Yıldız gibi sonraları önemli siyasal roller üstlenecek olan genç subayları da aralarına alarak genişlemeyi sürdürdüler.

1954’den sonra Ordu içinde örgütlemeler birbirinden habersiz hızla artı. Bundan dolayı gruplar arasında “ben senden önce kurdum” tartışması  27 Mayıs ihtilali sonrasında sürüp gitti.

CIA’NIN ELİ  KİMİN CEBİNDE?

12 yıl CIA ajanlığı yapan ve bu dönemi  "CIA Günlüğü" adlı bir kitapta anlatan Philippe Agee; Türkiye'deki askeri darbelerde CIA' nın rolü için şunları söylemektedir:

Faşizmin en büyük destekçisi CIA'dır. Yunanistan, Türkiye, Güney Kore, Filipinler, İran, Endonezya’da CIA duruma müdahale edip faşizmin zaman zaman yerleşmesini sağlamıştır. CIA Türkiye'de siyasi baskı ve işkence yapılmasında da başrolü oynamıştır.

Bir merkezin (kastedilen herhangi bir ülkedeki CIA merkezidir. T.Ç) yerli güvenlik servisleriyle yaptığı ortak çalışmalarla da politik-eylem çalışmalarında kullanılacak kişiler üzerinde değerli bilgiler elde edilir. Gelişmemiş ülkelerde sık sık düzen değişiklikleri yer aldığından, askeri güvenlik kuvvetlerinde önemli mevkilerde bulunan politikacılar CIA merkezine bilgi verebilecek ve istenilen eylemleri gerçekleştirebilecek durumdadırlar. CIA’nın elde ettiği politikacılar görev başına geldiklerinde , en azından sürdürülmekteki ortak haberalma çalışmalarının devamına izin vererek, merkezle aralarında faaliyet yönünden ilişkiyi gerçekleştirmiş olur.  Politik-eylem faaliyetlerinde nüfuzlarını kullanmaları için bu politikacılar sürekli olarak merkezin etkisi altında bırakılır. Kesinlikle uygun görüldüklerinde kendilerine başka özel görevler verilir. Politik hayatlarında ilerlemeleri sağlanır ve bakanlıktan ayrıldıklarında ilişkinin sürmesi için ayrıca mali yardımda da bulunulur.

Birçok ülkede siyasi anlaşmazlıklarda son söz sahibi olan askeri yetkililer de elde edilecek önemli hedeflerdir. Bazen doğrudan doğruya Amerikan askeri ataşesince ya da Amerikan askeri yardım misyonlarınca merkez görevlileriyle tanışmaları sağlanır. Bazen da, CIA ile yerli haberalma servisi arasındaki ilişki yoluyla bağlantı kurulur. Ayrıca, yabancı ülkelerin subayları Amerika’ya eğitime geldiklerinde, CIA görevlileri onlarla ilişki kurabilir. CIA merkezlerinin çoğunda, bilgi toplamak ve gerektiğinde politik bakımdan kullanılmak üzere ülkenin politikacılarıyla olduğu gibi askeri yetkilileriyle de ilişki geliştirme çalışmaları sürdürülür.”

Ama sorun, yalnızca yerli politikacılara mali yardım sağlamak ve çalışmalara yön vermek değildir. Amerika için tehlikeli görülen durumlard, CIA, bir siyasi partiyi kullanıp seçim çalışmalarına girişerek CIA’nın kendilerini desteklediğinin farkında olan ya da olmayan adaylara mali yardımlarda bulunur. Milyonlarca dolarlık bu tür işlemler, seçimden bir yıl önce başlar. Yoğun bir propaganda ve halkla ilişki kampanyası başlatmak, sayısız kukla örgüt yaratmak ve mali yardım olanakları sağlamak, seçim listelerini hazırlamak, muhalefete karşı koyacak “zorba-ekipler” kurmak, istenmeyen adayları gözden düşürmek için alçaltıcı söylentiler yaymak ve kışkırtmalarda bulunmak gibi eylemler sürdürülür. Oyları ve oyları sayanları satın almak için de bir miktar para ayrılır.”

Amerika’nın çıkarlarına daha elverişli olması halinde, yasa dışı yöntemlere ya da askeri darbeye başvurulur. Askeri darbenin gerçekleştirilmesinde CIA, genellikle komünizme karşı koyma kozunu kullansa da, külçe altın ve çuvallar dolusu para çoğu kere aynı ölçüde etkilidir. Bazı durumlarda, bir merkez görevlisinin tam zamanında harekete geçmesinin ardından yapılacak gösteriler, sonunda da düzenin sağlanması ve ulusal birliğin sağlanması adına komutanların işe karışması yararlı bir yoldur.”

 

SADİ KOÇAŞ SAHNEDE

Sadi KOÇAŞ yayınlanan anılarında örgütlenme çabalarını şöyle anlatır:

“…….. karar vermiştik. Var olduğunu duyduğumuz, ama içinde kimlerin bulunduğunu kesin olarak  tespit edemediğimiz örgütlerden birine girmeyecektik.

Yeni bir  örgüt oluşturacak,  güçlenecek,  ondan sonra güvenilir yeni arkadaşlar bulacaktık. Bir hafta sonra üç kişi olmuştuk. Binbaşı Baha Vefa Karatay da bizimle birleşmişti. Ertesi hafta dört olduk. Albay Faruk Ateşdağlı da bize katılmıştı. Ama onun başkaları ile de ilişkisi olduğunu biliyorduk. O bunu saklamadı:

‘Benim İstanbul'daki bir örgütle ilişkim var. Kimler  olduğunu söyleyemem. Onlara da sizin adlarınızı söylemem. Gerekirse ileride birleşiriz.’

Ve hemen çalışmalarımızın ana prensiplerini tespit ettik.

1-         Birbirimizin adlarını hiç kimseye haber vermeyeceğiz

2-         Kâğıt üzerine hiç bir şey yazmayacağız.

3-        Beraberce tespit edeceğimiz kişilere, sadece bir kişi açılacak.                                                                  

4-         Hiç bir siyasi parti ve politikacı ile temas etmeyeceğiz

5-         Örgütlenmeyi mutlaka bir büyük başın liderliği altında yapacağız.

 

ARKADAŞINI SÖYLE, KİM OLDUĞUNU SÖYLİYEYİM

“Binbaşı Akyol Harp Akademisini bizden sonraki sınıfta bitirmişti. Üstün nitelikleri olan, çalışkan, ketum, her yönden güvendiğim  bir arkadaşımdı. İyi bir askerdi. Askerlikten başka hiç bir konuda gözü yoktu. Ama, Türkiye'nin içinde bulunduğu durum hepimizi bir şeyler yapmaya zorlamamış mı idi? Uzun süredir görüşmemiştik. Millî Emniyet de  görevli idi. Ankara'ya gelişinden yararlanarak konuyu açtım.

‘Bu konudaki olumsuz düşüncelerimi biliyordun’ dedi. ‘Buna rağmen hiç bir girişe, ağız aramaya bile gerek görmeden bana açılışın için teşekkür  ederim. Gerçekten iyi durumda değiliz. Bir şeyler yapmak gerek, en azdan senin dediğin gibi hazırlıklı olmak lâzım. Ama bu iş kolay değil KOÇAŞ. Örneğin; sizin, Faruk Güventürk ve Baha Vefa Karatay ile ilişkiniz var mı?

Bunların bir takım örgütlere mensup olduklara söyleniyor. Henüz teşkilâta intikal etmiş bir şey yok. Ama  bu haber yayılırsa takip edilirler. Hepiniz meydana çıkarsınız.

Samet'in de, İstanbul'da bazı faaliyetleri olduğu ve Milli Savunma Bakanı Semi Ergin'in liderliğinde bir harekat düşündüğü söyleniyor. Haberin olsun ama, fazla güvenme…

Benim sadece seninle temasım olsun. Adımı arkadaşlarına söyleme. Ben de temaslar kurarım. Karar günü gelince sür'atle hedefte birleşiriz. Ben bu şekilde daha yaralı olabilir, muhitim ve görevim itibarı ile sizi zamanında uyarabilir, hatta koruyabilirim.’

Bu uyarıdan sonra Karatay ile temaslarımızı azaltmıştık. Güventürk ile zaten bir temasımız yoktu. Ama bu uyarı bizi bazı müşkül durumlardan kurtarmıştır…

 

TALAT AYDEMİR’DEN RAHATSIZLIK

Ankara'da  kendisi  ile (Osman Köksal) görüştük. Arkadaşlarına ‘yeni bir grupla işbirliği için bir teklif getirdiğini, ancak  isimleri açıklayamayacağını’ söylemiş. Onlar da ‘Böyle bir ön şartla görüşmeye başlayamayacaklarını’ söylemişler. Ertesi gün Talât Aydemir, kimseye söylemeyeceğine dair  şeref sözü vererek, eğer Ankara'daki grup adına kimlerle  görüşeceklerini kendisine söylerse belki bir anlaşma sağlayabileceğini söylemiş. O da hiç kimseye  söylememek şartı ile benim adımı vermiş. Talât arkadaşları ile konuşurken hem benim adımı, hem de Samet Kuşçu'nun bizimle beraber olduğunu söylemiş. Bu yüzden bir birleşme veya işbirliğinin mümkün olamayacağı sonucuna varmışlar.

 Köksal, ‘Ben Talât Aydemir'e senin adını, başkasına söylememesi şartı ile, söylemiştim. Samet Kuşçu'nun adı bile geçmedi. Kaldı ki, senin Samet Kuşçu ile hiç bir ilişkin olmadığını en iyi bilen kişilerden biriyim. Sen beni uyarmasaydın, ben onunla temas edebilirdim. Ama sen beraber olduğunuz bazı arkadaşların onunla işbirliği yapmayacaklarını söylediğin için tekliflere rağmen görüşmedim kendisi ile’ diyerek Talât Aydemir'i bir takım oyunlar peşinde olmakla suçluyordu. 1959'da kurulacak örgüte Aydemir bu sebeple alınmamış ve Kore'ye gönderilmiştir.

           

İLGİNÇ-İLGİNÇ

Bu arada, başını Yarbay Faruk Güventürk’ün çektiği örgüt ; İsmet İnönü ve kendilerine yakın, Menderes’e de soğuk hissettikleri DP’li savunma bakanı Şemi Ergin’e  liderlik teklifi  götürüyorlar ve bu talepleri reddediliyordu.

İlginçtir, daha teklif götürülmeden teklifin götürüleceği, diğer gruplarca da biliniyordu. Bu grupların içerisinde bulunan ve “büyük bir baş” aramaya çıkan Binbaşı Sadi KOÇAŞ’ın yukarıya aldığımız  anılarında da belirttiği gibi, öneri almak için gittiği Milli Emniyet görevlisi Cihat Akyol’dan  ‘onlardan başka bir grup daha olduğu, Şemi Ergin’e liderlik teklif edileceğini, Samet Kuşcu’ya güvenmemesi’ uyarısını alıyordu.

Gene ilginçtir, uyarıyı alan “ihtilalci” Sadi KOÇAŞ, ilerde de göreceğimiz gibi: 1971  12 Mart Cunta  Hükümetinin MİT’ten ve Özel Harp Dairesinden de sorumlu Başbakan Yardımcısı; uyaran Cihat Akyol Özel Harp Dairesi Başkanı olacaktı.

Daha da ilginci, “9 Mart Devrimci Cuntası” içinde yer alan Sadi KOÇAŞ’ın çok güvendiği ve hemen her harekette kendisinden bilgi ve destek aldığı “Üstün nitelikleri olan, çalışkan, ketum, her yönden güvendiğim  bir arkadaşımdı. İyi bir askerdi. Askerlikten başka hiç bir konuda gözü yoktu.” diye nitelediği Binbaşı M. Cihat Akyol, 1971 Mart ayında Tümgeneral  rütbesiyle Özel Harp Dairesi Başkanı iken yayınladığı broşürde bakın  neler diyecekti  :

“Halkı mukavemetçilerden ayırmak için, sanki ayaklanma kuvvetleri yapıyormuş gibi müdahale kuvvetlerince, zulme  kadar varan haksız muamele örnekleri ile sahte operasyonlara başvurulması tavsiye edilir.” 

“Gayri Nizami Hareket örgütleri kuruluş hazırlıkları içinde çok zayıftır, başlangıçta güçsüzdürler, mahdut ölçüde teşkil edilebileceklerinden düşmanda gerekli ortam meydan gelmeden büyük ölçüde aktif bir harekete girişmezler… Hazırlık safhası çok zamana ihtiyaç gösterir. Düşman gerilla harekatını başlattıktan sonra, geciktirilmiş olduğundan, gayri nizami kuvvetlerle mücadele zorlaşacaktır… Gerçi mücadele tekniklerinden birisi de şiddet hareketleri ve misillemedir. Ancak bu tekniğin halka uygulanışının çok hassas olduğu unutulmamalıdır. Mukavemetin en verimli tohumunun zulüm olduğu bilinmelidir. “ (M.Cihat Akyol, Gayri Nizami Kuvvetlere Karşı Harekat, Mart 1971, Silahlı Kuvvetler Dergisi Eki)

Bu muhteşem ikilinin süregelen ilişkilerine, 12 Mart 1971 darbesinde üstlendikleri “görevlere” yeri geldikçe daha ayrıntılı yer vereceğiz. Biz konumuza dönelim.

 

PANİK-İHBAR

Ordu içinde oluşan örgütler çevrelerindeki subayları etkilemek için temasları sırasında “yanlış bir anlama”  9 Subay olayını patlattı. Binbaşı Samet Kuşçu adlı subay, bir grup subaya ihtilalci konuşmalar yaptı. Karşısındakilerin temkinli konuşması nedeniyle panikledi. Karşısındaki subayların Menderesçi olduğunu düşünerek onlar kendini ihbar etmeden önce kendisi onları ihbar etmek için harekete geçti.

Binbaşı Samet Kuşçu DP Milletvekili ve İstanbul Ekspres Gazetesi sahibi Mithat Perin’i arayarak “ihtilal” çalışmalarını haber veriyordu:

“Tıpkı Mısır’da olduğu gibi bazı subaylar Nasır tipi ihtilal hazırlığı içindeler. Başlarında Yarbay Faruk Güventürk var. Beni Başbakan Menderes’le acilen görüştür.”

Kuşcu Menderes’le görüşemese de, İçişleri Bakanı Namık Gedik’le görüşüyor ve bildiklerini anlatıyordu.

Bu ihbar üzerine Kurmay Albay İlhami  Barut, Kurmay Albay Naci Aşkun, Topçu Yarbay Faruk Güventürk, Piyade Binbaşı Ata Tan, Piyade Yüzbaşı Hasan Sabuncu, Piyade Binbaşı Ahmet Dalkılıç, Piyade Yüzbaşı Kazım Özfırat ve emekli Kurmay Albay Cemal Yıldırım ihtilale teşebbüsten tutuklanıyorlardı (16 Ocak 1957). Üç gün sonra da Milli Savunma Bakanı Şemi Ergin istifa ediyordu.

Tesadüfe bakın ki 1943 yılında “milli şef”i iktidardan uzaklaştırmak için “CUNTA” oluşturanlardan Kurmay Albay Naci Aşkun’un da aralarında bulunduğu “ihtilal teşebbüsçülerini”; 1943’te Naci Aşkun’la birlikte “ihtilal teşebbüsünde” bulunan Cemal Tural’ın başkanlığındaki askeri mahkeme yargılıyordu. Tabi ki 5 Nisan 1958’de serbest bırakıldılar ve “beraat” ettiler. Ceza alan tek kişi “ihbarcı” Binbaşı Samet Kuşçu’ydu. Ordu’yu isyana teşvik suçundan iki yıl ceza alıyordu.

9 Subay Olayı, Ordu içindeki örgütlenmeleri telaşlandırdı. Çil yavrusu gibi dağıldılar. Herkes kendi başının derdine düştü.

SEZAR’IN HAKKI SEZARA

27 Ekim 1957’de  seçimler yapıldı. DP, ABD’ nin desteğinden yoksun girdiği bu seçimlerde önemli ölçüde oy yitirdi. DP nin 1950 seçimlerindeki % 53 lük oy oranı % 48’e düşerken; CHP’nin oy oranı  % 39’5 tan % 41’e yükselmişti.

CHP yine muhalefette kalmıştı ama, 1954 seçimlerindeki 31 olan milletvekili sayısını 178’e çıkartmıştı.

Ekonomi de iyi gitmiyordu. ABD yardımı ve kredileri kesmişti. 1958 yılında Türkiye ekonomisi iflasın eşiğine gelmişti.

 Türkiye moratoryum (borçlarını erteleme) ilan etti. Hani beklenirdi ki Türkiye moratoryumunu ilan edince, bütün kaderini bütün varlığını bağlamış olduğu bir takım ülkeler Amerika başta olmak üzere Türkiye’ye arka çıksınlar. Çıkmadılar.

IMF’nin yardım ve yönlendirme önerisi ise Menderes tarafından reddedildi. Bir “Borçlar Genel Müdürlüğü” oluşturuldu. Türkiye’nin geliri ve gideri bir kağıt üzerine dökülerek  uzun vadeli bir plan yapıldı. Bu gerçekten bir devlet adamına yakışan davranıştı.

 

CEPHELEŞME

6 Eylül 1958’de Menderes:” İdam sehpalarında can verenlerden ders alsalar ya” diye muhalefete gözdağı verirken, İsmet İnönü’nün cevabı gecikmedi: “Sehpalar kurulursa nasıl işleyeceğini kimse bilemez.”

1958’de Irak’daki darbe Menderes’i telaşlandırdı. Irak’a askeri müdahale yapmak istedi. Amerika’dan destek alamadı. Sovyetler Birliği’nin  karşı uyarısı nedeniyle çaresiz kaldı. Irak, Mısır’ın yanında yerini  aldı.

1959 Ocak ortalarında toplanan 14. CHP kurultayı bir "İlk Hedefler Beyannamesi" ni kabul etti.

 

İlk Hedefler Beyannamesi; Partizanlığın kaldırılması, ikinci meclisin kurulması, seçim güvenliği, anayasa mahkemesinin kurulması, yüksek hakimler kurulu oluşturulması, memurlara mahkemeye başvurma hakkının tanınması, basın özgürlüğünün anayasa güvencesine bağlanması, üniversite özerkliği, yüksek iktisat şurasının kurulması, sosyal adalet kavramının anayasaya girmesi gibi hedefleri içeriyordu. Bu da demokrasi açısından önemli davranıştı. İleride 27 Mayıs sonrası genç subayların ve gençliğin bu istemleri ciddiye almasıyla ortalık kan gölüne döndürülecektir.

Muhalefetteki partilerin DP karşıtlığında birleşmesi üzerine, DP Vatan Cephesi'ni kurarak cevap verdi. 1959 Ocak ayı içinde kurulan Vatan Cephesi Ocakları ile iktidara, partinin verebileceğinden fazla taban bulunmaya çalışıldı. Vatan Cephesi'ne katılımlar teşvik ediliyor, belli kesimlerden belli konumlardaki kişiler buna zorlanıyordu.

Bu kargaşalar sırasında, 30 Ekim 1959’da sessiz sedasız, Türkiye topraklarında bir füze üssü kurulması kabul edildi. (1961 de İsmet İnönü başkanlığındaki Hükümet zamanında nükleer füzelerin montajı tamamlandı. Türk kamuoyu, Türkiye’de Akhisar’da nükleer başlıklı Jüpiter füzelerinin yerleştirildiğini ancak Ekim 1962’de ki Küba Füze Krizi ile öğrenecekti. Gelip giden  hükümetlerin bu konuda hiç farkları yoktu.)

Lübnan’daki iç siyasetin karışması üzerine, Amerika İncirlik üssünden kalkan uçaklarla Lübnan semalarında 10 bin sorti yaptı.

 

LEYLEĞİN ÖMRÜ LAK LAKLA GEÇER

Dağılan örgüt elemanları 1959 senesinde dirsek temasına geçmeye ve havayı koklamaya başladılar. Biraz incelendiğinde örgüt elemanlarının iktidar devirme hedeflerinde kararsız oldukları görülecektir. Sadece gizli yapılan toplantılar, toplantılar... “Leylek’in ömrü lak lakla geçer” görüntüsü veren toplantılardı bunlar.

Sadi KOÇAŞ tarafından Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel’e örgüt çıtlatılır. Türkiye’nin durumunun kötüye gittiğinden her an müdahale gerekebileceği anlatılarak gereken destek istenir. Baş’a geçmesi istenir. Baş olduğunu bir KOÇAŞ bilecektir bir de kendisi. Cemal Gürsel olumsuz karşılamaz, gereken desteği verir. Tayin şubesine  örgütçüler hakim olurlar. Ama nedense tayin olanlar rehavete kapılıp, yurt dışı görevler isterler.

Olaylar yaklaşırken, Kurmay Yarbay Sadi KOÇAŞ  27 Mayıs’tan 8 ay önce kendisine teklif edilen Cumhurbaşkanlığı yaverliğini kabul etmemişti. Kendisine teklif edilen görev Cumhurbaşkanını hareket anında hemen etkisiz hale getirme imkanı vermektedir. Böyle iken bu görevi reddetmiş ve anlaşılmayan bir nedenle kaçarcasına Türkiye’den ayrılmıştır.

 

“MEVZİYE” YERLEŞEN “İHTİLALCİLER”

Sadi KOÇAŞ İngiltere’ye, Dündar Seyhan Amerika’ya uçarlar. 27 Mayıs sonrası bunun nedeni soranlara şu komik gerekçeyi ileri sürer. Eğer İhtilal başarısız olursa, ihtilalci arkadaşlarına İngiltere ve Amerika’da  sığınma-korunma imkanı sağlamak.

Talat Aydemir, kendi isteği ve Sadi KOÇAŞ gurubunun  zaten onu uzaklaştırma isteğiyle birleşince 27 Mayıs 1960 harekatını  Kore’de öğrenir. Muhafız Alayının başına geçirilen Osman Köksal Afganistan’a tayinini ister.

“Tayin şubesini ele geçirenlerin” nedense Ankara’da, Muhafız Alayı dışında göze çarpan tayinleri ve çabaları yoktur. Harp Okulu Komutanı Sıtkı Ulay’ı DP’li olarak bilmektedirler. 43. Süvari Alayı Komutanı kendilerinden değildir.

Tüm güçleri, ortada gezen, birlikleri olmayan, hadise anında kolaylıkla “ben yoktum” zaten diyebilecek subay grubudur. (21 Mayıs 1963 hareketinde bunu sayısız örnekleri vardır.). Bunlarda Genelkurmay ve Kuvvet Karargahlarındaki odalarda, koridorlarda gezinmektedir. Leylekliğe, yani lak laka  devam etmektedirler.

“İhtilal lideri” Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal GÜRSEL, emekliğini isteyen bir mektubunu hükümete sunar. Bu mektubunda Başbakan Menderes’i övmekte Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı  bu olayların baş sorumlusu olarak göstermektedir. Bu mektup 27 Mayıs sonrası kamuoyundan saklanacaktır. İzin alıp İzmir’e gider, orada emekliğini beklemeye başlar.

Biz de ihtilalcilik böyledir. Yatacaksın pusuya, kazanırlarsa rütben sayesinde avın tepesine oturursun, kazanamazsan tehlikeyi savuşturup geçiştirirsin. Seni bilen kaç kişi ki?

 

GENÇLER-SUBAYLAR

Yapılacak hareket  generalsiz ve başsız kalmıştır.

Nisan ayında Ankara ve İstanbul gençliği meydanları ele geçirmiştir. İktidarın, Ordu gençliğiyle üniversite gençliğinin karşı karşıya getirilmesiyle 27 Mayıs barutunu ateşleyen kıvılcımlar saçılmaya başlar.

Yüzbaşı Fethi Gürcan Ankara’da üniversite gençliğine ateş etmeyi reddeder. Sıkıyönetim Komutanını dinlemez. Fethi Gürcan komutasındaki genç subaylar, Kızılay’da gençleri dövmek için  Beypazarı’ndan getirilen DP lileri tartaklayarak şehir dışına atarlar. Genç subaylar da meydanları doldurmaya başlarlar.

Kıvılcım barutu ateşlemiştir. Gerçek ihtilalciler  birer birer ortaya atılmaya başlamışlardır. Odalarda gizlenerek her an kaçmaya hazır lak lak’çıların yerine, korkusuzca açık tavır alan ihtilalciler meydanları doldurmaya başlar.

21 Mayıs günü Kızılay’da Harbiyeliler yürüyüşe geçer. Başlarına Veteriner General Burhanettin Uluç geçer. Harp Okulu komutanı Sıtkı Ulay Kara Kuvvetleri karargahındaki subaylara bağırıp çağırmaya başlar. Tayin şubesindeki subaylar şaşkındırlar. Ankara’daki en büyük güçlerden biri olan Harbiye Komutanı bir an evvel tavır koyulmasını istemektedir. Öğrenci gençlik ordu gençliğini tetiklemiştir, ordu gençliği de lak lak’la vakit geçiren kurmayları.

Yükselen ordu gençliğin dalgası 6 seneyi aşkın toplantılarla vakit öldüren  kurmayları tetikler.

 

 

 

EHVEN-İ ŞER

DP de, askeri tehdidin daima farkındaydı. 5 Mart 1959’da ABD ile iç tehdit söz konusu olduğunda yardım istemek üzere anlaşmaya varmıştı. Fakat ilginç olan, 27 Mayıs Hareketi  gerçekleştiği zaman Amerika yardım etmeyi düşünmemişti.

ABD de bu gelişmelerden haberdardı. Gelişmeleri izlemekteydi.  Kuşkusuz, tepkinin de bu kadar altüstlük yaratacağını bilseydi, hiç çekinmeden ihtilalcilerin tepesine binerdi

ABD “ihtilalin” sonucunda kendi çıkarlarına “halel” gelmeyeceği kanaatindeydi. Onun için önemli olan, DP İktidarı ve Menderes değil, Amerikan emperyalizminin çıkarlarıydı. “Geliyorum” diyen ihtilal bu nedenle de “ehven-i şer”di.

Ayrıca, darbenin ertesinde şekillenecek olan yeni üstyapıya da gerekli şekli verilebileceğini düşünmekteydi.

Türkiye ABD’nin tam olarak denetleyemediği, ama adım adım izlediği bir süreçte “27 Mayıs İhtilali” ne doğru yol alıyordu.

 

YALPALAMA-KARARLILIK

“Uzun süre tereddüt gösteren “Kurmay” komiteciler, sonunda alttan gelen baskılara dayanamayarak, ihtilâl yapmaya karar vermişler ve harekat planlarını yapmışlardı. 26 Mayıs'ı 27 Mayıs'a bağlayan gece saat 03:00'te belirlenen hedeflerde olunacaktı. Ankara'daki parola: İNKILAP’TI. “(Ben İhtilalciyim! Öner Gürcan-Süvari Yayıncılık)

26’yı 27 Mayıs’a bağlayan gece Kurmaylar 6 gün önce harekete katılan Harp Okulunda toplanır.

03:00 de Süvariler, komutanlarını tevkif edip atlarıyla Ankara’yı işgale başlar, 6 tank da Ankara’da dolanmaya başlar. Harbiyeliler kilit noktalarını tutmaya başlar.

İstanbul da harekete geçmiştir. Orhan Erkanlı’nın komutasındaki tanklar görev başındadır. İstanbul Radyosu’nda İhtilal bildirileri okunmaya başlar.

Ankara Radyosu suskundur. Harekete son günlerde katılan General Cemal Madanoğlu “İhtilal yerine 12 Mart gibi Meclisi fesh etmeden Hükümet değişikliği” gibi önerileriyle kurmaylar arasında kararsızlıklar yaratmaktadır. Alpaslan TÜRKEŞ radyoda bildiriyi okuyacak subaydır. Ankara Radyosu, hareket başlamasına karşın suskunluğunu devam ettirmektedir.

Ankara’da Çankaya Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı ve Jandarma Taburu ihtilalci birliklere yol vermemektedir. Muhafız Alayının başına getirilen Osman Köksal hiçbir örgütlemeye gitmemiş, tek bir subayını dahi ihtilale hazırlamamıştır. İhtilalci birlikler şaşkındır. Kendilerine söylenen Muhafız Alayının ihtilalden yana tavır koyacağıdır. Muhafız Alayı Komutanı Osman Köksal Alayının başına geçip Cumhurbaşkanını tevkif edeceğine, Köşkte Celal Bayar’ın etrafında dolanıp durmakta, Bayar’ın sorularına kem küm etmektedir. Süvari Yüzbaşıları Fethi GÜRCAN ve Nusret KOCABEY komutasındaki 43. Süvari Alayı’nın Süvari Birlikleri Jandarma Taburu’nun savunmasını yararak köşke yönelirler. Fethi Gürcan direnmeyi söndüren birlikleri tesirsiz hale getirirken, Nusret Kocabey’in yönettiği Süvari Birliği  köşkü ele geçirir. Kendisine kurmaylarca görev–haber verilmemesine rağmen  hareketi duyup gelen Veteriner General Burhanettin Uluç, açılan gedikten etraftan bulduğu 4 Harbiyeli ile girer. Süvariler Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı Burhanettin Uluç’a teslim ederler. Açılan gedikten geçenler de içeri girerler. Hatıralarında hep Süvari neferlerinden bahsederler. Osman Köksal’ın yalpalaması saklanır. İhtilalci birliklerce alınmak istenen tabancası ve kendisi, arkadan gelen Kurmay Sami Küçük‘ce engellenir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAHTE KAHRAMANLAR HER ZAMAN GEREKLİDİR

 1970’ lerde DEVRİM gazetesi 27 Mayıs’ı yapanlar olarak Osman Köksal- Cemal Madanoğlu’nun hatıralarını baş sayfada 6 hafta boyunca yayınlarlar. “Çankaya Köşkü nasıl düştü”. Olanlar olmamışa döndürülecektir.

Kendilerine sahte kahraman gerekmektedir. Ordu ve üniversite gençliğini kandırmaya çalışırlar. Fethi GÜRCAN ismi tehlikelidir. Kontrolsüzdür. Kendilerine kontrollü  sahte kahramanlar gereklidir. Osman Köksal ve Cemal Madanoğlu bu iş için biçilmiş kaftandırlar. Her ikisinin de 27 Mayıs öncesi ve sonrası  yalpalamaları meşhurdur.

Aynen 21 Mayıs 1963’de Talat Aydemir’e yalvarıp “Bokunu yiyim” diyen Ali Elverdi’yi 21 Mayıs’ı bastıran kahraman olarak gösterip, general yapıp 1971’de Deniz Gezmişlerin mahkemelerinde başkan yaptıkları gibi.

21 Mayıs’ta  alnının çatına dipçiği yiyince Harbiyelinin ayağına kapanıp “Aman evladım  ben de sizlerden yanayım, beni kurtar, hastahaneye yetiştir“ diyerek yalvaran  ve Fethi Gürcan’ca Harbiyeliler’in elinden alınıp hastahaneye gönderilen Albay Tevfik Türüng gibi.

Tevfik Türüng General yapılacak, 1972’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının katledildiği Kızıldere’deki kontrgerilla operasyonunu yönetecektir. Mahir’in cenazesini Ankara’ya getiren aracın şöförünü, Ankara girişinde durdurarak teröristin cenazesini nasıl taşırsın diyerek sille tokat dövecektir. Ağabeyi Orgeneral Faik Türün’e yakışır kardeş olduğunu gösterecektir. İşte 21 Mayıs bilinmezse bu kişilerin davranışları anlaşılamaz.

1963 de Ordu gençliğinin postalını parlatan kişiler “Demokrasi Kahramanı” olarak süslenip püslenip  omuzlarına yıldızlar takılarak 1971’de gençliği ezmede kullanılmışlardır. İsmet İnönü’nün 27 Mayıs sonrası yarattığı ve ordu gençliğini ezmek için kullandığı “Demokrasi Generalleri”dir.

 

RADYO SUSKUNLUĞUNU BOZAR

Nihayet saat 05:25’te, iki saatlik gecikmeyle Ankara  radyosu da Alpaslan TÜRKEŞ’in sesinden ihtilal bildirisi okunmaya başlar.

"Sevgili Vatandaşlar; Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır. Bu harekata Silahlı Kuvvetlerimizin, partileri içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında en kısa zamanda adil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi hangi tarafa mensup olursa olsun, seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere girişmiş bulunmaktadır.

Girişilmiş olan bu teşebbüs, hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir. İdaremiz, hiç kimse hakkında şahsiyata müteallik tecavüzkar bir fiile müsaade etmeyeceği gibi edilmesine de asla müsamaha etmeyecektir.

Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup bulunursa bulunsun, her vatandaş; kanunlar ve hukuk prensipleri esaslarına göre muamele görecektir. Bütün vatandaşların, partilerin üstünde aynı milletin, aynı soydan gelmiş evlatları olduklarını hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı hürmetle ve anlayışla muamele etmeleri ıstıraplarımızın dinmesi ve milli varlığımızın selameti için zaruri görülmektedir.

Kabineye mensup şahsiyetlerin, Türk Silahlı Kuvvetlerine sığınmalarını rica ederiz. Şahsi emniyetleri kanunun teminatı altındadır. Müttefiklerimize, komşularımıza ve bütün dünyaya hitap ediyoruz. Gayemiz, Birleşmiş Milletler Anayasasına ve insan hakları prensiplerine tamamıyla riayettir. Büyük Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" prensibi bayrağımızdır.

Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO'ya inanıyoruz ve bağlıyız. Düşüncemiz “yurtta sulh, cihanda sulh”tur.

 

DEPREM- ŞAŞKINLIK

Ordu gençliği görevini yapmıştır. Görev yerlerinde kalırlar. Görevleri bitenler kışlalarına dönerler. Ordu gençliği kurmayların her şeyi düşünüp planlandığını düşündükleri için rahattırlar.

 “Kurmaylar” ise şaşkındırlar. Planlarında “ihtilali ertelemeyi” yada “yakalanılırlarsa elde delil bırakmamayı” temel almışlardır. Ordu gençliğinin itmesi 27 Mayıs depremine sebep olmuştur. Yıllardır plan yapan Kurmaylar kararsızdırlar.

Ortalık birden  diğer kurmaylarla dolar. Kazanılmış hareketin nimetlerini kapmak için beline tabancayı takan kapıya dayanır.

Emeklilik dilekçesini verip İzmir’e giden Orgeneral Cemal Gürsel, apar topar İzmir’den uçağa adeta atılarak Ankara’ya getirilir. Çoraplarını uçakta giyer. Onu bile kimin getirdiği tartışma konusu olacaktır.   Her kurmay bir yüksek rütbeli bulup ikinci adam olma derdindedir. Her biri liderdir. Ama kendisinden başka kimse onu lider görmemektedir. Düzen için bir tanrı gereklidir. Kendileri peygamberleri ve havarileri olacaktır

Orgeneral Cevdet Sunay havaalanında “İhtilalci” komutanını karşılayıp kucaklar. “Gazasının mübarek olmasını” diler. İleride  Genelkurmay Başkanı ve 12 Mart’ın Cumhurbaşkanı olacak Cevdet Sunay  gençlerin idam kararını “meclisi ilgaya tam teşebbüs” (146/1) gerekçesiyle “Demokrasi uğruna” onaylayacaktır.

İstanbul’daki kurmaylar da “alan mı kaçan mı” hesabı bir uçağa doluşarak Ankara’ya  gelirler. İktidar gemisi yol almak üzeredir.

Cemal Gürsel yerine oturur oturmaz kendisini İzmir’den getiren ve karşılayan ihtilalcilere, burada ne beklediklerini sorup, artık komutanın kendisinde olduğunu söyleyerek görevlerinin başına dönmelerini emreder. İhtilalciler bu sefer silahı kendisine yöneltilince o an geri çekilip izlemeye başlar. Tepelerine bineceği günü bekler.

 

MBK (MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ)

 

Birbirini tanıyanlar, arkadaşlarını yanında görmek isteyenlerden, Deniz Kuvetleri’nden de Jandarma’dan da olsun düşüncesine kadar hesaplar yapılır ve 38 kişilik MBK kurulur. Yasama ve yürütme yetkisi MBK de iç içedir. Birlik yoktur. Buna rağmen; birbirlerine düşürülmelerine rağmen, halkın yanında bir Anayasa oluştururlar. Ordu–Üniversite gençliğinin halktan yana olan karakteri büyük ölçüde uygulamalarda kendini gösterir. Her ne kadar kurmayların kaleme aldığı ihtilal bildirisinde NATO’ya, CENTO’ya bağlılık ifadeleri yer alsa da, “Amerikan emperyalizmine karşıtlık”, “sol düşünce” kavramları tartışılabilmektedir.. Amerika’nın Barış Gönüllüleri uygulamasına son verilir. Kore’deki askeri birlik geri çekilir. Ordu gençliği hızla politize olmaya başlar.

 

BAŞI DÖNMÜŞ BİR GRUP

ABD yönetimi,  bir anlamda dipten gelen bir dalga olduğu için, tam olarak  denetimi altına alamadığı 27 Mayıs’ı yakından izliyordu. Kendi dışında gelişmiş bu hareketi bir yandan kontrol altına almaya çalışırken, diğer yandan hareketin kendi çıkarlarına karşı etkilerini azaltmaya çalışıyordu.

ABD ve yerli işbirlikçileri gelişmelerden tedirgindir. Çünkü, ordu tehlikeli bir şekilde “emir komuta” zincirinin dışında hareket etmektedir. MBK’da yüzbaşılar, generallere kafa tutabilmekte, birliklerin kimin tarafında olduğu tartışmaları ortalığı sarmaktadır. Bu arada, MİT, CIA’nın ve MOSSAD’ın tasallutundan kurtarılmak istenilmektedir. 27 Mayısçılar MAH’ın (MİT in eski adı) başına 9 Subay Olayında yargılanan Tümgeneral Naci Aşkun’u getirdiler  ve operasyon başlatıldı. Teşkilatın hemen tamamı tasfiye edildi.

 “Darbe için örgütlenen  subaylardan bir kısmı CHP yanlısı  idi. Bir kısmı ise daha radikal bir çizgide idi ve  ABD’ye tavır alıyorlardı. Olası  bir sola kayışı önlemek için Amerika, Albay Alparslan TÜRKEŞ ve arkadaşlarına güveniyordu. Albay TÜRKEŞ, NATO bünyesinde eğitim görmüş, Amerika'da psikolojik harekat kurslarına katılmış  bir askerdi. CIA tarafından çıkarılan psikolojik profilinde onun Turancı ve milliyetçi olduğu, Sovyetler'e karşı operasyonlarda güvenilebileceği, sıkı anti-komünist kimliği, karizması ve teşkilatlanma yeteneği övülüyor ve güvenilir bir subay olduğu belirtiliyordu. Albay TÜRKEŞ Amerika'da gördüğü eğitim sırasında "Stay Behind" Operasyonu konusunda bilgilendirilmişti. CIA'nın çalışma yöntemlerini de iyi biliyordu; çünkü tam da onları uygulamak konusunda eğitim görmüştü.” (Serdar KURU-Stay Behind Operations)

 

1955'te ABD'de Psikoljik Savaş ve Propaganda Merkezinde CIA uzmanlarıyla birlikte eğitim gören Ahmet YILDIZ 1960'ta MBK üyesi olacak daha sonra tabii senatör ve halkevleri başkanlığı görevine gelecektir.

Bir ABD belgesi olan Emperyalizm Çağı kitabının yazarı Harry Magdoff  “eğitim”  konusunda şöyle diyordu :

“Birleşik Devletler’deki ve yabancı ülkelerdeki askeri okullarımızda ve eğitim merkezlerimizde seçme subaylar ve önemli mevkilerde bulunacak uzmanları eğitmemiz askeri yardımlarımızdan sağlanan faydaların her halde en önemlisidir. Bu öğrenciler dönüşlerinde eğitici olmak üzere kendi ülkeleri tarafından özel olarak seçilmişlerdir. Bunlar gerekli bilgilerle teçhiz edilmişlerdir. Bu bilgileri kendi bilgilerine aktaracak olan geleceğin liderleridirler. Amerikalıların ne yapmak istediklerini ve nasıl düşündüklerini gayet iyi bilen kimselerin, liderlik mevkilerinde bulunmalarının ne kadar önemli olduğunu belirtmeye ayrıca gerek duymuyorum. Böyle kimselerden dostlar edinmenin değeri ölçülemeyecek kadar fazladır.

Dönemin ABD Ankara büyükelçisi Warren ise merkeze verdiği raporda şunları belirtiyordu:

 “27 Mayıs'tan sonra kurulan Milli Birlik Komitesi çok genç, tecrübesiz ve üstlendiği misyondan başı dönmüş bir grup"

 "Şu andaki işlerimizden biri de, MBK içindeki kilit kişilerin kimler olduğunu araştırmaktır"

 

ABD YANLISI-SAĞLAM-ÖDÜLLÜ

27 Mayıs 1990 tarihli Hürriyet Gazetesinde yayınlanan aşağıdaki haber bu bakımdan anlamlıdır.

“ABD Dışişleri Bakanlığının 27 Mayıs ihtilalinden bir yıl sonra hazırladığı rapor, darbecilerin karakterine varıncaya kadar açıklıyor. Gizliliği sona erdiği için açıklanan raporda, başta Org.Cemal Gürsel olmak üzere MBK üyelerinin çoğunluğu Amerikan yanlısı olarak nitelendirilmiş.”

“Fahri Özdilek: ABD yanlısı ve batıcı

Cemal Madanoğlu : Sağlam ABD yanlısı

Mucip Ataklı : NATO karahgahında görev yaptı

Osman Köksal : ABD’nin üstün hizmet madalyası ödüllü

Sami Küçük: Amerikan yanlısı olduğunu saklamaz

Suphi Karaman : ABD’de atom silahları kursunu bitirdi,

Ahmet Yıldız: ABD’ de Fort Still’deki top okulunu bitirdi. Fort Bragg’daki psikolojik savaş merkezinde eğitildi.

Suphi Gürsoytrak: ABD kurmay kolejinden mezun.”

Sakın yanlış anlaşılmasın, biz yalnızca bir gazete haberini okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz, yoksa Amerika’da eğitim gören herkesin Amerikan çıkarlarına hizmet ettiği veya edeceği yolunda bir savımız  yok. Örneğin Amerika’da eğitim gören  Üsteğmen Erol Dinçer 21 Mayıs 1963 de sisteme başkaldırmıştır. Ama ABD yönetimlerinin bu eğitimlerden beklediklerinin Amerikan çıkarlarına hizmet edecek kişileri yetiştirmek olduğu ve bu kişilerden hizmet bekledikleri çok açık.

 

 

FELSEFE ÖĞRETME-ŞÜPHE YOK

Nitekim bu amaçlarını ve beklentilerini saklamıyorlar. McNamara ABD Senato Dış İlişkiler Komitesinde 1962 yılında yaptığı konuşmada şunları söylüyordu :

“Gelecek yıl Amerikan askeri okullarında yabancı uluslarda 18.000 kişi eğitim görüyor olacaktır. Bu kişilerden her biri, demokrasimizin nasıl çalıştığına tanık olacak, bizim hükümet geleneklerimizi ve felsefemizi öğrenecektir. Ülkelerine döndüklerinde de her biri bunun uygulayıcısı olacaktır” (Çetin Yetkin, Türkiye’de Askeri Darbeler ve Amerika, s.32 )

Amerikan Kongresi için hazırlanan bir raporda da aynen şunlar yazılıdır:

 “Birleşik Devletlerin savunulmasında doğrudan doğruya katkıda bulunmaları, ya da stratejik konuma sahip oldukları birçok ülkeye yaptığımız askeri yardımların asıl sebebi bunlar değildir. Asıl sebep, general ve amirellerin iktidarı devralmak üzere yetiştirilmeleridir. Bu konuda artık hiçbir şüpheye yer yoktur.” (Harry Magdoff, Emperyalizm Çağı,Odak Yayınları 1974, s. 157)

 

TÜRKEŞ GÖREV YERİNE

Warren, araştırma sonucunu ise merkeze şu şekilde iletiyordu:

“Milli Birlik Komitesi çok tecrübesiz, Gürsel’in altına en önemli MBK üyesi olarak TÜRKEŞ’i  yerleştirdik.” (Foreign Relations, 1958-60 s.869-70). TÜRKEŞ, Başbakanlık Müsteşarlığına getiriliyordu.

Warren, MBK Hükümeti'ne "ortalamanın üstünde" not verdikten sonra kabinede ABD'nin bazı yakın dostlarının bulunduğunu, kabine üyelerinin arasında eğitim, ticari ve ideolojik bağlarla ABD'ye meyletmiş üyeler bulunduğunu, geçici hükümetin ABD'ye Menderes Hükümeti kadar yakın olmayacağını, hükümet içinde ABD'ye karşı şüpheci bir eğilimin bulunduğunu belirtiyor ve "Menderes döneminde hiç karşılaşmadığımız ölçüde sıkıntı ve güçlükler yaşayacağız" şeklinde kanısını dile getiriyordu.

ABD bu raporla tatmin olmamıştı. Olayları yerinde görmek için, adamlarını Türkiye’ye göndermeye başladı. 18 Haziran 1960’da NATO Başkomutanı General Norstad, ardından bir hafta sonra da ABD heyeti geldi. 25 Temmuz l960’da ABD Ankara Büyükelçiliği Birinci Sekreteri William H. Doyle, güvendikleri Başbakanlık Müsteşarı Albay Alpaslan TÜRKEŞ'e gönderdiği mektupta Türkiye’deki  gelişmelerden yakınıyor ve şunları yazıyordu:

 

Değerli Albay

CIA, Türk milli polisiyle yaklaşık on yıldan beri irtibat içerisindedir. Şu anda polislik deneyimi  çok fazla olan Mr. Arthur V. Miller (CIA’nın o tarihteki Ankara’daki başkanı) CIA’nın Türk polisi ile irtibatını temsil etmektedir.

Bizim irtibat görevlimiz, geçtiğimiz yıllar içerisinde Türk polisi ile ülkenizde yıkıcı eylemlere karşı gelmek üzere Little Groups (Küçük Gruplar) adındaki grupların örgütlenip eğitilmesinde çalıştı.

Bu gruplara “karşı tahrip” edici hareketler konusunda uzman olmaları için yaygın bir eğitim verildi. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde bu grupların yaklaşık altı tanesi eğitildi.

Bir süre önce, Milli Güvenlik Genel Direktörlüğü Mr. Miller’a artık bu alanlarda çalışmasının istenmediğini bildirdi. Ayrıca Mr. Miller’dan polis karargahınızdaki  küçük ofisten çıkması da istenildi…

Geçtiğimiz birkaç yılın da, Türk milli polisi ile ilişkimizin, kısa bir özetini ilişikte bulacaksınız. Ayrıca aslında bizim teşvikimizle ve ortak çabalarımızı harekete geçirmek amacıyla 1959 yılında yayınlanan, bakanlığa ait kararnamenin bir kopyasını da gönderiyoruz…..”

Mektubun ekinde gönderilen “Türk Milli Polisi ile Resmileştirilmiş İşbirliği” başlığını taşıyan yazıda, Türk polis örgütüne yapılan yardımlar ve hizmetler şöyle sıralanıyordu:

1-         Türk milli polisiyle irtibat eylemlerinin, ilk CİA temsilcilerinin Türkiye’ye varışından beri devam etmesine karşın, Türklerden işbirliği için resmileştirilmiş bir isteğin dosyalardaki kaydı, 1950 yaz aylarını gösterir. Bu zamanda Halk Güvenliği Genel Müdürü O’Donnell’a, Amerikan hükümetinin Türk milli polisinin yeniden örgütlenmesine yardımcı olması için, Amerikan polis görevlilerinden bir danışma kadrosu sağlama konusunda yardım talebinde bulunuldu. Bu başarıldı.

2-         İlk operasyon fonları için o zaman 15 000 dolarlık bir başlangıç fonu konmuştu. Bu ilk giderlere 1950-1951 yılında 200 00 dolarlık bir değişiklik getirildi.

 

GEREKÇELER

1960'lardan 1980'lere kadar uzanan askeri darbeler dönemine yüzeysel bakıldığında kuşkusuz sayısız gerekçeler bulunabilir. Ancak Warren'ın da belirttiği gibi temel neden Türkiye'nin düzeninin her anlamda ABD'nin dümen suyuna oturtulmasıdır. Bu amaçla da ABD'nin kontrolü altına aldığı ülkelerdeki uzun erimli son hedefi, o ülkelerin iktidarlarının, muhalefetinin ve bürokrasinin sivil ve asker kanadının ABD işbirlikçilerinden oluşmasıdır.

Bunu ekonomiden soyutlamak da olanaksızdır. “Globalleşme” adı altında, piyasaya yeni bir ambalajla yeniden sürülen emperyalizm; azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini dünya kapitalizmine entegre etmeye çalışmaktadır. Günümüzde aynı yöntemler dünkü sosyalist ülkeler içinde uygulamaya konulmuştur.

Warren’ın öngörüleri doğru çıkmıştı. Gerçekten de 27 Mayıs’ı gerçekleştiren ekibin içerisinde, ABD’ye şüpheyle bakan bir eğilim vardı ve ABD, Menderes döneminde hiç karşılaşmadığı ölçüde sıkıntılı güçlükler yaşayacaktı.

16 Eylül’de “Türkiye'nin milli kurtuluş savaşlarını özellikle de Cezayir'in Fransa'ya karşı savaşını desteklediğini” belirten bir MBK bildirisi Ankara Radyosundan yayınlanmış; bu arada MBK üyesi Erkanlı yurt gezisi sırasında Amerikan emperyalizminden bahsetmiş, ABD'nin Türkiye'ye karşı emperyalist bir siyaset izlediğini ileri sürmüştür (Vatan 30 Eylül 1960, Yalman).

 

 

SARSA SARSA-1961 ANAYASASI

27 Mayıs, ilerici bir  karakteri de içinde  taşımaktaydı. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden farklı olarak hiyerarşi dışı bir eylem olan 27 Mayıs askeri darbesi, esas olarak işçi sınıfının, diğer emekçilerin  gelişen devrimci hareketine, sol ve devrimci güçlere karşı değil, iktidardaki DP Hükümetine  karşı yapılmıştı. Bu askeri darbeyle açılan dönem, 1920'lerden bu yana ilk kez belirli bir düşünce özgürlüğü ortamının oluşmasına, devrimci ve sol düşüncelerin yaygınlaşmasına ve devrimci hareketin kitleselleşmesine tanıklık edecekti. Günümüzün AB ve ABD Emperyalizmi  yalakalarının Dış Dinamikten beklentilerinin tersine, İç Dinamik özgürlükleri getirmişti. Hem de Sermaye Düzenini sarsa sarsa.

Kurucu Meclis tarafından Türkiye'nin gelmiş geçmiş en halkçı anayasası olmuş olan 1961 Anayasası hazırlanmış ve işçi sınıfı toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını  elde etmişti. Bugün AB’ye uyum yasaları adı altında, AB direktifleriyle “dostlar alışverişte görsün” anlayışıyla hazırlanan yasalar “demokratik açılım” açısından bu düzeyi bile yakalayamamıştır. AB’nin “demokrasi” anlayışında “işçi hakları” ve “sınıfın örgütlenmesi” kavramlarından söz dahi edilmemektedir. 

 

KIZIN GÖZÜ AÇILMADAN

Amerika ve İşbirlikçileri telaş içindedir. Kızın gözü açılmadan başı bir an evvel bağlanmalıdır. Bir çok koldan işbirlikçiler ve efendileri işe koyulur.

Amerika MBK üyelerine el atar. Zaten bir kısmı Amerika da eğitimden geçmiş NATO ve CENTO şubelerinde eğitimleri pekiştirilmiş kişilerdi. Amerika Elçisinin açıklamasına göre Alpaslan TÜRKEŞ’i Gürsel’in altına yerleştirmişlerdi. Orhan KABİBAY Genelkurmay CENTO şubesinde ve Alpaslan TÜRKEŞ Genelkurmay NATO şubesinde çalışırken 27 Mayıs’a katılmışlardı. Eğitimliydiler. NATO’yu, CENTO’yu biliyorlardı. Dündar Seyhan Amerika’da, Sadi KOÇAŞ İngiltere’de 27 Mayıs’ı karşılamışlardı. 27 Mayıs’ı tek eğitimsiz olarak Kore’de karşılayan Talat Aydemir’in sorun olabileceğini düşünememişlerdi. Sonradan Aydemir’i de oltaya takmak için çok çaba harcayacaklardı. Oltaya takılmadığı için de asılacaktı.

DP kapatılmıştı. CHP kadroları yıllardır mahrum bırakıldıkları hasretle özledikleri iktidarın bir an evvel kendilerine verilmesi için sabırsızlardı.

Hızla sivilleştirilmeye geçilmeliydi. Siyasete bulaşan asker pek çok pisliği görmeye başlayabilirdi. Mustafa Kemal Paşa’nın Kurtuluş Savaşı’ndaki ülküsünü taşıyan yıpranmamış asker, siyasette emperyalizme teslim olmuş kadroların kanıksadıkları uygulamalara tepki verebilirdi.

3 Ağustos 1960’da 235 general ve amiral emekliye sevk edildi. 27 Ekimde 147 öğretim üyesi görevlerinden uzaklaştırıldı. Böylece ihtilalciler oyuna getirilerek üniversite ordu işbirliği parçalandı. Devrimleri yapma yerine, birbirlerini yeme oyununa getirildiler.

İşbirlikçilerin elinde koskoca bir İsmet Paşa ve CHP vardı. Denetimlerindeki basın da hazırdı.

 

HAVUÇLAR

Havuçlar uzatılmaya başlandı. İsmet Paşa’nın damadı Akis gazetesinde öneriyordu: Bu MBK üyesi 38 kişinin altından heykeli dikilmeliydi. MBK üyeleri yüceltilip ayakları yerden kesilirken, hem de içinden geldiği ordu gençliğinden koparılıp tecrit edilmek isteniyordu. Bu sayede ellerine alıp yoğurarak istedikleri biçimi aldıracaklardı.

Ulus gazetesinden Demokrasi Savaşçılarından Bülent Ecevit de havucunu uzattı. MBK üyeleri seçim sonrası ömür boyu senatör  yapılmalıydılar. Bülent Ecevit 1964 de Talat Aydemir ve Fethi Gürcan için idam edilsinler diye oy kullanacaktı. İşte bizdeki çirkin politikacı. Yandaş olsun diye ihtilalciye seçimsiz ömür boyu senatörlük, sisteme teslim olmayan ihtilalcilere idam. Osmanlı da kendine isyan edeni ya vezir yapar ya da asardı. Gelenek devam ediyordu.

Ve gerçekten de bu havucu yiyen MBK üyelerinin büyük kısmı 12 Eylül 1980 Karşı Devrimi’ne kadar, 20 yıl demokrasi adına seçimsiz tabii senatör, bir başka deyişle ömür boyu senatör olarak utanmadan makam koltuklarında oturdular. Ve arsızca 21 Mayıs 1963 ihtilalini  karşı devrim diye tanımlayarak 1970’lerde gençlik içinde “devrimci pozlarda” dolandılar. Bir kısmı gidip Celal Bayar’ın elini öptü. Gençler asılırken ortalıktan yok oldular, Halk Evleri’nin Başkanları, Dev-Güç’ün  mimarları, Dev-Genç’in isim babaları, Dev-Genç’liler işkence görürken, öldürülürken, asılırken kıllarını kıpırdatmadılar. Tabii Senatörler, Kontenjan Senatörleri “İdamlar” görüşülürken, idam kararları verilirken ya toplantıya katılmadılar, ya da sessiz kalarak, idam lehine oy vererek geçlerin asılmasını “demokratik olarak izlediler”, asılmalarına katkıda bulundular. Aynen 1964’de iki subay arkadaşlarının idam oylamasında yaptıkları gibi. Demokrasi oyununda senatör maaşlarını alarak verilen rollerini ustaca oynadılar. Ta ki 1980 12 Eylül’ünde yerlerini alacak Beşler Çetesi gelinceye kadar.

 

İHTİLALCİYE UZATILAN KEMİK

Bir kısmı bu oyunu gördü.

Üsteğmen rütbesindeki MBK üyesi Ahmet Er MBK toplantısında haykırdı:

Bu bir siyasi rüşvettir.. İsmet Paşa’nın iktidarı elimizden almak için bize uzattığı kemiktir. Ve modern hiçbir memlekette böyle müessese yoktur. Bu bizim yeminimize aykırıdır. Biz millet önünde hiçbir karşılık beklemeden millete hizmet edeceğimize yemin ettik. Onun için Tabii Senatörlük diye bir şey kabul edilemez. Bize uzatılan kemiği almayacağız. Bu teklifler bize hakarettir.

Ekimin birinci günü gazetelerde Gürsel'in Komite içinde dikta yanlılarının olmadığını, Komite’nin ikiye ayrılmadığını anlatan bir demeci çıkmıştır. Oysa Komite hem bölünmüştür, hem birbirine eskisinden daha fazla kızgındır. Bu kızgınlık bir Komite toplantısında General Cemal Madanoğlu ile Üsteğmen Muzaffer Özdağ arasında sert bir tartışma çıkmasına neden olmuştur. Bu tartışmadan sonra Madanoğlu uzun bir süre Komite toplantılarına uğramamıştır.

Komite toplantısında Üsteğmen Muzaffer Özdağ, milletin kaderini değiştirme ve devrim üzerine bir konuşma yaparken, General Cemal Madanoğlu oturduğu yerden müdahale ederek:

“Biz bu uzun işleri bırakalım, bizim bunlara aklımız ermez. Vazifemiz DP iktidarını yıkmaktı, yıktık bitti. Çağıralım İsmet Paşa’yı iktidarı devredelim, biz de kenara çekilelim.” demiştir.

 

İSMET PAŞA’NIN KİRALIK ASKERİ

Üsteğmen Özdağ'ın General Madanoğlu'nun bu müdahalesine tepkisi sert olmuştur:

“Paşam, siz istediğiniz yere gidebilirsiniz, kimse sizi zorla tutmuyor. Zaten yanlışlıkla geldiğiniz ve bir türlü vazifenizi, fonksiyonunuzu idrak edemediğiniz bu topluluk bir İhtilal Meclisi’dir.

Burada herkesin rütbesi ve sıfatı eşittir ve birdir: İhtilal meclisi üyeliği... Burası kışla değil, siz de general değilsiniz; oturduğunuz yerden müdahale etmeyin, fikriniz varsa, söz alın ve kürsüden söyleyin.

Şunu da bilin ki biz İsmet Paşa’nın kiralık askerleri değiliz ve olmayacağız.

İhtilal İsmet Paşa’yı iktidara getirmek için yapılmamıştır. Her defa İsmet Paşa’ya iktidarı devretmekten bahsediyorsunuz.

Kimin malını kime veriyorsunuz? Milli Birlik İktidarı’nın gerçek sahibi Türk ordusudur, biz onun temsilcisiyiz.

İktidarı zamanı gelince yapılacak seçimleri kazanana devrederiz; önce devrimler yapılacak, sonra da seçimler.”

 

CADI KAZANI

Durum tehlikeye gidiyordu.

Emperyalizm ve işbirlikçilerde oyun çoktu. CHP’li siyaset bezirganları ve yandaş basın mensupları cadı kazanını kaynatmaya başladılar. Bunlar seçime gitmeyip diktatörlük kuracaklardı. Bunlar komünistti. Bunlar Faşistti.

Hele Alpaslan TÜRKEŞ’in 1944’lerde Turancılık nedeniyle tutuklanması olayı propagandaları için eldeki en büyük kozdu. O olmasa diğerlerini nasıl yerden yere vuracaklardı?

Amerika, en yetişmiş elemanını, TÜRKEŞ’i feda edecekti. İlerde nasılsa telafi ederdi. TÜRKEŞ hiç beklemediği yerden vuruldu. Güvendiği dağlara kar yağmıştı. Amerika için adam harcamak kolaydı. Kuruların yanında TÜRKEŞ de yakıldı.

MBK üyeleri ve ordu gençliği arasına dalan siyaset bezirganları laf getirip laf götürdüler. İhtilalciler arasında nifak tohumlarını attılar. İhtilalciler birbirinden şüphelenir oldular. Hepsi tedirgindi Kim komünistti? Kim faşistti? Kim demokrasiye inanıyordu? Kim dikta istiyordu?

Parmaklar tabancalarının tetiğindeydi. Kıtalara hakim olma savaşı başladı. At izi ile it izi karışmıştı.

 

 

 

BAKİRE KURTARILDI

27 Mayıs sonrası ister istemez tekrar hiyerarşi kurulmuştu. Cemal Paşalar MBK’yi ikiye böldü. 14’ünü yurt dışına sürdü. Kalanları gücün el değiştirmesiyle hazırola geçtiler. Havuçlarına razı oldular. Geri kalanlar sisteme teslim oldular. ”Demokrasi” adlı bakire kurtarılmıştı. Bu duruma en çok sevinenler, oyuna düşürülenler olmuştu. TİP başkanı olan Mehmet Ali Aybar “Demokrasiyi” kurtaran İnönü’ye daima minnettar kalacak, bu davranışını övgüyle destekleyecekti. Oynanan oyunu tek anlayan eski tüfek devrimci Dr. Hikmet Kıvılcımlı olacaktı.

 

KİME KARŞI?

Hareket başarıldı. Menderes hükümeti devrildi. DP kapatıldı. Milletvekilleri Yassıada’ya gönderildi. 1938’den itibaren  başlayan “Küçük Amerika” süreci, 27 Mayıs 1960'da çok kısa  bir süre kesintiye uğradı. 27 Mayıs ne Amerika’dan yanaydı, ne de karşıydı. O günlerde 27 Mayıs karşıtları; 27 Mayıs kime karşı yapıldı? sorusuna, esprili bir şekilde “Sabaha karşı “ yanıtını veriyorlardı.

Gerçi tepkinin temelinde, ulusal kurtuluş savaşı kazanmış bir ordunun, “Küçük Amerika” sürecinde Amerikanlaştırılması ve Emperyalist Çıkarlara Alet edilmesi vardı. Ama, bu tepki yalnızca duygusaldı. Bilinç düzeyine yükselememiş ve kurumsal bir niteliğe ulaşamamıştı. Amerikan Emperyalizmi’ne karşı ikircikli bir yaklaşım sergileniyordu.

Bir yandan NATO'ya ve CENTO'ya sadık olunduğu söyleniyor; diğer yandan;  Kore'deki Türk Birliği geri çekiliyordu. 

Türkiye’nin sivil ve askeri bürokrasisi tepeden NATO ve CENTO gibi emperyalist militarist birliklerle ve dolayısıyla güçlü uluslararası sermaye çevreleri ile bağlanmış olmakla birlikte, henüz bu tekelci sermaye çevreleri ve yerli bağlantıları ordunun tepesinde ve şüphesiz asıl olarak daha alt kademelerde bir denetim kuramamışlardı.

O yıllarda ekonomik durumları çok kötü olan ve genellikle yoksul ailelerden gelen subayların ve astsubayların yürekleri henüz halkıyla birlikte atmaktaydı; halk acı duyduğu zaman, aynı acıyı onlar da duymaktaydılar. Ve sonuçta, daha sonra olacak Pentagon güdümlü darbelerden farklı olarak bu darbe -NATO ve CENTO’ya bağlı kalmakla birlikte- Türkiye halkı ve çalışanları için çok daha özgürlükçü bir ortam yaratacaktı.

 

GİZLİ CELSE –MENDERES-CIA

Celal Bayar, Adnan Menderes ve arkadaşları Anayasa’yı değiştirmek, Türk halkını iç savaşa sürüklemek ve Türk topraklarının bir kısmını yabancı bir devlet egemenliğine bırakmaktan yargılanıyorlardı.

Yassıada duruşmalarının yıllar sonra açıklanan gizli celselerinde ABD’nin gizli istihbarat örgütü CIA’nın, ülkenin en gizli köşelerini bile nasıl ele geçirdiği tüm çıplaklığı ile açığa çıkmıştı.

Milli Emniyet elemanlarının bir kısmı emir ve talimatları, hatta maaşlarını bile CIA'dan alıyorlardı. CIA, şube müdürlerini, kısım amirlerini, hatta grup şeflerini aşarak direkt ajanla temasa geçiyor ve iş istiyordu.

CIA-  PARA

BAŞKAN- Salon boşaltıldı, görevlilerden başka salonda kimse yok. Sanık Ahmet Salih Korur.

SANIK AHMET SALİH KORUR- Sayın Başkanım, Naci Perker 1950 yılında Millî Emniyet'in ilk hizmet başkanıdır. 1953 yılında ayrılmış, kendisi Bağdat Elçisi olmuştur. Bu müddet zarfında zabıtla tesbit edilen 261 bin küsur lirayı tasarruf etmiştir.

Bu para bizim kendisine verdiğimiz bir para değildir. Yani hükümetten; Başvekâlet'ten Millî Emniyet'e verilmiş bir para değildir.

Millî Emniyet'in diğer devletlerle olan münasebeti vardır. Başta Amerikalılar, sonra İngilizler, sonra Fransızlar ve sonra İtalyanlar.

Bunlardan da hizmet mukabili bir miktar alınır. Geçen seferki ifedelerimde "Başka menbalardandır bu para" dememin sebebi de budur. Onlar bu alınan paralardan 261 bin lirasını tasarruf etmiş. Hizmete sarfetmemiş, indelhacet kullanmak üzere, daireden ayrılırken bu parayı getirdi.

Başvekile müracaat ederek durumu bildirmiş, Başvekil de Müsteşara teslim et, demiş. İndelhace kullanmak üzere bu 261 bin lirayı aldım kasaya koydum.

Aylık sarfiyata tekabül eden bir para olmadığı için, yeni gelen Millî Emniyet Reisi'ne bu parayı devir etmedim.

 

AMERİKAN EMNİYET SERVİSİ

HAKİM BAŞKAN- Kim vardı o zaman?

SANIK AHMET SALİH KORUR- Behçet Türkmen. Zaten ona teslim etmek istemediği için Naci Perker, getirdi parayı bize teslim etti.

Bu para; Naci Perker'in işten ayrılmasına kadar bende kaldı, olduğu gibi kaldı, 261 bin küsur lira. 6 ay kadar emirleri veçhile bilfiil Millî Emniyet Reisliği'ni üzerime aldım. Bendenize emir verirken o zaman şöyle dedi. "Bu işe gir, gör bakalım, mahiyetini öğren". Birçok dedikodular vardı.

Dedikodular şuydu: Amerikalılar bizim Milli Emniyet'e hakimmiş, vermekte oldukları paralar dolayısıyle Millî Emniyet Teşkilatımız'a nüfuz etmektedirler. Bütün dosyalarımıza Amerika'nın Millî Emniyet Servisi hakimdir. Bu, şayian kulaklarımıza gelmekte idi. Ben işe başladıktan sonra bilhassa tetkikatı bu cihete yönelttim.

Hakikaten baktım ki bilhassa İstanbul'da bir mektep, İstanbul teşkilâtı ve Yeşilköy'deki Soruşturma Teşkilâtı tamamı ile Amerikalılar'ın emrinde idi. İstanbul'daki mektebin maaşını Amerikalılar doğrudan doğruya mektebin müdürüne tevdi etmekte idi. Yeşilköy'deki soruşturma teşkilâtının da maaşını doğrudan doğruya Amerikalılar vermekte idi. Ayrıca İstanbul Millî Emniyet Teşkilatımız'a da para vermekte idiler.

 

İZZETİ NEFSİNİ RENCİDE

Amerikalılar doğrudan doğruya para vermektedirler ve bunlar sonra merkeze bildirilmektedir. Ama Amerikan İstanbul Servisi'nin Başkanı bu paraları doğrudan doğruya verip ve doğrudan doğruya onlardan hesap almakta ve iş istemekte olduğu için memurların izzeti nefsini rencide eder vaziyette idi. Ve bundan hepsi de müşteki idiler.

 Bunu tetkik ettim, mühim de bir para değildi, verilen para ayda 100.000 liranın etrafında idi. İngilizler'den alınana baktım, ay da 30.000 lira, Fransızlar'dan alınan ayda 7-8.000 lira, İtalyanlar'dan alınana baktım, ayda vasati 4.000 liranın etrafındadır. İtalyanlar'la Fransızlar'dan şikâyet yok, çünkü onlar doğrudan doğruya merkeze veriyorlar.

Fakat Amerikalılar doğrudan doğruya bizim memurlarımıza para vermekte ve hatta memurlara, bizzat kendilerine doğrudan doğruya maaşlarını ödemekte oldukları için bizim memurları kendi memurları gibi kullanmaktadır.

 Dinleme servislerindeki memurlarımız da Amerikalılar'ın elinde, bilhassa telefon servisleri, Beyoğlu'ndaki bir nokta. Bunların maaşlarını doğrudan doğruya Amerikalılar vermektedir. Bu vaziyeti böylece tesbit edince geldim Başvekile söyledim.

 

TETKİK

BAŞKAN- Bu tetkikleri 1957'de yaptınız.

SANIK AHMET SALİH KORUR- Evet efendim. O zaman Başvekil'e geldim, bu vaziyeti aynen arzettim. Ve nihayet senede 1-1.5 milyon liraya kadar bir fark olacak bu para bakımından, bizim Millî Emniyet Teşkilâtımız'ın diğer devletlerin Millî Emniyet Teşkilâtı'nın emri altına girmesi ve onların emri altında çalışması gibi bir vaziyet hükümetimiz için elbette ki, tasvip edilmez.

Bunu tasvip etmediler. Derhal bu münasebeti sureti nazikâneda idare ederek, bu parayı bütçeye koyalım dediler, önümüzdeki sene için. O sene nasıl idare etmek mümkünse edelim, gelecek sene bütçesine para koyalım dediler. Zaten 1957 senesinden sonra da Tahsisatı Mesture'nin birden bire artışının sebebi de budur. 2.5 milyon yapılırken, birden bire 2.5-3 milyondan, 4.5 milyona çıkarıldı.

 

MÜNASEBET-HAYSİYET

Ben Amerikalılarla olan bu münasebeti kestim, 2 ay para almadım. Amerikalıların İstanbul teşkilâtına emir verdim dedim ki, sureti kat'iyede Amerikalılardan para almıyacaksınız. Amerikalıların servis şefini daireme çağırdım, kat'i talimat verdim.

Dedim ki; hiçbir memurumuzla temas etmiyeceksiniz, hiçbir memurumuza para vermeyeceksiniz. İcap ederse müşterek bir operasyon yaparsak, müşterek operasyonun masrafını ben tahakkuk ettirir sizden isterim. Fakat onun dışında ben size kat'i bir neticeyi bildirinceye kadar hiç kimse ile temas etmiyeceksiniz, para vermeyeceksiniz dedim.

Amerikalılar bundan memnun oldular. Bizim istediğimiz de zaten bu idi, dediler. Belki bunu o esnada vaziyetlerini kurtarmak ve yaptıkları işin bir devletin izzeti nefsini rencide eden bir iş olduğunu hissettirmemek için bu tarzı kabul etmiş göründüler. İşte o andan sonra bir iki ay elimizdeki o para ile idare ettim.

O sene Tahsisat-ı Mesture'ye ufak bir münakale de yapılmıştı. Bu tarihten sonra Amerikalılarla bizim teşkilâtın doğrudan doğruya temasını kestik. Mektebe devam ettik, fakat onlara tediye yaptırmadık. İstanbul teşkilâtı ile İstanbul Milli Emniyet Servis Şefi Amerikalılardan para alırdı, onu sarfederdi. Bunu önledik.

Yeşilköy'de kendilerinin kurduğu bir soruşturma servisi vardı, onların da alâkasını kestik. Ve siz bizim memurumuzsunuz, Amerikalılarla alâkanız yok, dedik ve bu suretle devam ettirdik. Bu elimize geçen parayı da bu uğurda ve bu esnada harcadık. Ve önümüzdeki yılın tahsisatını da artırdık. Zaten 75-85.000 lira olarak devam edegelen tahsisatı bundan sonra 140.000 liraya kadar çıkarabildik.

Yani her ay bizim Milli Emniyet Servisi'ne vermekte olduğumuz bir tahsisat vardır. Ben bu işe başladığım zaman 70-80 bin lira idi, sonra 140-170 bin liraya kadar çıkardık. Ve bu suretle elimizdeki bu paralarla bu işi idare ettik. Huzurunuzda, affınıza mağruren söylüyorum, devletin hakikatı halde orada zedelenmekte olan haysiyetini kurtardık. Bu doğrudan doğruya orada servis başında bulunan zatın günahı idi. Zaten kulağımıza da bir takım şikâyetler gelmekte idi.

 

GÜNAHKAR KİM?

BAŞKAN- Amerikan Servisi'nin başında bulunan zatın günahı mı, yoksa Behçet Türkmen'in günahı mı?

SANIK AHMET SALİH KORUR- Behçet Türkmen'in günahı. Amerikalılar bu kadar işin içine nüfuz etmişti. Ve zaten servisten ayrılmasının başlıca sebebini bu hali teşkil etmekte olduğunu zannediyorum. Daha başka bir malûmatım yoktur.

….

YAVAŞ YAVAŞ- VAZİYETİ İDARE ETME

BAŞKAN- Böyle midir, Adnan Menderes?

SANIK ADNAN MENDERES- Böyledir Beyefendi. Yavaş yavaş yardımları kestik.

Bu yardımlar şöyle başlamış: Servisler arasında irtibatlar tesis etmek; birbirlerine malûmat vermek suretiyle müştereken çalışılıyor. Bunun badi (sebep T.Ç) olduğu külfeti karşılamak üzere yavaş yavaş irtibat temin etmişler. Bunun Behçet Türkmen'in terviç etmiş olduğu (Türkmen tarafından uygun görüldüğü T.Ç) anlaşılıyor.

Müsteşarın dediği gibi, bu okul ve dinleme meselesi falan kulağımıza geldi, işittik.

Yine müsteşarın dediği gibi, önlemek de istedik. Esasen kendisini "bu servise gir de, orada neler cereyan ediyor, gayesini bir anla" diye vazifelendirdiğimin sebebi budur.

Neticeyi aldıktan sonra keselim. Amerikalıları darıltmayalım, daimi surette servis olarak yardımlarına muhtacız, bizim servise mensup olan memurlar doğrudan doğruya Amerikalılardan para alıyor gibi bir vaziyete düşmeyi önleyelim dedim.

Bize yapacakları yardımı malzeme olarak yapsınlar, teknik malzemeleri çok fazladır, bizim servisin bu malzemeye ihtiyacı vardır. Bu yolda yardım yaparlarsa memnun oluruz. Bu, haysiyete dokunacak bir nokta teşkil etmez, şeklinde görüştük ve bu suretle idare ettik vaziyeti.

SORULMAYAN HESAP

Bütün bu itiraflara rağmen; ABD’ye verilen üslerin, gizli ikili anlaşmaların, ülkede cirit atan CIA’ya teslimiyetin hesabı kimseden sorulmadı. Menderes ve arkadaşlarının yargılandıkları “Türk topraklarının bir kısmını yabancı bir devlet egemenliğine bırakmak suçu”nda sözü edilen yabancı devlet de, Amerika değil, Sovyetler Birliği idi!

Sorulsaydı, şüphesiz bir numaralı sanık İsmet İnönü olacaktı. Celal Bayar da iki numaralı sanık olarak İsmet İnönü’nün yanında yerini alacaktı. Sorulmadı, tarihi fırsat kaçırıldı.

 

MEMLEKETİN YÜKSEK MENFAATLERİ

MBK Komite Başkanı Cemal Gürsel, 13 Kasım 1960'da kamuoyuna açıkladığı bildirgede şöyle diyordu:

"MBK çalışmaları memleketin yüksek menfaatlerini tehlikeye sokacak duruma düştüğünden TSK kuvvetleri ve MBK komite üyelerinin talepleri üzerine 13 Kasım 1960 tarihinden itibaren MBK’ni feshettim."

13 Kasım günü Gürsel bildiriyi okurken Hava Kuvvetleri'ne mensup subaylar 14'lerin evlerine giderek kendilerine verilen sarı zarflı mektupları ilgili şahıslara verdiler. Bu mektupla şunlar yer alıyordu:

"Komite içindeki çatışmalar yüzünden normal çalışma düzeni kurmaya imkan kalmamıştır. Bu sebeple Milli Birlik Komitesini fesh ettim. MBK üyeliğinden af edildiniz ve emekliye sevk olundunuz. Şerefinizle mütenasip bir dış göreve atanmak üzere evinizde bekleyiniz."

14’ler grubu da homojen özellikleri olan bir grup değildi.

Orhan Erkanlı, TÜRKEŞ’in grup lideri olarak takdimini kabul etmeyenlerdendir ve “Aramızda, iktidarı devam ettirmekten başka müşterek bir taraf, anlayış ve inanış mevcut değildi.” der. Erkanlı: sistem ve doktrin olarak TÜRKEŞ’ten farklı düşündüğünü söyler.”

 

SAĞIMIZI VE SOLUMUZU

14’lerden Orhan Kabibay yurtdışına çıkırıldıktan sonra, Talat Aydemir’e bir mektup yazar. Durum değerlendirmesi yapar.

 

Sevgili ve aziz kardeşim Talât,

Hâtırımdan bir an olsun çıkarmadığım halde, şimdiye kadar sana yazamadım. İlk zamanlar hâdiselerin üzerinden bir zaman geçsin istedim. Daha sonra uygun bir durum aradım. Şimdi yazmakla cidden bir huzur içersindeyim.

Buraya geleli on üç hafta dolmuş oldu. İlk günü hangi hisler altında isem, değişen birşey yok, aynen devam ediyor. Bu müddet zarfında zaruri yaşama şartlarını asgari derecesinde temine uğraştık. İyi kötü bir mekan temin ettik. Sağımızı ve solumuzu tayin ettik.

 Artık bundan ötesi meydana getirdiğimiz şartlar içinde mukadder olan akıbetimizi beklemekten ibaret... Biz de bunu tevekkülle yapmaya çalışıyoruz. Her halde huzur içersinde değilim. Gelişen şartlar o şekilde olmasaydı, nispi bir huzur ve mes'ut olma imkânları da mevcut olabilirdi. Fakat maalesef, şimdi bu bir hayalden ibaret.

 İster istemez bazı, yine malûm uzun uzun münakaşaları yapılmış ve yapılmakta olan hususlara intikal ediyor ve edecek. Başka türlüsüne de imkân olmuyor. Sen herşeyi Komitedeki Sezai ve Osman müstesna, diğerlerinden de çok daha iyi bilir ve değerlendirme imkânlarına sahipsin. Zira 27 Mayıs İhtilâl temelleri senin çok müspet ve fedakâr faaliyetinin neticesinde meydana gelmiştir.

Fakat ne yazık ki seninle beraber olan bizler, senin için gerekli olanı temin edemedik. O günlerin havası bu esef verici neticeyi doğurdu. Bu konudaki çalışmalarımın müspet bir sonuca ulaşmayışından çok üzüntü duymuşumdur.

 

POLİTİKA OYUNLARI

Aziz kardeşim : Bu yazacaklarım özel olarak kendimi savunma değildir. Bunu yapmayacağım.

Hâdiselerin içerisinde yaşamış olan, her türlü politika oyunlarına bulaşmamış aklı selim sahibi kimseler durum ve durumum hakkında zannederim kararlarını çoktan vermişlerdir. Artık beni buraya getiren olay tarihe intikal etmiş oldu. Zaman gerçeklerin aynasıdır. Hakikatler ortaya çıkacaktır. Bunu böylece kapıyorum. Fakat bu arada beni üzen bir husustan bahsetmeden geçmeyeceğim. O da 14’ler hakkında tefrik yapılmadan toptan ve menfî dedikodulardır. Zaman alarak kafi bir zaman geçti. Bidayette itham edildiğimiz konuların şüphesiz delilleri de toplanmış bulunmaktadır.

Bütün şüpheler ya dağıldı veya müdellel oldu. Buna göre toptan 14’ler hakkında ağır bir itham dedikodusunun önü alınması, eğer suçlar varsa ortaya konsun, velhasıl kanunî yollardan gereği yapılmalıdır. Buraya kulağıma kadar gelen isnatlar çok çirkin ve çok acı.

Bunları yapanların kimler olduğunu kestiriyorum. Bunlar her devrin politika bezirganları, menfaat grupları bir tek kelime ile bu memleketin yüksek menfaatleri ile hiçbir ilgisi olmayan, yalnız günün rüzgârına göre yelken tutan kimse veya gruplardır.

 27 Mayıs'ı meydana getiren o ulvi hissi yok etmek veya parçalamak, şu sıralarda hedefleri olsa gerek. Öyle zannediyorum ki komite arkadaşları ve sizlerde benim kadar bundan müteessir oluyorsunuz, fakat komite ne yapar ki onlarında hesap ettikleri bu ya şu veya bu sebepten tasfiye edilmiş ve mucip sebepleri ilk anlarda çok ağır, fakat sonradan tatil edilmiş bir grup için tam fırsat.

Akla gelen ve ağza alınmaz ithamlar sürüp gidiyor. Komite buna resmen mâni olmaya kalksa, kendi kendini tekzip gibi bir şey olur. Aksi türlü hareket etse şahsımızda kendiside yıpranmaktadır. Arkadaşlar müteessir olmaktadır. Bunları yapanlar bu açmazı mükemmel surette hesap etmişlerdir.

 

SİYASİ ÖLÜ

Gayeleri mateessüf meydana gelmiş 13 Kasım olayını ustalıkla istismar ederek ihtilâlin mânasını hırpalamaya çalışmak, 23’ler ve ondörtler düşmanlığı yaratarak 27 Mayıs'ı sembolize etmiş unsurları siyasî bir ölü haline getirmektir. Çünkü bunlar ihtilâl yapmış unsurları itibarlarıyla yaşar görmek istemezler ve bu yüzden ellerine geçmiş bir fırsattan istifade ediyorlar. Şahsen bu oyuna gelmiyorum, gelmemeye de azimliyim. Dışarıda olan diğer arkadaşların da geleceğini tahmin etmem, fakat çok üzülüyorum.

Meselâ bu çirkin ithamlardan bir kaçı :

Mutlak surette bir kısmımız komünist, bir kısmımız ise faşist, bizler Cemal Paşayı ve İnönü'yü öldürecek, partileri kapatacak ve memleketi, askerî Cunta veya diktatörlükle idare edecekmişiz. Bunun 27 Mayısı yapmak için ruhunda bir şeyler his etmiş bir Türk evlâdı için düşünülmesi mümkün müdür.

27 Mayısın hangi şartlar altında, sonsuz bir memleket sevgisi ve geleceğini dikkatle düşünmek suretiyle hazırlandığını, teşkilâtçısı sen olduğun için çok iyi bilirsin. Ayrıca bu ne mantıktan uzak hezeyandır. Kim diktatörlüğü yaptırtır. Diktatörlük kuvvetle yapılır. Memlekette bu kuvvet Silâhlı Kuvvetlerdir. Silâhlı Kuvvetlerimizin sağduyusu buna müsaade eder mi? ve durumu buna müsaade eder mi? Orduyu bilen ve tanıyan bir insan bu hususu aklından geçiremez...

Ben ki orduyu iyi tanırım. Orada iken de devamlı olarak şunu söylerdim: Yine de aynı kanaati taşımaktayım. Esaslı olarak bu memlekette demokratik düzen ve bu düzeni muhafazaya muktedir müesseseler kurulmadan memleket idaresi kabil olamaz. Aksi takdirde gelecek karanlıktır. Hele gelecek diktanın her türlüsü bir felâkettir.

Cemal ve İsmet paşaların öldürülmeleri değil aklı selim, biraz da vicdanı olan bir insan bunu hayalinden dahi geçiremez. Bunun münakaşasını yapacak değilim. Hiçbirimiz yıktığımız iktidarın adi suçlularına dahi aklımızdan geçirmediğimiz en küçük bir maddi zararı memleketimizin iftiharı olan bu büyük şahsiyetlere karşı nasıl düşünebiliriz. Hiç birimiz derken her halde sadece On dörtleri değil 27 Mayıs Komitesi ve onun yakın çevresini kast ediyorum.

 

 

KÜLAH KAPMA

Bir diğeri : Vatan hainidirler, Ruslara satılmışlardır. Gittikleri yerlerden Ruslara iltica ediyorlar. İstirham ederim olur mu?

Bu sözler ben ve benim gibiler için söylenebilir mi? Hatıra getirilebilinir mi? Bu pis ve adi propagandayı yapanların yüzlerine bir gün vurmak için âdeta yerimde duramıyorum. Allah beni bunu yapmadan öldürmesin, tek temennim bu. Talihin ne garip ne feci cilvesidir ki; 27 Mayıs'a hayatımızı bunları duymak için mi koymuştuk?

Bir diğeri : Beş bin subayı atan, 147 leri (üniversiteden çıkartılan öğretim üyeleri ÖG) tasfiye eden bunlardı. İyi niyetli diğer komite üyelerini aldatarak veya tehdit ederek istediklerini yaptırıyorlardı. Buna herşeyden evvel oradaki ve buradaki arkadaşlarımız şahittir, hepsi ile en yakın samimi münasebetlerimiz vardı.

Kimi kim kandırır veya tehdit edebilir. Buna eyvallah diyecek bir arkadaş var mıdır. Ben bir tek vak'aya şahit olmadım, hepsini yakından tanırım. Bunu kabullenecek bir tek kimse mevcut değildir ve olamaz. Zaten 27 Mayıs meydana gelemezdi? Onların hepsi titizlikle, fikir yapısı salam sonsuz bir memleket sevgisi duyan cesur insanlar arasından seçilmişlerdir.

İhtilâli yapan bunlar değildir. Açıkgözlük edip külâh kaptılar bir de bu... ihtilâlin hazırlanışını ve icrasını yakından bilirim. Bildiğim içinde bu konuda salâhiyetle konuşurum ve bütün arkadaşlarda şüphesiz çok iyi bilirler. Komite ilk teşkil edildiği zaman içinde öyle arkadaşlar vardır ki eğer onlar olmasaydı ihtilâl olmazdı. Bu ihtilâli onlar gerçekleştirdiler, yine öyleleri vardı ki olmasa da yine ihtilâl olurdu. Hizmetleri olmuştur veya olmamıştır. Fakat esasa taalluk etmez.

Komitenin durumunu yeni üyelerini tesbit etmek için, yani küllâhı kapmak, isteyenleri ayıklamak için komisyon kurulmuştu. Aklımda kaldığına göre dokuz kişiydi ve bu komisyon seçilirken şu husus nazarı itibara alınmıştı. İhtilâli hazırlayan ve götürenlerden kilit arkadaşlar seçilmişlerdi.  Yine hatırımda kaldığına göre şu zevat vardı. Madanoğlu, Sezai, Osman, TÜRKEŞ, Muzaffer Yurdakuler, Mucip Ataklı, Sami Küçük, Orhan Erkanlı ve ben belki Ekrem Acuner de vardı. Belki başkaları da seçilebilirdi de. İşin selâmet ile cereyanı için feragat ettiler.

Her ne ise bu komisyon, Komiteyi tespit etmişti. Şahsım için söyleyebilirim ki açıkgözlük edip komiteye çöreklenmiş değilim. Talâtçığım seni işgal ediyorum. İşte böyle konuları duymak beni harap ediyor. Madde, mahal. ve kimden duyduğumu sarih olarak tespit etmeme imkân yok, bu şekilde lekelenmemize bir nihayet vermek lâzım. Eğer varsa resmen açıklanmalıdır. Herkes durumunu bilmeli ve lüzum görüyorsa savunmasını yapmalıdır. Bu konuda yardımlarını bilhassa istirham ederim.

Nasılsın, arkadaşlar nasıllar. Şu sıralar da hakikaten çok mühim problemlerde karar vermek durumunda bulunuyorsunuz. Meşguliyetiniz büyük, candan temennim komitenin ve sizlerin icraatınızda başarınızın devamıdır.

 Memleket istikbalini inşa ediyorsunuz.

Bu tarihi çalışmanızı Allah meşgul etsin. Mesut inkişafları gördükçe bahtiyar oluyorum. Her şeyin en iyi sonuca ulaşacağına itimadım tamdır. Benim ve başkalarının şahısları mevzubahis değil, memleket hizmetinde şahsen kimseye karşı ne kinim ve nede bir davam var..

Bir ihtilâl hareketinde bu gibi olaylar olur, olmamasını temenni ederdim. Fakat olduktan sonra da memleketi seven hem de hayatından çok seven bir insan sıfatıyla hareketin muvaffakiyetini bütün kalbimle vatanın birlik, beraberlik selâmet ve atisi bakımından temenni ederim ve ediyorum.

Şimdilik hoşçakal. Bütün hasretimle gözlerinden, yanaklarından öperim sevgili kardeşim. Sezai, Osman, Kadri Kaplan, Muzaffer Yurdakuler, Suphi Karaman'ın hasretle gözlerinden öperim. Yazarsan beni memnun edersin.                                       Orhan KABİBAY

 

TERBİYE

Bu kişiler, yani 14’ler, Dr Hikmet Kıvılcımlı’nın deyimi ile dışarıda terbiyeye tabi tutuldular.   

“Millî Birlik Komitesi, kendi içinde birlik miydi? Daha 27 Mayıs başarı kazanır kazanmaz, en başta 38 kişilik MBK içinden 38 parça gibi göründü. Altı ay geçmedi. Milli Birlikçiler ikiye bölündüler. M.B.K.'de yarıya yakın (kimine göre sekizde yedi) "muhalif" üyelerden 14 birlikçi baskınla ayrılıp sınır dışına atıldı.

….

Ötede 14'ler, 2 yıl, 5'er bin lira maaşlı elçi danışmanlığı ile yurt dışında terbiyeye tâbi tutuldular.

Sansasyonel yasak buluşmalar yaptılar. İçeriden, dışarıdan birleşme denemelerine kalkıştırıldılar. Öngörüp birleşemediler. Yurda dönüşlerinde hepsinin ayakları suya erdi. Sosyal ve siyasi yönsüz hiç bir iş yapılamayacağını anladılar. Faşizmsi düşünenler CKMP'ye halkçımsı düşünenler CHP'ye, sosyalistimsi düşünenler TİP'e girdiler.”

 

FİNANS KAPİTALE VURUŞ

Faşistler, Komünistler temizlenmişti. Basın görevini yaptı. Ordu gençliği siyaset yasağıyla büyüdükleri ve yaşadıkları için bu terminolojiler onlara ürkütücü geliyordu. Faşist, Komünist kelimeleri küfürdü. Biri diğerinin ne kadar kötü olduğunu anlatmak için kısaca, Faşist ya da Komünist diyordu. Dinleyen hemen olayı kavrıyordu. Ya! Vay Anasına!…Demek öyleymişler!…

Ordu gençliği hızla oynanan oyunu fark etti. MBK otoritesi dışında örgütlendi. Türk Silahlı Kuvvetler birliğini kurdu. Ama geleneksel hatalarını yaptılar. Hiyerarşi bozulmasın diye paşaları içlerine aldılar. Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay tüm birliklere bir tamim yayınlayarak TSK birliği örgütünün otoritesini  ilan  etmek durumunda kaldı.

6 Haziran 1961 devrimci haraket vuruşuyla Cemal Madanoğlu-Osman Köksal’ın gücü kırıldı. Osman Köksal Muhafız Alayı Komutanlığından, Madanoğlu’da Ankara komutanlığından alındı. Dr. Hikmet Kıvılcımlı bu tarihi olayı, Finans Kapital’e Vuruş diye adlandırır. 12 Mart 1971 öncesi bu ikili (Madanoğlu-Köksal) Doğan Avcıoğlu’nun  Devrim gazetesiyle allanıp pullanarak devrimci çevrelere ve gençliğe 27 Mayıs’ı yaratan devrimciler diye yutturulur. Olanlar bilinçli şekilde saklanır.

“14'lerden geri kalan MBK üyeleri "BİRLİK" miydiler? Doğrusu, yalnız 14'ler değil, hepsi: MBK üyelerine kimsenin dokunamayacağı andıyla, kendilerini "millete adamış" idiler. 14'lerin atılmasıyla, herkes sözünden dönmüş, yahut birlik olmaktan çıkmıştı. Bu çözülüşten en çok yararlanmak isteyenler, fırsatı kaçırmayacaklardı. 14'lerin sınır dışı edildikleri gün, Madanoğlu grubu, öteki MBK üyelerini ortadan kaldırma yoluna girdiler.

 Kimdi bu Madanoğlu'cular? 14'lerin başında yurtdışı edilen KABİBAY'ın sonradan harekete sokulan kişiler olmaları, yeterli tanımlama değildir.

Millet Meclisi seçimlerinde İstanbul caddelerine, hele Beyoğlu caddesine çıkanlar, banknot yağar gibi Madanoğlu’nun propaganda kağıtları yığmış olduğunu görüp şaştılar, kafile kafile otomobillerle Madanoğlu'nun ültimatom çeşnili ünlendirilişi ile karşılaştılar. Madanoğlu'nun ardında finans-kapitalin gölgesi, saklanmakta güçlük çekiyordu.

Madanoğlu'nun temizleyecekleri, Gürsel çerçevesine pek sığmayan albay cuntalarıydı. Albay cuntaları devletçiliğimizin büyük çoğunluğu alt-kademe silahlı kuvvetlerdi. Henüz diriydiler. Kimin adına diktatörlüğe adaylığını koyduğu açıklanmayan Madanoğlu grubunu daha tez davranıp temizlediler.” (Dr.Hikmet Kıvılclmlı)

 

SİLAHLI KUVVETLER BİRLİĞİ

6 Haziran 1961 olayını da bir de Talat Aydemir’den dinleyelim :

“Aynı fikirler İstanbul’da da doğmuş olduğundan (Ankara grubu ve İstanbul grubu birbirlerinden habersiz muvazi çalışıyormuşuz.) 18 Mart 1961 de birbirimizden haberdar olup birleştik. Bazı prensipler vazettik. Ve bu prensipleri MBK üyelerine gönderdik. Bazıları iyi karşıladı, bazıları yadırgadı, bir kısmı da bizi kontr ihtilâlci olarak vasıflandırdılar, bize karşı cephe aldılar.

Vazettiğimiz bu prensipleri orduda ilkönce güvendiğimiz kumandanlara, sonra daha küçük rütbeli subaylara kabul ettirmek suretiyle prensiplerden ayrılmamaları için yemin ettiriyorduk..

…

 O tarihlerde hiyerarşik sisteme göre teşkilâtı bağlayarak geliyorduk. Kara Kuvvetlerinde Korg. Cemal Tural, Jandarmada Tuğg. Abdurrahman Doruk, Deniz Kuvvetlerinde Donanma Kumandanı Tümamiral Necdet Uran, Hava Kuvvetlerinde Korg. İrfan Tansel'e kadar yükseltmiştik ki 6 Haziran 1961 hâdisesi zuhur etti.

Bu olay da şudur: Yukarıda saydığım MBK üyeleri, bu teşkilâtı dağıtmak ve ileri gelenlerini ordudan 13 Kasım 1960 harekâtı gibi lekeleyerek tasfiye etmek, bunun için de ilk önce o zaman liderlik yapan Hava Kuvvetleri Kumandanı İrfan Tansel'i emekli etmek için Genelkurmay Başkanı Org. Cevdet Sunay'a teklif ettiler.

Genelkurmay Başkanı kabul etmedi. Fakat Washington Daimi Üyeliğine tâyinin çıkmasına da mani olamadı.

 O uzaklaştırıldıktan sonra sıra bizlerde idi.

Bir Cumartesi günü Korg. Cemal Madanoğlu, zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı (K.K.K.) Korg. Celâl Alkoç,Millî Müdafaa Vekili (M.M.V.) Org. Muzaffer Alankuş ile birlikte Silahlı Kuvvetler Birliği teşkilâtını tasfiye etmek için emeklilik listesini hazırlamışlardı. Bu durumdan bizi o zaman Genelkurmay İkinci Başkanı Korg. Muhittin Onür haberdar etti. Derhal Ankara’daki kıta komutanları birliklerimizi alârma geçirdik ve bekledik.

Korg. Cemal Madanoğlu aynı zamanda Örfi İdare Kumandanı idi.

 

Fakat Muhafız Alay Kumandanı Osman Köksal'dan başka kendisine yardımcı bir tek kıta kumandanı bulunamamıştı. Karşılıklı uzun temaslardan sonra mütarekeye geçildi. Durumu Genelkurmay Başkanına (O sırada İstanbul’da idi) aksettirdik, uçakla acele geldi. 28. Tümen karargâhında garnizondaki bütün kıt'a kumandanlarıyla bir toplantı yaptı. (K.K.K. Org. Celâl Alkoç hariç) tarihî bir gün yaşandı.

Arkadaşlar namına ben konuştum. İsteklerimizi bildirdik. Gecesi de yazılı olarak 6 maddelik bir ültimatomu Genelkurmay Başkanlığına ulaştırmak üzere Korg. Muhittin Onür'e,Kur. Alb. Necati Ünsalan verdi. Sabahleyin ulaşmadığını gördük. Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümg. Memduh Tağmaç ve zamanın M.M.V. Müsteşarı Tuğg. Nusret Bulca ile aynı ültimatomu Genelkurmay Başkanlığına ulaştırdık.

Devlet Reisince yerine getirilmesi istenilen ültimatom şu idi:

1-         Korg. İrfan Tansel eski vazifesi olan Hava Kuvvetleri Kumandanlığına iade edilecek.

2-         Hava Kuvvetlerinde bizim harekatımıza karşı duranlar Hava Kuvvetleri Kumandanının tanzim edeceği listeye göre emekliye sevkedilecek.

3-         M.M.V. Muzaffer Alankuş, K.K.K. Korg. Celâl Alkoç, İkinci Ordu Kumandanı Korg. Şefik İlter, Deniz Kuvvetleri Kumandanı Koramiral Zeki Özek emekliye sevk edilecek.

4-         Korg. Cemal Madanoğlu Örfî İdare Kumandanlığından, Muhafız Alay Kumandanı Albay Osman Köksal Muhafız Alay Kumandanlığından alınacak, MBK’deki aslî vazifelerine dönecekler.

5-         Orduda yapılacak tâyin, terfi ve tasfiyelere MBK üyeleri karışmayacak

6-         MBK üyelerinden hiç birisi bundan sonra MBK’den tasfiye edilmeyecek ve istifaya zorlanmayacak.

 

GİZLİ TEŞKİLAT BAŞI – EN BÜYÜK BAŞ

Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay Türk Silahlı Kuvvetler Birliğinin başına geçti.

Bu sessiz ültimatomlu ihtilâlden galip çıktık. Ve Türk Silâhlı Kuvvetleri Birliği teşkilâtını orduda en büyük baş olan Genelkurmay Başkanına çengel takmak suretiyle tamamladık. Artık orduda gizli bir teşkilât mevcut değildir. Her şey kumandanların bilgisi dahilinde cereyan etmektedir. Ne zamana kadar? 22 Şubat 1962’ye kadar.

6 Haziran 1961 ültimatomlu ihtilâlinden sonra ben, Kur.  Alb. Emin Arat, Deniz Alb. Nazım Özkan seçimlere kadar Türk Silâhlı Kuvvetler Birliği teşkilâtının özel karargâhını teşkil etmek suretiyle Genelkurmay Başkanı ve dört Kuvvet Kumandanı ile haftada iki defa, acele hallerde her zaman müşterek toplantılar yapar, Silahlı Kuvvetlerin isteklerini nakleder, ihtilâl rejimi içerisinde siyasî sahada yapılacak işleri yazılı olarak hazırlar, kumandan kademesine imzalayarak verir ve münakaşasını yapardık.”

 

“DEVRİM”  KURMAYI

1962-63 de yaşananlardan ders almayan  geçmişe değil geleceğe baktıklarını söyleyen 9 Mart 1971’in   “DEVRİM” ci  Kurmayları da yıllar sonra aşağı yukarı benzer şeyler  anlatacaklardır.

“9 Mart 1971 den önce ben, Emin Değer, Celil Gürkan,….. Türk Silâhlı Kuvvetler Devrim teşkilâtının özel karargâhını teşkil etmek suretiyle ilgili Kuvvet Kumandanlarıyla ile haftada iki defa, acele hallerde her zaman müşterek  toplantılar yapar, Devrim Kuvvetlerinin isteklerini nakleder, Devrim rejimi içerisinde siyasî sahada yapılacak işleri yazılı olarak hazırlar, kumandan kademesine imzalayarak verir ve münakaşasını yapardık.”

 

İZLEME

27 Mayıs sonuçları açısından, Türkiye’deki dengeleri sarsmış, “sistem” karşıtlarının önünü açmış, ülke sorunlarının tartışıldığı, çözümler üretilmeye çalışıldığı ve siyasi iktidarı amaçlayan “sistem” dışı” askeri, sivil örgütlenmelere hız kazandırmıştır.

27 Mayıs 1960 darbesini izleyen dönemde hazırlanan 1961 Anayasası, dönemin politik seyri üzerinde özgürleştirici etkiler yaratmıştır. Anayasanın en belirgin özelliği, kamu gücü karşısında yönetilenleri geniş güvencelerle donatmasıdır. Temel hak ve özgürlükleri düzenleyen 11. madde , parti ve sendika kurmayı; toplantı, gösteri ve grev hakkını güvenceye alıyordu.

Basın organlarına ve üniversitelere özerklik tanınıyordu. Yargının bağımsızlığı güvence altına alınıyor ve Anayasa Mahkemesi kurulması öngörülüyordu.

Diğer yandan da 1960 haraketinin düzenleyicisi olan ordu kuvvetleri, Milli Güvenlik Kurulu’nun anayasal bir organ olarak tanımlanması ile, politik hayata ordunun müdahalesinin tepeden denetleme  geleneğini yerleştirmiş oluyordu.

 60’lı yıllara gelinceye kadar illegal olarak örgütlenmek zorunda kalan ve etkenliği marjinal düzeyi geçmeyen  sol hareket anayasanın demokratik yapısını kullanarak kendi örgütlenmesine toplumsal yaygınlık kazandırdı. Üniversite gibi özerk kurumlarda, sendikalarda, dergi çevrelerinde ve parti aracılığı ile örgütlenen sol muhalefet, radikal toplumsal projelerin tartışıldığı geniş kamusallık ve eylemlilik alanları  yarattı.

 

ANAYASA-YASSIADA

Kurucu meclis toplanıncaya kadar, yasama ve yürütme yetkileri komitedeydi. MBK yasama yetkisini kendi, yürütme yetkisini de kurduğu Bakanlar kurulu aracılığıyla kullandı.

CHP’nin çoğunlukta olduğu Kurucu Meclis yeni Anayasayı yaptı. 9 Temmuz 1961’de halkoyuna sunulan Anayasa % 62 evet  % 38 hayır oyu ile kabul edildi.

 

Celal BAYAR-Adnan MENDERES Yassıada’da

14 Ekim 1960'da başlayan Yassıada duruşmaları 11 ay sürdü. Başsavcı Altay Egesel'in sanık sandalyesine oturttuğu 588 kişi yargılandı. Sonuçta, Salim Başol'un başkanlığındaki mahkeme, 15 kişiye idam, 31 kişiye müebbet hapis verirken, 402 kişiyi de çeşitli cezalara çarptırdı. 35 kişi beraat etti, 5 kişi hakkında dava düştü

İdam cezalarının infaz meselesi tam seçim zamanına geldi. Ciddi tartışmalara yol açtı. İdamlar MBK'yı ikiye böldü. Bir kısmı idamlara taraftar iken, diğeri de idamlar yerine müebbet hapsi savunuyorlardı. Sonuçta 15 idamın 3'ü onaylandı. Diğer 12'si müebbet hapse çevrildi. İdamları onaylanan Polatkan ve Zorlu, 16 Eylül 1961'de, Adnan Menderes ise hasta olduğu için 17 Eylül 1961'de idam edildi.

 

BEYLER, BEYEFENDİLER! NERELERDESİNİZ?

 “Nerelerdeydiniz beyler, beyefendiler, Menderes, Zorlu ve Polatkan tutuklanıp Yassıada'ya götürüldüklerinde? Evet nerelerde?

Kiminiz, korkudan kavrulmuş yüreğiniz ile susup köşenize çekildiniz, kiminiz o günlerde büyük coşkular içinde "Yassıada saati"ni hazırlıyordunuz, kiminiz de MBK emrindeki komisyonlarda “hizmet arz” ediyordunuz.

Bilmez miyiz sizleri, bilmez miyiz?

Hukuk profesörleriydiniz, Milli Birlik Komitesi çağırınca, emir erlerine taş çıkartırcasuıa topuk selamı verip Celal Bayar'ın ipe çekilmesi için ceza yasasını değiştirdiniz. Devrik cumhurbaşkanı, başbakanı ve bakanlar kurulu üyeleri ile milletvekillerini yargılayan Yüksek Adalet Divanı'na "mütalaa" verenler de sizlerdiniz.

Bugün ne hakla ve hangi yüzle "demokrasi şehitlerinden'' söz ediyorsunuz? Eğer Menderes, Zorlu ve Polatkan haklarındaki karar bir "cinayet" ise bu cinayeti "azmettiren' de sizlerdiniz, sizler.

Evet, beyler, beyefendiler, hocalar, paşalar, o günlerde nerelerdeydiniz?

Kiminiz, "Yassıada kararlarının infazı" için Milli Birlik Komitesi'ne baskı üstüne baskı yapan "Silahlı Kuvvetler Birliği“ adındaki cuntanın üyesiydiniz, kiminiz "örtülü ödenek davası"nda günlerce Menderes'e, Yüksek Adalet Divanı önünde ter döktürten bilirkişiydiniz. Cuntalara bulaşmayanlarınız ise 27 Mayıs Anayasa ve Hürriyet Bayramlarında yıllarca merasim üniforması giyerek ve kılıç kuşanarak "tebrikleri" kabul ettiniz.

Kiminiz Kurucu Mecliste üyeydiniz, kiminiz 27 Mayıs ihtilalini "Devrimci Türk ordusu günaydın" diye selamlayan partili yazardınız.

Şimdi ne hakla Menderes, Zorlu ve Polatkan için "demokrasi şehitleri" dersiniz?

Bu eski başbakan ve iki bakan eğer bugün "şehitler" olarak adlandırılacaksa, bunları şehit edenler de sizlersiniz, başkaları değil sizler.

Menderes ipe çekilirken nerelerdeydiniz? Haydi o günlerde etkiniz ve yetkiniz yoktu. Sonra başbakandınız, Menderes'in kemiklerinin bir ıssız adada çürümesine vicdanınız nasıl razı oldu? İsteseydiniz, Menderes'in, Zorlu'nun ve Polatkan'ın mezarlarını bir gün içinde ailelerine verebilirdiniz.

İstemediniz, yapamadınız, yapamadınız.

Söyler misiniz neden?

Ey 27 Mayıs'tan önce ve sonra kurulan o cuntaların silah üzerine yemin etmiş üyeleri... "Askeri ve mülki erkân" nerelerdesiniz? Hangi yüksek koltukta? Hangi yönetim kurulu üyeliğinde? Hangi özel teşebbüs arpalığında? Nerede?" (17 Mayıs 1987 Cumhuriyet Uğur Mumcu)

 

YENİ PARTİLER

Kurucu Mecliste kabul edilen  Siyasi Partiler Yasasına göre parti kurulması kolaylaştırılıyor ve eski yasada ki anti-demokratik maddeler yasadan çıkarılıyordu.

Yeni Siyasi Partiler Yasasına göre yeni  partiler kuruluyordu.

12 Şubat 1961 tarihinde  Prof. Aydın Yalçın önderliğinde, Yeni Türkiye Partisi (YTP) kuruldu. Prof Aydın Yalçın aynı zamanda MBK’yı destekleyen ve yayınlar yapan Müşerref Hekimoğlu’nun sahibi bulunduğu Öncü Gazetesinin de başyazarı idi Bu partinin kurucuları arasıda Ekrem Alican, Prof. Cahit Talas, Nilüfer Yalçın, Prof. Hikmet Belbez, İrfan Aksu, Hasan Kangal , Sırrı Öktem, Raif Aybar gibi isimler vardı.  Bu isimlerin çoğu SBF Fikir Kulübünün de üyeleriydiler. İşin ilginç yanı o günlerde SBF Fikir Kulübü Yönetim Kurulu şu isimlerden oluşuyordu. Başkan: Varol Sezen, II. Başkan Mustafa Özyürek, Sekreter Sönmez Köksal, Muhasip Onur Öymen, Üye: Taner Timur, Üye: Sami Güven, Üye: Türkay Yazıcı.

 

TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ-KAMBER

YTP’nin kurulmasından bir gün sonra; 13 Şubat 1961’de Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruldu. TİP 12 sendikacı tarafından kurulmuştu ve sınıfsal kimlikleri şöyleydi: Kemal Türkler maden işçisi, Avni Erakalın tekstil işçisi (ilk genel başkan), Şaban Yıldız tekstil işçisi, Rıza Kuas lastik işçisi, Kemal Nebioğlu gıda işçisi, İbrahim Güzelce basın işçisi, Hüseyin Ulubaş tütün işçisi, Saffet Göksüzoğlu ilaç sanayii işçisi, İbrahim Denizcier nakliyat işçisi, Salih Özkarabay basın işçisi, Ahmet Muşlu çikolata sanayii işçisi, Adnan Arıkan şoför.

Kambersiz düğün olur mu? Hemen her örgüte bir “görevli” yerleştiren MİT, TİP’in kurucuları arasına da Ahmet Muşlu’yu yerleştirmişti. Ahmet Muşlu’nun MİT ajanı olduğu daha sonra anlaşıldı ve Parti ile ilişkisi kesildi.

 

İŞÇİ SINIFI - EMEKÇİLER

Türkiye İşçi Partisi tüzüğünde kendisini:

 “İşçi sınıfının ve onun demokratik önderliği etrafından toplanmış bütün emekçi sınıf ve tabakaların kanun yolundan iktidara yürüyen örgütü olarak“ tanımlıyor ve “olayları işçi sınıfı ve emekçiler açısından değerlendireceğini ve onların hak ve özgürlüklerini gerçekleştirmek için mücadele edeceğini“ söylüyordu.

Partinin amacı ise:

“Türkiye’nin ileri bir toplum hale gelmesi, emekçilere söz ve karar hakkı verilmesi, tüm emekçileri insanca yaşama hakkı şartlarına kavuşturmak” olarak vurgulanıyor ve “işçi sınıfını ulusal kalkınma ve ilerlemenin bilinçli itici kuvveti yapmak, Anayasal özgürlükleri koruyarak büyük toprak sahiplerinin, şehirli büyük sermayenin demokratik rejimi aksatan ekonomik kalkınmayı, sosyal ve kültürel gelişmeyi frenleyen, sosyal adalet ve güvenliğe karşı koyan zararlı nüfuz ve hakimiyetlerini önlemek, sanayileşmeye öncelik veren planlı, emekten yana bir devletçiliğin ulusal ekonomide sosyal ve kültürel hayatta temel kuvvet olmasını sağlamak, böylece de daha ileri bir toplum düzeyine demokratik yoldan geçiş şartlarını hazırlamak, insanın insan tarafından sömürülmesine son vermek” şeklinde  açıklanıyordu.

 

MAKYAJ DEĞİŞİKLİĞİ

TİP’in varlığı ve -güçlü bir ideolojik ve teorik belkemiğinden yoksun olmakla birlikte- hızla yükselen toplumsal bilinç,  1968 lerde CHP’yi de makyaj değişikliğine zorlayacaktı. Yaklaşık bir çeyrek asırlık mutlak iktidar süreci boyunca işçi sınıfını ağır baskılar altına almış olan bu politik parti önce “ortanın solunda” olduğunu ilan edecek ve daha sonra ülkedeki değişime koşut olarak bu adımını genişletecekti. Şüphesiz olayın TİP’in önünü kesmek ve toplumsal uyanışı denetim altına almak gibi bir yanı da vardı ama, yine de toplumsal baskı CHP’yi de değişime zorlamaktaydı ve olayın bu cephesi olumluydu.

Emperyalist  güçlerin 27 Mayıs’a ve 1961 Anayasası’na önce alçak ve giderek daha fazla yükselen bir sesle, ama sistemli bir biçimde saldırmaları ve "toplumsal uyanışın ekonomik gelişmeyi geçtiğini “ileri sürerek "anarşi ve terör"ün baş sorumlularından biri ilan ettikleri bu anayasayı “ tebdil ve ilga  etmeleri bu nedenledir.

Bir diğer önemli faktör, işçi sınıfının, emekçi köylülüğün, üniversite  gençliğinin 1960'larda gelişen ve anti-emperyalist ve demokratik yanı ağır basan kitlesel eylemliliğinin, 27 Mayıs’a sahip çıkan genç subaylar ve askeri öğrenciler üzerindeki devrimci etkisiydi. Esas olarak 12 Mart’a gelirken bu devrimci   etki, ordu saflarında ve askeri okullarda önemli bir ilerici ve  anti-emperyalist potansiyelin oluşmasına yol açmıştı.

 

ÇANKAYA’YI BOMBALAMA

15 Ekim 1961 de yapılan  seçimlerde CHP % 36.7 oy alarak 173; AP % 34.18 oy alarak  158; CKMP % 14 le 54;  YTP % 13.7 le  65 milletvekili çıkardı. 150 kişilik senatodaki dağılım ise şöyleydi : CHP 36; AP 70; YTP 28 ve CKMP 16.

TİP kuruluşunu tamamlayamadığı için seçimlere katılamamıştı.

Sonuçlar 27 Mayısçıları şok etti. Ülkeyi yönetmek üzere TBMM’ine gönderilen çoğunluk 27 Mayıs karşıtlarından oluşmuştu. Meclis açıldığında “devlet başkanı” yerine “cumhurbaşkanı”nı da seçecekti. Bu durumda  halen “devlet başkanı” olan Cemal Gürsel’in, Cumhurbaşkanı seçilmesi de tehlikeye girmişti.

Adalet Partisi'nin bir kanadı ise  bastırmaya başlamıştı:

"Gümüşpala kenara çekilsin. Adayımız Ordinaryüs Prof. Ali Fuat Başgil olacaktır."

İşte bu gelişmelere karşılık olarak, şimdi Ankara sokaklarında CHP yandaşı "MDO - Milli Devrim Ordusu" veya "SDK - Silahlı Devrim Kuvvetleri" imzalı bildiriler uçuşmaya başladı. Milli Birlik Komitesi'ni temsilen Kurmay Binbaşı Kamil Karavelioğlu, bir askeri uçakla Ankara'dan İstanbul'a geçti ve doğruca Birinci Ordu Karargahı'na gitti.

Karavelioğlu, Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Cemal Tural'a şu mesajı iletti:

"MBK üyeleri İsviçre'den gelecek olan Prof. Ali Fuat Başgil'in, geri çevrilmesini, yahut Ankara'ya gönderilmeyip İstanbul'da tutulmasını istiyor."

Aynı saatlerde Ankara'da Hava Kuvvetleri Karargahı hareketliydi.

Fısıltı Gazetesi, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan Tansel'in "Başgil cumhurbaşkanı seçilirse, Çankaya'yı bombalarım." dediği iddiasını kulaktan kulağa yayıyordu.

 

EL KOYMA

21 Ekim günü, 38 general ve subay, İstanbul'da Harp Akademileri'nde saatlerce süren toplantı sonunda karar verdi: "Yönetime el koyacağız..."

"Seçimler bilindiği gibi sonuçlanınca Millî İradenin tam olarak gerçekleşmediği inancına varmıştık. Bu anda Türk Silâhlı Kuvvetleri içinde bir fikir ayrılığı belirmeye başladı.

Kanaat o idi ki, memleketin muhtaç bulunduğu ekonomik ve sosyal reformlar ilmî tarzda değil, gelişi güzel uygulanacak siyasî kavgalarla memlekette 27 Mayıstan öncesine nispetle daha gergin bir hava yaratılacak bu durum profesyonel politikacılara maişet endişesine dayanan bir post kavgasından başka bir sonuç vermeyecekti.

Bu fikirlerle bir grup subay yol yakın iken memleketin geleceği bakımından idareye el konulması fikrini savunuyordu. İkinci fikre göre ise, seçimler arzu edilen şekilde olmamıştı, şimdi askerî bir müdahale hareketine de lüzum yoktu. Tecrübe edilmeli, başarısızlıkları görüldükten sonra müdahale edilmeliydi.

Bu fikri savunanlar daha ziyade Hava Kuvvetlerinin temsilcileri olan Kurmay Albay Halim Menteş, Hava Albayı Fevzi Arsın idi, bunlar C.H.P’liler ile devamlı surette temasta oldukları için bu memleketi ancak başta İnönü olmak üzere C.H.P. nin kurtaracağına inanıyorlardı. Bu fikir gerek Ankara Grubunda, gerek İstanbul Grubunda tartışıldıktan sonra birinci fikir ekseriyet kazandığı için İstanbul'da 21 Ekim 1961 günü Harp Akademilerinde yapılan büyük toplantıda 10 General ve 28 Albay şu protokolü imzalamışlardı." (Talât Aydemir’in Hatıraları, s. 105)

 

HAKİKİ VE EHLİYETLİ

21 Ekim Protokolü (1961)

Harp Akademisi

Zabıt Varakası

1.         Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları - aşağıda açık imzası bulunanlar - 21 Ekim 1961 günü saat 14:30'da toplanmışlar ve gündemlerinde mevcut olan konuları müştereken müzakere etmişler ve ittifakla aşağıdaki karara varmışlardır.

a.         Türk Silahlı Kuvvetleri 15 Ekim 1961 günü yapılmış olan seçimlerden sonra, gelecek yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmadan evvel, duruma fiilen müdahale edecektir.

b.         İktidarı, Milletin hakiki ve ehliyetli mümessillerine tevdi edecektir.

c.         Bütün siyasi partiler faaliyetten men edilecek, seçim neticeleri ile Milli Birlik Komitesi feshedilecektir.

d.         Bu kararın tatbiki 25 Ekim 1961'den sonraki bir güne tehir edilmeyecektir.

2.         İşbu Zabıt Varakası üç nüsha olarak tanzim edilmiş ve bütün üyeler tarafından aynı anda imza edilmiştir.

21 Ekim 1961

İmza sahipleri:

Korgeneral Refik Tulga - Tümgeneral Fikret Esen - Tümgeneral Rafet Ülgenalp - Tümamiral Bahaddin Özülker - Tuğgeneral Faruk Gürler - Tuğamiral Celal Eyiceoğlu - Tuğgeneral Yusuf Alpmansu, Tuğgeneral Faruk Güventürk - Tuğamiral Kemal Kayacan - Tuğamiral İsmail Sarıken - Kurmay Albay Behçet Özdemir - Kurmay Albay Doğan Özgöçmen - Kurmay Albay Suat Aktulga - Kurmay Albay N. Kemal Ersun - Kurmay Albay Burhan Hunoğlu - Kurmay Albay Halim Kural - Kurmay Albay Recai Baturalp - Kurmay Albay Mehmet Bora - Kurmay Albay Vecihi Akın - Kurmay Albay Emin Aytekin - Kurmay Albay Ferit Erdoğan - Kurmay Albay Necati İşcan - Hava Kurmay Albay Rıfat Erenulu - Top. Alb. Celal Baykam - Kurmay Albay Cemal Öçal - Dz. Kurmay Albay Bülent Tarkan - Dz. Kurmay Albay Zarif Çetindağ - Kurmay Albay Bedrettin Demirel - Kurmay Albay Celal Ugan - Kurmay Albay Vahit Gürkan - Kurmay Albay Şerafeddin Olcay - Hava Kurmay Albay Emin Alpkaya - Kurmay Yarbay Ahmet Gergeç - Kurmay Albay Necati Ogan - Kurmay Albay Sadettin Cankır - Kurmay Albay Nihat Aslantürk - Hava Kurmay Albay Turan Çağlar - Kurmay Albay Fikret Göknar.

 

 

HUKUK DEVLETİ

Türkiye’de bir kez daha herkesin gözü önünde seçilmiş meclisi feshetmeyi, partileri kapatmayı ve iktidarı zor yoluyla ele geçirmeyi amaçlayan bir gizli örgüt oluşturuluyor. Koca koca generaller, kurmay subaylar, bu amaç için “yemin edip, ortak bildiriler hazırlayarak kararlar alıyorlar ve aldıkları kararların altını imzalıyorlar” ve kimse kendilerine ne yapıyorsunuz demiyor, diyemiyor. Bunlar ne sorgulanıyor ne yargılanıyorlar,   nede mahkum oluyorlardı.

Ama; ülkenin asker-sivil gençleri, 27 Mayıs Anayasasını savunduğu için, ülkelerinin bağımsızlığını ve halklarının özgürlüğünü, istedikleri için; baskı ve sömürüye isyan ettikleri için liderleri asılıyor, kendileri öldürülüyor, işkenceden geçirilerek zindanlara atılıyordu. Türkiye işte böyle bir “hukuk” devleti idi.

 

SİLAH-ÇANKAYA

“Buna rağmen 23 Ekim günü Genelkurmay Başkanı huzurunda yapılan Kumandanlar toplantısında iş değişmiştir.

Protokole imza koyan generaller dahi fikirlerinden dönmüşler, imzalarının kıymetlerini sıfıra indirmişlerdir.

Bu kumandanlara bizler ve astlarımız örnek olarak bakıyorduk. İşte o günden itibaren ordudaki genç kuşaklarda generallere karşı itimat kalmadı. Çünkü bu yollara bizleri generaller sürüklemişti.Geri dönüş yapanlar da ilk önce onlardı.

Artık profesyonel politikacılar ve CHP lideri, dört Kuvvet Kumandanı ile Genelkurmay Başkanlığına hâkim olmuşlardı.

Bu şartlar altında meşhur Çankaya Protokolü 24 Ekîm 1961 de köşkte Cemal Gürsel huzurunda dört parti lideriyle Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, Kuvvet Komutanları ve bazı generaller tarafından özel şartlar ortaya konarak imzalandı.

15 Ekim 1961 seçimleriyle «Millî İrade» nin tecelli ettiğine  inanan bu siyasî liderler, askerî kumandanlar, devletin Anayasası dururken Reisicumhur seçimine, kanun yapma ve kaldırma yetkisi B.M.M. ve Cumhuriyet Senatosu'na ait iken acaba  protokollerle devlet idare edilmesine neden lüzum görmüşlerdir? Açık rejim bu mudur? Demokratik nizam, çok partili parlâmenter sistemde demokrasi anlayışı bu mudur?

Süngülerin gölgesi altında (o gün Muhafız Alayı Meclisi  kuşatmıştı) T.B.M.M. ne Reisicumhur seçtiren kumandanların  demokrasi anlayışı bu mudur?

Reisicumhur adayı olarak çıkmak isteyen, diğer bir partiye mensup Prof. Ali Fuat Başgil (Sıtkı Ulay Paşa, Fahri Özdilek Paşa ve Haydar Tunçkanat'ın) silâh tehditleri altında istifa ettirilmemiş midir? Demokrasi bu mudur?

`Ne yazık ki, Reisicumhur seçiminin bu şekilde yapılmasına T.B.M.M. üyeleri seyirci kalmışlardır.

Anayasa harici bir teklifi kolaylıkla kabul etmişlerdir  Çünkü o zaman söylenen sözler ve yapılan tehditler parti liderleri tarafından şudur; Eğer Reisicumhur olarak Cemal Gürsel'i seçmez iseniz ordu idareye el koyacak... Acaba böyle miydi?

Yoksa CHP ne ve İnönü'ye bel bâğlıyan birkaç generalin arzusu muydu? Bunu takdir edemeyen milletvekilleri, Meclisin  ilk açılış gününde, kendi kendilerini bu karakterleriyle mahkûm etmişlerdi.”(Talat Aydemir)

 

BİZİM KASTTAN PAŞA

"Silahlı Kuvvetler Birliği teşkilatının Ankara'daki kurucuları olan ve önderliğini yapan Halim Menteş, Necati Ünsalan, Talat Aydemir, Selçuk Atakan, Emin Arat, Feyzi Arsın, Orhan Alpakın, Nuri Hazer'dir." Birlik, sözde "gizli"dir. Yani hükümete bildiri vermiş bir siyasi örgüt değildir. Zaten öyle şey veremez. Askerler, bütün memurlar gibi, siyasetle uğraşmaktan yasaklıdırlar.

Öyleyken, "Jandarma Subay Okulunda yapılan brifınglere katılan Genelkurmay Başkanı Sunay ve yüksek rütbeli subaylar", hatta, devrin başbakanı İnönü, fotoğraflar çektirerek, yapılan "illegal" birlik kongrelerini şereflendirirler. Çünkü İnönü de bizim kasttan Paşadır.

Başıbozuk olsa ne haddine girmek? Silahlı Kuvvetler Birliği'nin "gizli" toplantılar, brifingler, kongreler (evet kongreler!) yaptığı resmi Jandarma Subay Okulu salonlarına kuş uçurulmaz... Ve Sunay ise, Genelkurmay Başkanımız olarak gizli birliğin doğal şefi, hiyerarşiye uygun başıdır. “ ( Dr. Hikmet Kıvılcımlı)

 

YAŞASIN “DEMOKRASİ”!

MBK’nin seçimle gelen hükümete yetkisini devretmeyeceği söylentileri üzerine YTP Genel İdare Kurulu üyesi Prof. Aydın Yalçın ve eşi Nilüfer Yalçın  YTP Gençlik Kolları ve SBF Fikir Kulübü Üyesi birtakım gençlerle birlikte; 23 Ekim 1961 tarihinde, MBK’nın ortak toplantı yaptığı Başbakanlık binası önünde eylem yaptılar.

SBF Fikir Kulübü Başkanı burada bir basın açıklaması okudu :

“Parlamentonun açılışının çok yakın olduğu bu günlerde, bizler Fikir Kulübü olarak 15 Ekim seçimini demokrasiye geçiş olarak görüyoruz. Esasen, 27 Mayıs’ın gayesi de budur ve netice de alınmıştır. Bundan sonraki yolumuz , demokrasi yoludur. Demokratik düzene olan bağlılığımız sarsılmayacaktır. Siyasi partiler kuracakları idarede bütün güçlükleri milli hakimiyet yoluyla halledecekler. Türk milleti şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da batılı, ilerici ve devrimci bir gelişme içinde bütün gelişmeleri halledecektir.”

YTP Gençlik Kolu Teşkilatında da ilginç isimler vardı. Sadık Tanrıverdi (Başkan), Erdoğan Güçbilmez (Genel Sekreter) Doğu Perinçek, Adil Özkol, Süreyya Çelikkan, Mustafa Özyürek, Lale Alev Bora, Varol Sözen, Kaya İnal, Alev Alatlı, Sami Güven, Aklın Kireçtepe, Tahir Belbez, Güven Yalçıntaş, Şener Can.

Doğu Perinçek’in babası Sadık Perinçek de AP’ye geçmeden ve Genel Başkan Yardımcısı olmadan önce YTP’lidir ve 15 Ekim 1961 seçimlerinde Erzincan Milletvekili seçilmiştir.

 

27 MAYIS DİZGİNLENİYOR

Korkulan olmadı. Ali Fuat Başgil, “Çankaya Protokolü” ve “kendi rızası ile!!!!” cumhurbaşkanlığı adaylığından vazgeçti. TBMM'nin ilk toplantısında Gürsel'in cumhurbaşkanlığı oylandı. 156 boş oyla Gürsel Cumhurbaşkanı oldu. Başgil ihtilal ortamı içinde "ikna” edilmişti. 434 kabul oyuna karşılık 156 boş oy...

Gürsel artık cumhurbaşkanıydı.

Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, hükümeti kurma görevini CHP lideri İsmet İnönü’ye verdi.

İnönü Başkanlığında kurulan CHP-AP koalisyonunun başbakan yardımcısı Prof. Turhan Fevzioğlu idi. İnönü kabinesinin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’ti.

Ordu gençliği huzursuzdur. Subaylar yüksek sesle görüşlerini birliklerde seslendirmeye başlarlar. “Biz CHP nin silahşorları değiliz”.

Paşalarla yapılan toplantılarda ise Albaylar haykırmaktadır: “Türkiye’nin kaderi enerjisi tükenmiş 80 yaşındaki insana bırakılamaz. 27 Mayıs yok edilmek istenmektedir.”

Silahlı Kuvvetler Birliği’nin sürece bu şekilde ikircikli  müdahale etmesi, genç subayları tatmin etmemişti.

Bu subayların önderi Talat Aydemir’dir. Talat Aydemir, aynı zamanda Silahlı Kuvvetler Birliği’nin kurucularındandır.

Ordu içindeki sorunlu tüm unsurlar yavaş yavaş temizlenmekte, 27 Mayıs öncesi büyük sıkıntısı görülen “emir-komuta” zinciri yeniden güçlü bir biçimde tesis edilmeye, ordu karşı devrimci misyonlarına hazırlanmaya çalışılmaktadır

Ordu yeniden NATO’nun perspektiflerine çekilmektedir. Anti-komünist histeriyle donatılmaya, emekçi düşmanlığı ön plana çıkmaya başlamıştır.

Ankara Radyosu’nda yayınlanan kamu yararına bazı spotlar oldukça ilginçtir:

“Vatandaş dikkat, su uyur, komünizm uyumaz”, “Komünizm Türk ve Müslüman kıyafetine bürünerek arana girer”, “Komünizm tatlı dille arkadan sokan bir yılandır”.

Bunların yanı sıra, CIA tarafından hazırlanan ve Türkçe’ye aynen çevrilen anti-komünist programlar da radyolarda sık sık boy göstermektedir. Ordunun yeni misyonları, sadece Türkiye’de değil, kapitalist blokta yer alan tüm ülke ordularında uygulanan merkezi politikalar tarafından belirlenmektedir.

27 Mayıs dizginlenmiş ve kontrol altına alınmıştır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı bu süreci şöyle anlatır:

 

BASİT GERÇEKLİK

“27 Mayıs devrimcileri bu çok aşırı basit gerçekliği akıllarına getirmeden bir iktidarı devirdiler. Devrilen finans-kapital iktidarı mıydı? Açıkça oydu. 27 Mayısçılar öyle sanmadılar. "Kişileri" devirdiklerine inandılar. O  kuklaları oynatan sınıfları görmediler.

Öylesine görmediler ki, iş başa düşünce devirdikleri adamların halkı kandıran sömürme aygıt ve avadanlıklarını yerden kaldırıp, yapma solunumla diriltiler. Ve iktidarı bu finans-kapital dikta araçlarına kendi elceğizleriyle teslim etmeyi, dünyanın en akılcıl işi saydılar. Ellerinde sosyal sınıf pusalası yoktu. Anadan doğma devletçi yetişmişlerdi. Devlet bütünüyle ellerindeydi. İstediklerini yapabilirler miydi?

Her devletçinin kalemine doladığı bütün sorunları ortaya atabilirlerdi. Ancak o sorunların sosyal sınıf açısından çözüm yolları açık değildi.

.

SINIF PUSULASIZLIĞI

Sınıf pusulasızlığı yüzünden, iktidar, devrimcileri adeta paniğe uğrattı. …

Yani, bütün ömrünce "siyasetle uğraşma yasağına" uymuş bir emekli Paşa, beklemediği bir gece yarısı , ansızın getirildiği o yüce görevde; Türkiye'nin bütün siyasetini tek başına güdecek!...

……        

Bu durumlarıyla devrimciler tabana, temele inmeyi akıllarına getiremiyorlardı. Millet önünde geçerli, sınanmış bir otoritenin büyük rütbeli heykelini dikip, onun gölgesine sığınmak zorunda kaldılar. Halk yığınlarının muazzam denizinde yüzeceklerine, finans-kapital ağları ve oltaları içine girdiler.

Bu olta ağ, onları daha ilk günden kıstırıp, kendi selamet sahilindeki torbasına atmadıysa, çok tehlikeli durumlarda çok ince hesapları yapmakta usta olduğundan yapmadı.

Madem ki balıklar ağı görmüyorlardı, bıraktı onları, rahatça dolaşsınlar. Ne tür ve ne sayıda ve kalitede balıklar olduklarını zevkle ve bilimle ayırt etti. Canı ne zaman çekerse, ağı o zaman çekmek elindeydi.

 

YIĞINLARDAN TECRİT

Bir ihtilal düşünün ki, lideri ne yapacağını bilmez! Sonrası kendiliğinden gelmez mi?     

…..

Ne yaptı? Sonradan "gayri samimi beyanlar" sayılan anlaşılmaz "sosyalizm"lerle oyalandı. Sosyalizm yenir mi, yenmez mi işkilleri arasında, altta güreşmenin üstadı "devletçiliğimiz" imdada yetişti.

"Aman, aslanlar, şunları yaparsanız siz yaparsınız. Seçim ve partiler gelmeden çabuk karar verin. Göreyim sizi!" diyerek, akıl hocalığını tam yaptı.

İşçi, müstahdem, memur, esnaf 27 Mayıs'ı çılgınca mı alkışladı? Bak işvereni darılttınız, işletmeler kapanıyor, çabuk özel sermayeye sermaye ödenmek üzere işçiye, memura, esnafa tasarruf bonosu kesip, zorla ödünç nafakalarından parababalarına aktarın.

Beş on ağanın güvence altına alınması ile toprak reformu lâfları baldırı çıplak köylülerin hoşlarına mı gitti? Devletçiliğimizin kırdaki temel direkleri (Kadroculuğun "rasin temelleri"!) sarsılmasın, "sosyal devlet"in yerini bulması, çalışan köylüden de arazi vergisi alınmakla olur.

Bu iki önlemcik, 27 Mayıs'ı geniş köy ve şehir yığınları içinde o saat tecrit edivermişti.

Halkla arası açtırılan 27 Mayıs için geriye ne kalmıştı? Sokağa dökülüp elele veren üniversite ile ordu.

Üniversitede 147'ler, orduda 7000 Eminsular pekâla "zinde kuvvetler"i en az ikiye bölerek, kambur üstüne kamburlar çıkarabilir!... Ondan sonra yap bir "seçim

 

DEVLETÇİLİĞİMİZ

"Milli Birlik Komitesi bütün bu davranışlara neden kapıldı?

Özetlenirse "sınıfsız, ayrıcalıksız bir toplum olduğumuzu şarkılaştıran "devletçiliğimiz"e kanışından. Sınıflara bakmadan "devletçiliğimiz herşeyi yapabilir" sanısı, kolayca "herşey devletçiliğimiz için" oluvermişti.

En parlak sosyal sözlerse, ancak toplum sınıfları bakımından uygulanınca öz anlamlarını açıklayabilirler.

Tasarruf bonosu, söz olarak devlet eliyle "sosyal kalkınmamız" içindi. Uygulanınca, özel sermayeyi beslemek üzere dar geçimlilerin kuşaklarını büsbütün sıkmak oldu...

Arazi vergisi, söz olarak "devlet yükünü taşımakta eşitlik" içindi. Uygulanınca, küçük mülkleri büyük arazilere aktaracak vergi adaletsizliğini büsbütün arttırmak oldu.

Onun için, "aklımız eriyor, gücümüz yetmiyor" diyen sevgili çocuk halkımız, yedi bin yıllık ağız yanmışlığı ile devletçiliğimizden ürker. Devletçiliğimize karşı en sahte çıkışları dört elle tutar, DP ve AP zaferleri ondandır.

 

9 ŞUBAT PROTOKOLÜ

Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir ihtilalin gidişinden memnun değildi. Ona göre 27 Mayıs, Atatürkçü hedefinden saptırılmış, İsmet İnönü'nün kontrolüne girmişti. Hesaplaşılacaktı.

Ordu gençliğinin zorlaması üzerine paşalar ve albaylar 9 Şubatta bir toplantı yaparlar. 9 Şubat protokulunu imzalarlar. Protokolun 5. maddesine göre

“Kararın zamanı Silâhlı Kuvvetler Kumandanlığınca emredilecektir. Bu husus İstanbul'daki kumandanlar tarafından temin edilecektir. Harekât 28 Şubatı geçmeyecektir. 09 Şubat 1962” gereğini yapacaklardır.

9 Şubat Protokoluna toplantıdan sonra imza koyan bazı Paşalar ve üst rütbeli subaylar şunlardır:

Korg. Refik Tulga, Tümgeneral Fikret Esen, Tümg. Rafet Ülgenalp, Tümamiral Bahattin. Özülker, Tuğgeneral Faruk Gürler, Tuğgeneral Faruk Güventürk, Tuğamiral İsmail Sarıköy, Tuğamiral Celâl Eğicioğlu, Tuğamiral Kemal Kayacan, Tuğgeneral Zeki İlter, Kurmay Albay Necati Ünsalan, Kurmay Alb. Ferit Erdoğan, Kurmay Albay Selçuk Atakan, Kurmay Albay Dündar Seyhan, Kurmay Albay N. Kemal Ersem, Kurmay Albay Behçet Özdemir, Kurmay Albay Vahit Gürkan, Kurmay Albay Emin Aytekin, Kurmay Albay Doğan Özgöçmen, Kurmay Albay Burhan Hunoğlu, Kurmay Albay Necati İşcan, Topçu Albay Celâl Baykam, Kurmay Albay Turan Çağlar, Kurmay Albay Fikret Göknar, Hava Kurmay Albay Emin Alpkaya, Albay Rifat Erenulu, Albay Zarif Çetindağ, Albay Nihat Aslantürk, Albay Halim Kural, Albay Recai Baturalp, Kurmay Albay Vecihi Akın, Kurmay Albay Mehmet Bora, Dz. Kur. Alb. Bülent Tarhan, Kurmay Albay Bedrettin Demirel, Albay Halim Kural, Kurmay Albay Mehmet Bora Kurmay Albay Cemal Öcal, Kurmay Albay Necati zan, Albay Sadeddin Çankır, Yb. Ahmet Gegeç, Yarbay Osman Deniz.

İsmet Paşa ve taraftarları ellerinden geleni yaparak kafaları karıştırırlar. Talat Aydemir’i hedef alan strateji izleyip, paşaları ve albayları tereddüde düşürürler. Her an Talat Aydemir’in yalnız başına ihtilal yapıp onları da tasfiye yapacağı düşüncesini yayarlar. Bu söylentilerle birlikler birkaç kere karşı karşıya getirilir. Talat Aydemir’in oynanan oyunu sergileme anlatma çabaları, basını ve bezirgan kurt siyasetçilerin oyunu bozmaya yetmez.

 

İKTİDAR AVUÇTA-22 ŞUBAT 1962

Nihayet 22 Şubat 1962 günü Genelkurmaya çağrılan albaylar tutuklanmaya başlar. Bunu öğrenen Harp Okulu  Komutanı direnişe geçerek  Harbiye’yi alarma geçirir. Olayı öğrenen birliklerde peşi sıra alarma geçmeye başlarlar. Genel Kurmay birliklere yeni komutan atamakta, eskilerini tutuklamaktadır.

 Muhafız Alayı Komutanı Genelkurmay’da tutuklanmış yerine Albay Cihat Alpan geçirilmiştir. Tabi senatörler yani eski MBK üyeleri resmi üniformalarını giymiş, İsmet Paşa’yla birlikte operasyonu yönetmektedir. Fakat olaylar istedikleri gibi gelişmez. Muhafız Alayının başına geçirilen Albayın komutanlık ömrü yarım saati geçmez, alayın Süvarileri Binbaşı Fethi Gürcan komutasında harekete geçerek albayı tutuklar. Alay, Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’ın komutasına girer.

Binbaşı Fethi Gürcan komutasındaki Muhafız Alayı Çankaya Köşkü’nü kuşatır. O anda Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Başbakan İsmet İnönü, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, Ordu Komutanları, Tabii Senatörler, Bakanlar ve ilgili bürokratlar, kısaca Karşı Devrimin tüm görevlileri toplantı halindedir.

Karşı Güç Fethi Gürcan’ın avucundadır. Sıktığı anda karşı devrimi yok edecektir.  Talat Aydemir’le telefon ile iletişim kurar ve sorar:

“Hepsi buradalar. Enterne edeyim mi?”

Talat Aydemir’in cevabı şaşırtıcıdır:

 “Hayır. Onlarla işim yok. Bırak.”

 

27 MAYIS MEZARDA

O anda Direniş yükselmesi ters döner. Karşı devrimci güçler cesaretlenir. Araya YTP başkanı Ekrem Alican girerek İsmet İnönü- Talat Aydemir arasında söz getirip-götürür. İsmet İnönü’nün hiçbir cezai işlem yapmayacağına dair yazılı sözü üzerine harekete son verilir.

İsmet İnönü sözünde durmaz harekette aktif olan subayları ordudan atar. Atılanların başında Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan vardır. Meclisten bir af kanunu geçirerek, olaya karışan paşa ve üst rütbeli subayları koruma altına alır. İsmet İnönü, CHP ve AP milletvekilleri başta olmak üzere, mecliste ve senatoda  ayakta alkışlanır.

27 Mayıs mezarına sokulmuştur. Geriye kalan üstünü örtmektir. Bu da 21 Mayıs 1963 sonrası yapılacaktır. Fethi Gürcan-Talat Aydemir’in asılmalarıyla nihayetlenecektir.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 karşı devrimleri ve uygulamalarıyla gençlerin ve halkın kanlarıyla 27 Mayıs mezarı sulanacaktır.

İsmet İnönü 22 Şubatçılara “maceraperest”, “sergüzeşt” diye saldırır. Aynı şekilde 12 Mart’ta da Deniz Gezmiş’e, Mahir Çayan’a, tüm devrimci gençliğe “hasta ruhlu adamlar” diye saldıracaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra Lozan’dan kazandıklarımızı cömertçe  Emperyalizm’e peşkeş çektiği ortaya çıktıkça ve kamuoyuna açıklandıkça  çıldırmaktadır.

 

HARBİYELİ ALDANMAZ

22 Şubat Direnişi bu hesaplaşmanın ilk adımı oldu. 1962'ün bir kış günü başlayan harekat hazırlıksız yakalandı. Talat Albay ve arkadaşları emekli edildi. Ancak harekat İsmet Paşayı  ve “sistem” savunucularını oldukça telaşlandırdı. Dipten gelen dalga umduklarından da güçlüydü. Direniş başarıya ulaşamasa da  , ordu içinde kendisine ve mevcut sisteme karşı çıkan genç subayların  ordu içinde ne kadar da büyük bir güce sahip olduğunun gösteriyordu.

İnönü’ye göre “Harbiyeli Aldatılmıştır.” İnönü’nün bu sözü  cevapsız kalmaz. Harbiyeliler izine gönderildikleri şehirlerde Atatürk Anıtına çelenk koyarak haykırırlar.” Yüce Türk Ulusu, HARBİYELİ ALDANMAZ”

 

İNÖNÜ TÜKENMİŞTİR

 

İsmet İNÖNÜ, Talat AYDEMİR

Talat Aydemir’in İnönü’ye cevabı sert olur:

“İnönü güven oyu aldıktan sonra uzun senelerden beri ‘malûm ve kendine has taktik ve tabiatını’ bir kere daha göstermiştir. Bu beyanatındaki 22 Şubatçılarla ilgili hususları şiddetle ret ederiz. Senelerden beri asla milletin hayrına işlememiş olduğunu bildiğimiz bir taktiğin sahibinin karşısında olduğumuz için sergüzeştçi alarak damgalanıyorsak bu kolaylıkla kabul edeceğimiz bir sıfattır. Bu sebeple asıl takbihe değer husus İnönü'nün siyasî zümre ve şahıs menfaatleri üstüne çıkamayarak aziz ulusumuzun sesine kulak vermeyen zihniyetidir. Bir hususu açıkça beyan etmek isteriz ki: ‘İnönü’nün ismi zekasından büyüktür.’ Bu zaviyeden tetkik edilince Atatürk'ün dehasının stratejik yaratıcılığından sonraki reformlardan mahrum statik devrenin asıl sebebi anlaşılacaktır. İnönü tükenmiştir.

Reformlara en çok ihtiyacımız olduğu bu devrede bütün hayatı statükoyu muhafaza ile geçmiş İnönü'yü tekrar başında görmek bu milletin talihsizliği olmuştur.

22 Şubat vahim bir tecrübeye teşebbüs değil, memleketin sayısız dertlerini bir tarafa iterek İnönü'nün yarattığı siyasî keşmekeşe karşı bir reaksiyondur. Demokrasinin bir türlü rayına oturtulmak istenmeyişinden ıstırap duyanların bir ikazıdır.

Emekli de olsa bir subayın açıkça gazete sütunlarında ‘İkinci Adam’a üstelik ‘zeka’sından hareketle tavır alması ilkti

Bu beyanatın arkasından Talat Aydemir derhal tutuklanır. 

 

DÖNÜM NOKTASI-21 MAYIS 1963

Gazeteler, paşaların imzaladığı protokolleri yayınlar.

Ordu gençliği,  Aydemir-Gürcan ikilisi etrafında kenetlenmektedir. Emperyalizm telaş içindedir. İçlerine görevliler sokulur.

Bunlardan en meşhuru 22 Şubatta emekliye sevk edilen Yarbay Mustafa Ok’tur. Bu kişi 22 Şubat 1962 hareketinin durdurulmasında da büyük rol oynamıştır. Amerika’nın  silahlı müdahale edeceği, Sovyetler Birliğinin ister istemez onun da silahlı müdahale edeceğini, Türkiye’nin Kore’ye döneceğini iç savaş çıkacağını ileri sürerek, Talat Aydemir’i etkilemiş, hareketi durdurmuştur. Benzer provokasyonunu, 31 Martta  1963 yapılacak  hareketi erteleterek yapmıştır. 7 kişilik ihtilal komitesinde yer almasına karşı 21 Mayıs 1963 sonrası ceza almamıştır. Sonra  CHP den milletvekili seçilmiş, ardından Bakan olmuştur Ecevit’in “sol görüşlü ağır topu” olarak görevine devam etmiştir.

22 Şubat 1962'direnişi'nden sonra, hele baştan beri İnönü'nün safında yer almış "Malatyalılar Cuntası"nın bir parçası olarak bilinen 11'lerin Hava Kuvvetlerinden tasfiyesinin arkasından, aşağı yukarı 27 Mayıs ihtilalini hazırlayan "kurmay"ların tümü Silahlı Kuvvetlerden temizlenmiş durumdaydı.

İsmet İnönü, Paşalar kontrolünde iktidara el koyma planını hazır dosya olarak hep elinin altında tutmuştur.

 

AYDEMİR-GÜRCAN KOMUTLU

Bunu bilen Aydemir-Gürcan ikilisi erken davranmak gereğini duyarak, 27 Mayıs öncesi Harbiyeli’nin öğrenci gençliğinin yanında yer alıp yürüdüğü 21 Mayıs  günü, İsmet İnönü’ye verdiği cevap olan ”Harbiyeli Aldanmaz’ı” parola yaparak harekete geçmişlerdir.

 

 Üniformalarını giyerek başlattıkları bu hareketin  dünya tarihinde örneği yoktur. Harbiyeliler ve Askeri Birlikler 1 yıl önce emekli olan  bir albayın ve binbaşının yanında saf tutmuşlar, karşı devrimci hükümet güçleriyle sabaha kadar çatışmışlardır.

Sonuçta 22 Şubat 1962’ de oyuna getirilip emekli edilen Albay Talat Aydemir ve Süvari Binbaşı Fethi Gürcan öncülüğünde ayaklanan ihtilalci güçler yenilgiye uğrayarak tasfiye edilmişlerdir. İhanetler yüzünden yenilmişlerdir. Yüzlerce genç subay ve 1468 Harbiyeli hapislere atılarak ordudan atılmıştır. Talat Aydemir ve Fethi Gürcan devrimci düşüncelerini haykırarak yiğitçe idama gitmişlerdir.

PENTAGON KOMUTLU

Direnişlerin kırılmasından sonraysa gün uğursuzun olmuş ve daha sonraki 12 Mart 71, 12 Eylül 1980 gibi Pentagon komutlu ve kontrgerilla uygulamalı vahşet darbeleriyle açılan dönemler başlamıştır.

27 Mayıs yenilmiştir. Kuşatma tamamlanmış ve ordu içindeki direniş kaleleri de ağır bir darbe yemiştir. 1960’da Yassıada kayalığına kapatılan Demokrat partinin devamı olduğunu açıkça belirten Adalet partisine yollar açılmıştır. Türkiye finans kapital cephesi yine üsttedir. Mendereslere karşı iki ihtilalci lider idam edilmiştir. Daha bir yıl önce Adalet partisinin iktidara gelmesi durumunda, Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir’le birlikte ihtilal yapmayı planlayanlar, protokoller yapanlar bu idamlara yol vermişlerdir.

 

TALAT’IN ÜÇ BUÇUK ADAMI

Tüm bu işlemler devlet başkanı ve ordu hiyerarşisini yedeğine alan İsmet Paşa tarafından gerçekleştirilmiştir.

21 Mayıs ayaklanması, İsmet Paşanın ihtilal gecesi yaptığı radyo konuşmasında söylediği gibi “Talat’ın üç buçuk adamı “ çizgisinde iktidar hırsı olan maceracı bir avuç subayın girişimi olarak gösterilip üstü hızla ve titizce örtülmüştür.

9 Mart girişimi ve onun sokağa çıkmadan bastırılması dikkatlice incelendiği zaman, 21 Mayıs’a bu muamelenin niye uygulandığını çok açık kavrayabiliriz. 22 Şubat öncesi ordu içinde kurulan illegal “silahlı kuvvetler birliği”nin hazırladığı ihtilal protokollerinde  Albay Talat Aydemir ile birlikte imzaları olan general ve amiraller, sonuçta İsmet Paşa ile anlaşıp tasfiyeyi gerçekleştirmişlerdir.

Eski ihtilalci taşeronlarda önce örgütlenmenin etrafında dolaşıp  sonra bazıları isimlerini unutturarak , bazıları ispiyonculuk yaparak yeni bir askeri darbede görevlerini yerine getirmek üzere hiç yara almadan mevzilerine dönmüşlerdir. 9 Martın 12 Mart’a dönüşmesinde  aşağı yukarı aynı general ve amiraller daha kritik mevkilerde, aynı taşeronlarda devrimci maskelerini takarak görevlerini ifa etmişlerdir.

 

HİYERARŞİ DIŞI GELENEK

21 Mayıs 1963  ülkemizde 1960-71 sürecinde önemli bir kilometre taşıdır. 27 Mayıs’ın gelgitleri durulmuş, ordu yeniden kontrol altına alınmıştır. 21 Mayıs öncesinde Ankara ve İstanbul sokaklarında 27 Mayıs’ı sahiplenen  gençler için bir dönem kapanmıştır. Gençler kitleler halinde sosyalist hareketin içine doğru akmaya başlamıştır.

1962 ve 1963'deki başarısız darbe girişimlerinin ve 12 Mart öncesinde gündeme gelen "sol" cunta denemelerinde de görüldüğü gibi, 27 Mayıs depremi “sistem”in "normal işleyişini", ”statüko”yu  bozmuştur.

Amerikancı bir yapı içerisinde şekillendirilen Türk ordusu içinde -egemen    sınıfların, askeri kliğin ve emperyalizmin ortadan kaldırmak ve kökünü  kazımak için çaba göstereceği- bir hiyerarşi-dışı askeri darbe geleneği de yaratmıştır.

 

SOSYAL UYANIŞ

61 Anayasasının getirdiği hak ve özgürlükler ve bütün bu açılımlar karşısında sistem savunucularından dönemin Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın ifadesiyle “Sosyal uyanış, ekonomik kalkınmanın önüne geçti. Türkiye hiçbir zaman sokağa bırakılamaz, her şeyi biliyoruz, hazırız; ne yapılacaksa biz yapacağız” denilmiştir.

Gerçektende, özellikle ordu ve üniversite gençliği içerisinde gelişen devrimci hareketin, “sosyal uyanışın” kitleselleşmemesi, işçi sınıfı ve emekçilerle organik bağı oluşturarak tabandan gelişecek ciddi bir siyasi örgütlenmeye dönüşmemesi için ne gerekliyse yapılmıştır.

İlerideki sayfalarda anlatacağımız gibi :

1.         Solda ve sağda kendi kontrollerindeki sahte liderler lanse edilmiş, sistem dışı dinamiklerin, bu sahte liderler etrafında toplanılarak sisteme entegre edilmesi ve edilemeyenlerin tesirsiz hale getirilmesine çalışılmıştır.

2.         Sivil sağ gruplar örgütlenerek, sol güçlerin üzerine saldırtılmıştır.

3.         Grupların içersine ajan provokatörler sokularak, onları, kitleden kopartacak, halkın onlardan uzaklaşmasını sağlayacak, şiddete yöneltecek provokasyonlar düzenlenmiştir.

4.         Provokatör örgütler kurulmuş, bu örgütlere provokasyon amaçlı etkinlikler yaptırılmıştır.

5.         Devlet destekli, “faili belli”, ama bir türlü bulunmayan cinayetler işletilmiştir.

6.         “Böl, parçala, yok et” yöntemiyle, “sistem” elindeki ve/veya denetimindeki  tüm olanakları –MİT, CIA, Medya, Sivil Toplum Kuruluşları – kullanarak; devrimci güçler arası fikir farklılıkları derinleştirilmeye çalışılmış, gruplar arası düşmanlık körüklenerek, gruplar birbirlerine saldırtılarak, güçlerin bölünmesi, zayıflatılması ve giderek marjinalleşmesi sağlanmıştır.

7.         Devrimci örgütler, kapatılarak, üyeleri hapsedilerek, işkenceden geçirilip, öldürülerek fiilen yok edilmeye çalışılmıştır.

 

5. BÖLÜM

SAĞ-SOL GÖREVLİLER

Alpaslan Türkeş-Sadi Koçaş-Orhan Kabibay

 

 

GÖREV BİTTİ

Kıbrıs’daki olaylar nedeniyle Kıbrıs’a müdahale kararı alan İsmet İnönü, Johnson’un mektubuyla sarsıldı.

1946’larda imzaladığı anlaşmalar Amerika Başkanı’nca yüzüne vuruldu. Başbakan İnönü İstiklal savaşındaki İsmet Paşa gibi gürledi:

 “Yeni dünya kurulur orada yerimizi alırız!”

Birkaç gün geçince yelkenleri indirdi.

 O, Mustafa Kemal değildi.

22 Haziran günü Beyaz Saray’da Başkan Johnson‘a ağzından çıkıp kulağının duymadığı restinin hesabını verdi.

Emperyalizm’e sadakatini ve gücünü 27 Haziran 1964’de Fethi Gürcan’ı, 5 Temmuz’da Talat Aydemir’i asarak ispat etti. 27 Mayıs’ın teşkilatçısı ve eylemsel uygulayıcısı bu iki önder, 27 Mayıs’ın silah zoruyla Başbakan yaptığı İsmet İnönü ve 27 Mayısın sözde lideri Orgeneral Cemal Gürsel’ce idam ettirildiler.

 “27 Mayıs devriminin nirengi-noktasına oturtuluşu gerekti. Bunu en az sarsıntı ile yapabilecek "Tek Adam" İsmet Paşa'ydı. Paşa'nın görevi, 27 Mayıs derdimendi Aydemir-Gürcan ikilisinin asılmasıyla bitti. Artık koalisyon kabinesine finans-kapitalin ihtiyacı kalmamıştı. Kendi kabinesi başı çekmeliydi. Amerikan casus başlarından CIA Generali Porter, Ankara'ya gönderildi." (Dr Hikmet Kıvılcımlı)

 

ÖZEL HARP DAİRESİ

Amerika sözde “Demokrasi”sini dünyaya yaymak için; ikinci dünya savaşının kılıç artığı faşistlerle derin işbirliğine girecektir.

1946’da “Turancılık” davası nedeniyle CHP hükümetinin tabutluğa soktuğu Yüzbaşı Alpaslan Türkeş önce kurmaylığa, oradan Amerikan eğitimine oradan da Başbuğluğa yükselecektir. Türkeş, önceden yargı önüne çıktığı halde kurmaylığa yükselmesine izin verilen tek subaydır. İlerde gazetecilerin bu konuda kendisine sorulan soruları geçiştirip cevaplandırmayacaktır.

 

        Turancıların Duruşması; Arka sıralarda Alparslan TÜRKEŞ

Teğmen Aziz Nesin’i, Yüzbaşı Vedat Türkali’yi dışlayan ordu mekanizması Türkeş’e sahip çıkacaktır.

 

 

Türkiye’de Özel Harp Dairesi, Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla 27 Eylül 1952 tarihinde kuruldu. Özel Harp Dairesi de “kontrgerilla” yetiştirecekti. İzmir Menteş’teki Özel Harp Kampı artan ihtiyaca yetmeyince, Amerikalıların önerisiyle Eğridir Dağ ve Komando okulu açıldı.

“Seferberlik Çalışma Grubu” Ankara Bahçelievler’de bulunan Amerikan Yardım Teşkilatı JUSMATT binasında çalışmasına başladı. JUSMATT da aslında CIA’ya bağlı olarak çalışan bir kurumdu.

 

HİSSETME- ENDOKTRİNE

16 Aralık 1952 tarihli Cumhuriyet Gazetesinin verdiği habere göre başta Ticaret Bakanlığında olmak üzere 507 Amerikalı görevlinin resmen çalıştığı belirtiliyordu. Gayri resmi görevlilerin nerelerde çalıştığı, neler yaptığı, kimlerle ilişki olduğunu ise ülkenin başbakanları, dış işleri bakanları bile kesin olarak bilemiyorlar, sadece hissediyorlardı.

Kaldı ki Amerika, görevlileri aracılığıyla, Türkiye Cumhuriyetinin İdari sistemini denetliyor, yeniden yapılandırıyor ve bürokratlarını “Amerikan dünya görüşü” doğrultusunda eğiterek kilit noktalara yerleştiriyordu.

1961-65 yılları arasında Ankara'daki Milletlerarası Kalkınma Örgütünde (AID) Kamu Yönetimi Danışmanı olarak görev yapan ve bu sürenin önemli bir kısmını Devlet Personel Dairesinde geçiren Dr. Richard Podol çalışmalarını içeren raporunda şunları söylüyordu:

“On yıldan fazla bir zamandan beri Türkiye’de faaliyette bulunan Amerikan yardım programı bir zamandan beri meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da iktisadi devlet kuruluşu hemen hemen kalmamıştır. Bu kimseler halen bulundukları örgütte ‘ilerici güç’ niteliği taşımaktadırlar. Genel müdür ve müşteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenir. AID bütün gayretleri bu gruba yöneltmelidir.

Geniş ölçüde ‘Türk idarecilerini endoktrine etmek [Amerikan çıkarlarına göre beyinlerini yıkamak T.Ç.] gerekir. Burada özellikle orta kademe yöneticiler üzerinde durmak yerindedir. Amaç, bunlara yeni davranışlar kazandırmaktır. Bu grubun yakın gelecekte yüksek sorumluluk mevkilerine geçecekleri düşünülürse, bütün gayretlerin bu kimseler üzerinde toplanması doğrudur” (İlhami Soysal, Yön, Sayı: 140) 

 

HOŞA GİDİP GİTMEME

Ülkenin istihbarat örgütü MAH (şimdiki MİT)’da 1953 yılından itibaren tamamen CIA’nın kontrolünde, onun yerel birimi gibi çalışmaya başladı. MAH görevlileri Amerika’ya gönderilerek, CIA istihbarat kurslarında eğitim gördüler.

CIA, Türkiye’deki operasyonlarda kullanacağı personeli titizlikle seçti. Gerekli, güvenlik araştırmaları yapıldıktan, anti-komünist olduklarından iyice emin olunduktan sonra Avrupa ve ABD’deki eğitim merkezlerine göndererek eğitti.

Amerikan Harp Doktrinleri Kitabı ordu içinde dağıtıldı, bürokrasinin üst kesimlerine brifingler verildi.

Neler yazılıyordu bu kitaplarda; neler söyleniyordu:

“Bizim güvenliğimizi sadece açık saldırılar tehdit etmiyor. Bu açık saldırıların yanında, ondan daha tehlikeli, fakat saldırı görümünde olmayan, başka cins tehditler da vardır. Bu tehditler, içeriden yapılmak istenen değiştirme ve dönüştürmelerdir. Bu maskeli saldırılar, bazen iç harp şeklinde, bazen demokratik akımlar ve reform hareketleri biçimlerinde karşımıza çıkmaktadır. Bizim amacımız buna benzer akımları önlemek olmalıdır.”

“ABD’nin hoşuna gitmeyen solcu veya solcu olmayan hükümetleri devirmek için gerilla taktiği kullanılabilir. Bizim amacımız hoşa gitmeyen ve bizimle dost olmayan hükümetlerin yerine, dost hükümetleri geçirmek olmalıdır.”

“Kendi personelimizi ve yardımda bulunduğumuz memleketlerin personelini yetiştirmek için bir eğitim sistemine ihtiyacımız var. NATO müttefiklerimizle müştereken komünist tecavüzlere maruz memleketlerde, Amerika’dakine benzer enstitüler ve özel harp daireleri kurulmalıdır.”

 

HER ÜLKEDE VAR

Eski Milli Savunma Bakanlarından Hasan Işık kontr-gerilla konusunda şunları söylüyordu:

“Kontr-gerilla her ülkede var. Genelkurmay bunun planlarını almış. Amacı şu. Ülke işgal edilecek olursa iç direniş nasıl yapılacak ? Bu fikir planında geçerli ve doğru. Yalnız şu durumlar var:

Fikri ABD vermiş.

Finansmanını yapmış.

Örgüte sızmalar olmuş. Bu sızmalar Pentagondan başlar, CIA sızmasına kadar sürer.”

 

AHTAPOT

Ahtapot operasyonu, kökleri 1947 doğumlu CIA öncesine, OSS (Office of Strategic Services – Stratejik Hizmetler Dairesi) örgütlenmesine dek uzanan ve ABD yönetiminin ve ABD merkezli uluslarötesi tekellerin değişik ülkelerdeki yararlarını korumaya yönelik olan gizli ve kanlı değişik operasyonlara verilen ortak addır.

Aynı adla farklı müdahaleler yapılmıştır. İkinci Dünya Savaşının bitiminde Avrupa’da ABD askeri istihbarat görevlisi olan ve -Yahudi asıllı olmasına karşın- eski Nazi savaş suçlularının yeniden örgütlenmeleri yönünde raporlar verdiği bilinen ve aynı zamanda SS ve Gestapo görevlilerinin yeniden örgütlenmeleri işinde çalışmış olan Henry Kissinger, Richard M. Nixon ve Gerald R. Ford yönetimleri sırasında ABD dış politikalarının belirlenmesinde başrolü oynamıştır.

Aynı kişi, Türkiye’deki MGK’na örneklik eden ABD’nin Ulusal Güvenlik Meclisi’ne 1969-76 yılları arasında başkanlık yapmıştır. Çin ile ABD’nin yakınlaştırılmaları ve Sovyetler Birliği’ne karşı ilan edilmemiş bir cephe oluşturmaları, “Maocu” örgütlenmelerin dünyanın her yerinde desteklenmeleri politikasının da mimarlarından olan Kissinger, 1973-77 yıllarında ABD’nin Dışişleri Bakanı olarak birçok kanlı karanlık operasyona imza atmıştır. Bunların arasında Vietnam’da savaşı yeniden tırmandırtarak 3-5 milyon arasında insanın ölümüne neden olmak da vardır.

Henry Kissinger’in Dışişleri Bakanlığı yıllarında, aralarında Türkiye’nin de olduğu bazı ülkelerdeki odaklara büyük paralar ödemiş olduğu yakın zamanda ortaya çıkmıştır.

Zafer Arapkirli’nin Londra’dan yolladığı ve Milliyet’in 13 Şubat 2000 tarihli nüshasında yayınlanan Ahtapot operasyonu başlıklı habere göre:

“Kissinger'in planına uygun olarak başlatılan politik provokasyonlar zinciri için Türkiye'deki bazı odaklara gizlice büyük paralar ödenmiştir.

Arapkirli’nin İngiliz gazetesi The Independent’den aktardığı aynı habere göre, söz konusu Ahtapot Operasyonuna Federal Almanya Başbakanı ve Hıristiyan Demokrat Partisi lideri Helmut Kohl da katılmıştır.

''Ahtapot'' kod adlı bu operasyon için ödenen ABD ve Federal Almanya kaynaklı paraların çoğu Türkiye'ye, bir kısmı da İspanya ve Portekiz'e gitmiştir. Yine aynı habere göre, CIA'nın Nicaragua'da “Kontra” güvenliğe ayırdığı paranın bir kısmı da bu fona ayrılmıştır. Türkiye’deki bireysel terör eylemleri yapan “sol” ve faşist terör örgütlerinin CIA ve Federal Alman dış istihbarat örgütleri için bir maliyetleri olmuştur ama, bu paraların nasıl harcandıkları, harcanan paraların miktarı açıklanmamaktadır.

 

 

 

KONTR GERİLLA-SADİ KOÇAŞ

Cuntaların “Atatürk devrimcisi” 12 Mart‘ın MİT’ten sorumlu Başbakan Yardımcısı Sadi KOÇAŞ bile kontr-gerilla konusunda bakar mısınız ne diyordu?

“ ….sonradan yetkililerden 1971 son günlerinde kurulduğunu öğrendiğimiz Kontr-Gerilla örgütü, Genelkurmay Başkanının emriyle, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı ve MİT tarafından müştereken kanun dışı kurulmuş, yönetilmiş ve kanun dışı çalışmış bir örgüttür.

6-7 Eylül olaylarını Bükreş'te duymuştuk. Bir yabancı ülkede, resmî görevli ve uygar bir insanın böyle bir hareketten ne ölçüde ıstırap duyabileceğini deneylerle yaşamıştık. D.P. iktidarına karşı ilk burukluğum bu olayla başlar.

Bu 6-7 Eylül olayı mahiyeti bakımından utandırıcı olduğu kadar, sonucu bakımından da çirkin ve tahrik edici olmuştur.

Kendilerinin tertiplediği ve yönettiği; ama sonunda kontrolü kaçırdıkları için suçlu aradıkları ortada iken, asıl suçluları bile bile, üç generali kurban etmeleri orduyu en tedirgin eden tutumlarından biri olmuştu.

Bu olaylardan hiç ders alınmadığı, bir daha sonraki yıllarda hükümetlerin bile bile göz yumduğu veya bizzat düzenledikleri Uşak, Topkapı, Konya, kanlı pazar olaylarında; veya çeşitli örgütlerin, gerçekten iddia ettikleri gibi başka nedenlerle bile yapmış olsalar, sonucu itibarı ile bir gövde gösterisi, bir prova haline getirilen 15-16 Haziran 1970 olaylarında görülmüştür.

Bunlar uygar devletlere ve milletlere yakışan işler değildir ve kitlenin, böyle maksatlara âlet edilmek istenirlerse, sel gibi, yangın gibi kontrol altına alınamayan bir tahrip unsuru olabileceğinin en açık örnekleridir.”

 

ÖRTME ÇEŞİTLERİ

Yukarıdaki açıklamayı okuyan, Sadi KOÇAŞ’a hayran olur. Halbuki kendisi bu açıklamayı kendisini örtmek amacıyla yaptığı, yaşanan olaylarla ortaya çıkmıştır.

Gladio bünyesinde ABD ve İsrail de “saboteur” (sabotajcı) olarak yetiştirildiği belirtilen ve özel harp dairesinde görevli iken MİT’e geçen Yavuz Ataç, Ecevit Kılıç’la yaptığı ve 28.07.2005 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan söyleşide ise şunları söylüyordu:

”Bizim Çakıcılara, Pekerlere ihtiyacımız olmamalı. Ama bu adamların faydası da oluyor. Bu adamlar operasyonun yapıldığı ülkenin güvenlik güçlerinin eline geçince bir hikaye uydurabiliyorlar. “İstihbaratla ilgim yok, ülkücüyüm ve gönüllü olarak bu işi yapıyorum” diyorlar. Böylelikle ülkeler arasında kriz çıkmasını önlüyoruz.”

 

BİR “ÖZEL HARP” İŞİ

Sadi KOÇAŞ’ın “Bu 6-7 Eylül olayı mahiyeti bakımından utandırıcı olduğu kadar, sonucu bakımından da çirkin ve tahrik edici olmuştur.” dediği olay için farklı düşünenler de vardı.

Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu Gazeteci Fatih Güllapoğluna; yıllar sonra 6-7 Eylül olaylarını kıvançla anlatıyordu:

“6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”

 

O zamanların Özel Harp Biriminde Seferberlik Tetkik Kurumunda görevli Yirmibeşoğlu’nun “amacına ulaştı” diye övgüyle bahsettiği 6-7 Eylül vahşetini anımsayanlarınız mutlaka vardır. Ama biz anımsamayanlar için, hiç bilmeyenler için “ibret olsun” diye bir kez daha anlatalım.

5 Eylül 1955: Gazeteler haberi manşetten veriyorlardı:

ATAMIZIN EVİNE BOMBA

Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba atılmıştı. Ertesi gün, kızgın kalabalıklar İstanbul’un her yerinde aynı anda faaliyete geçtiler. “Kıbrıs Türk’tür Türk kalacaktır, Yunan ittir, it kalacaktır” naraları atarak azınlıklara ait ev ve işyerlerini tahrip ettiler. Yağmaladılar.

Olayda “komünist parmağı” aranarak, “komünistler” tutuklanırken, saldırganlar “yurtsever “ ilan edildi. Siyasiler, olayları “halkın haklı infiali” olarak yorumladı. Öyle ya; ellerinde sopa ve demir çubuklarla sağa sola saldıran çember sakallıların “çok sevdikleri“ Atatürk’ün evinin bombalanmasından öfkelenmeleri çok normaldi. Peki, aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Mustafa Börklüce, Müeyyet Boratav, Tornacı Emin, İlhan Berktay, Hasan İzzettin Dinamo’nun da bulunduğu “komünistler “ niye tutuklanmıştı, aylarca tutuklu kalmıştı? “Halkın” gazabından korunmak için mi ?

Sonunda işin içyüzü anlaşıldı. Gerçekten de olayların tetikçisi ve tertipçisi Özel Harp Birimiydi. Selanik konsolosluğunda görevli Hasan Uçar aracılığıyla öğrenci Oktay Engin’e bomba attırılmış, MAH‘ın denetimindeki Kıbrıs Türk Cemiyetinin yönlendirmesiyle “halk” sokağa dökülmüştü. Amaç ise Kıbrıs’ta siyasi üstünlük sağlamaktı.

 

SOĞANBAŞLARI

DSP lideri Bülent Ecevit 1978 yılında devlet içindeki örgütlerin hukuk sınırlarına çekilmesi için dönemin Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren’i uyardığını söylemiştir.

Ecevit ayrıca Evren’in anılarında “Özel Harp Dairesinin yasadışı bir örgütlenme olmadığını, kendisinin bu örgütlenmelerin normal hukuk kurulları içine çekilmesi için elinden geleni yaptığını, bu kişilerin kendisi dışında gayri resmi olarak karanlık işlere bulaşmış olabilirler” dediğini anlatmış ve buna karşı Kenan Evren: “ Ecevit Başbakan olduğu zaman Özel Harp Dairesinden kuşkuluydu, bir gün bana gelip “Kızıldere olayları sırasında Özel Harp Dairesi kullanılmış, onlardan yararlanılmış, ben kuşkuluyum, bunları kullanmamak lazım” dedi. Ben de: “Özel Harp Dairesi Genel Kurmay Dairesine bağlı, “Ben onları şimdi doğrudan doğruya Harekat Başkanlığına bağlayıp, eski görevlerine yönelteceğim” dedim.” demiştir.

Bir soru üzerine Kenan Evren: “Kızıldere olaylarında Özel Hareket Dairesinin kullanıldığı şeklinde duyumlar aldık.

Süleyman Demirel Başbakan olduğu zaman bana gelip, ‘Teröristlerle mücadelede Özel Harp Dairesinden yararlanalım’ dedi. Kendisine şiddetle karşı çıktım, Sayın Demirel bunu inkâr ediyor. Tabii bu ikimizin arasında geçen bir konuşma. Bu konuşmayı teybe almadım, Ecevit’in bahsettiği herhalde budur” demiştir.

Bütün bunlar sanıyorum kontrgerilla ve çalışmaları hakkında aydınlatıcı bilgiler vermektedir. Bu bilgileri yeterli bulmuyorsanız, konumuza devam edelim.

 

ADAM GİBİ ADAM - DOĞAN ÖZ

Ankara Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı Doğan Öz mesleğini ciddiye alan, demokratik düşüncelere sahip değerli bir insandı. Sayıları hızla artan siyasi cinayetlerin, yükselen terör dalgasının baş sorumlusu olarak gördüğü kontr-gerilla örgütü hakkında bir soruşturma dosyası hazırlamaya başlamıştı. Öldürülmeden önce zamanın Başbakanı Ecevit’e verdiği ve çok az bir kısmı bazı basın organlarına yansıyan raporunda, Terör örgütlerini Genelkurmay’a bağlı Kontrgerilla adlı yasadışı kuruluşun yönettiğini yazıyordu. Aynı kuruluşun sivil MİT görevlilerini ve siyasi polisi de kullandığını anlatıyordu. Kontrgerilla’nın CIA ve MOSSAD ile işbirliği içinde Türkiye’yi bir askeri darbe ortamına sürüklediğini ifade ediyordu. Böyle bir darbe ile Türkiye’nin bölgede tehlikeli serüvenlere sürüklenebileceğini, demokrasinin alternatif olmaktan çıkacağını ve ülkede faşizmin kökleşeceğini anlatıyordu.

Bu nedenle, Bülent Ecevit, kontr-gerilla konusunu ayrıntıları ile biliyordu.

“1974 yılında Genelkurmay Başkanı Sancar, bana başbakanlığa ait örtülü ödenekten bu daireye (Özel Harp Dairesi) para vermemi istedi. Hem de yüklüce bir paraydı. Bütçeye baktım, böyle bir daire yok. Ama o sırada Kıbrıs harekatı vardı. Üstüne gidemedim. Çünkü diyorlardı ki Rum tarafında da Özel Harp Dairesi’nin adamları var. Onlardan bilgi alıyormuş. Oysa bunlarla harekat sırasında telsiz irtibatı bile kuramadık. 1978’de Sayın Evren’i özel harp dairesinin tasfiyesi için sıkıştırdım. Bana hep “yapıyoruz, ediyoruz” dedi. Ama yapılmadı. Tabi bir yandan Genelkurmayı sıkıştırıyordum. Sonuç almaya çalışıyordum, bir yandan da içimizdekileri yatıştırmaya çalışıyordum. Başbakanım; bunları yapıyorum.

… Özel Harp Dairesi’nin her ilde depoları vardı. Buraya bağlı olanlar, “çok vatansever insanlar” diye alınmışlardı. Bu daire gerektiğinde bu silahları kullanacaktı....

… Sarıkamış’taydım. Birlikte yemek yediğimiz komutana kontr-gerilla (özel harp dairesi)’yı  sordum. “Var” dedi. “Hepsi çok memleket sever insanlardır” diye ekledi. O sıralar çevrede MHP İl Başkanı da geziniyordu. “MHP İl Başkanı da bu daireyle...” diyecek oldum. General “o başında” demez mi? “

 

JENERATÖR-BAŞSOĞAN

Ya Demirel’e ne demeli? Yıllarca Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı yapmış “böyyyük” devlet adamımız, yapılanlardan sanki kendisinin hiçbir bilgisi ve en küçük bir sorumluluğu yokmuş gibi, 17.11.2005 tarihli Cumhuriyet Gazetesinin haberine göre bakın ne diyor:

 

 ‘Zorluk çıkınca derin devlet devreye giriyor'

Haber Merkezi - 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Türkiye'de iki devletin olduğunu savunarak ''Ufak bir zorlukla karşılaşınca sivil devlet devreden çıkıyor, derin devlet devreye giriyor'' dedi.

 NTV'de yayımlanan Basın Odası programına katılan Süleyman Demirel, ''Devletin tekliği esastır, iki devlet olmaz. Bizim ülkemizde iki devlet var. Bir derin devlet var, bir devlet var. Asıl olması gereken devlet yedek, yedek olması gereken devlet asıldır'' dedi.

Süleyman Demirel ülkede ufak bir zorlukla karşılaşıldığında sivil devletin devreden çıktığını, jeneratör gibi diğer devletin devreye girdiğini ileri sürdü.”.

 

İTALYA-YUNANİSTAN………….-TÜRKİYE

1990 yılında İtalya Başbakanı Giulio Andreotti’nin Gladio ile ilgili açıklamaları; Yunanistan eski Başbakanı Papenrreo’nun 30 Ekim 1990 yılında günlük Yunan gazetesi Ta Nea’ya verdiği, “kendisinin de Yunanistan’da İtalyan Gladiosu’na benzer, gizli bir NATO yapılanması keşfettiği ve dağıtılmasını emrettiğini” belirtir demeci; 7 Kasım 1990’da Belçika Savunma Bakanı Guy Coeme’nin Belçika’da da NATO bağlantılı gizli bir ordunun varlık göstermiş olduğunu onaylaması ve Fransa’da “gizli ordunun” ‘çoktan dağıtıldığı’nın açıklanması Türkiye’de de konunun yeniden gündeme gelmesine neden oldu.

8 Kasım 1990’da CIA Başkanı William Webster Türkiye’ye gelerek Dışişleri yetkilileri ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile görüştü.

Aynı gün İzmir Bağımsız milletvekili Kemal Anadol meclise bir soru önergesi vererek, “gladio” konusunu meclise taşıdı. NATO’ya bağlı İtalya ve Yunanistan’daki örgütlenmenin Türkiye uzantısının açıklanmasını talep etti.

15 Kasım’da İtalya’nın Coriel della Sera gazetesi, NATO’nun gizli istihbarat örgütü “ Süper Nato” nun Türkiye’de de faaliyette bulunduğunu iddia etti.

16 Kasım'da Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Hurşit Tolon bir açıklama yaparak, son günlerde "Gladio" ile eş tutulan Özel Harp Dairesi'nin, Genelkurmay Başkanlığı'na bağlı olarak görev yapan bir askeri kuruluş olduğunu ve bu kuruluşun herhangi bir anarşi ve terör olayında yer almadığını, almasının da mümkün olmadığını belirti.

Aynı gün, SHP Genel Başkanı Erdal İnönü, hükümetin konuyla ilgili TBMM'ye bilgi vermesini istedi.

En çarpıcı açıklama ise DSP Genel Başkanı ve eski başbakanlardan Bülent Ecevit’ ten geldi. Ecevit, "Son zamanlarda sözü edilen bazı NATO ülkelerindeki gizli örgütle ilgili haberler, Türkiye'de de Özel Harp Dairesi'ni çağrıştırıyor” dedi. Ecevit, başta l Mayıs 1977 Taksim olayları ve 29 Mayıs 1977 tarihinde kendisine İzmir'de düzenlenen suikast girişimi olmak üzere bazı terör olaylarında Özel Harp Dairesi'nin sivil uzantısının rol oynadığı yönünde kuşkuları bulunduğunu” dile getirdi.

17 Kasım'da eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Başbakanlığı döneminde Süleyman Demirel'in kendisine gelerek, "Özel Harp Dairesi 1971’de kullanıldı, şimdi de teröristlere karşı bu teşkilatı kullanalım" dediğini, ancak kendisinin bu öneriyi reddettiğini bildirdi. Evren, bu konuda Ecevit'in de kendisiyle konuştuğunu belirterek, Özel Harp Dairesi'ni Genel kurmay'dan alarak Harekat Başkanlığına bağladığını anlattı.

18 Kasım'da eski Milli Savunma Bakanı Safa Giray, eski başbakanlardan Bülent Ecevit'in Özel Harp Dairesi ile ilgili açıklamalarına son vermesini isteyerek, "Biliyorsa da bilmiyorsa da susması gerekir" dedi.

24 Kasım'da Ecevit, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren'den, Özel Harp Dairesi'nin sivil uzantısının ve silah depolarının dağıtılmasını istediğini açıkladı. Ecevit, askeri darbelere giden yolda kontr-gerillanın kullanılmış olabileceğini belirtti.

Bütün bu gelişmeler sonucu; 3 Aralık 1990'da Genelkurmay Başkanlığında Harekât Dairesi Başkanı Korgeneral Doğan Beyazıt ve Özel Harp Dairesi Başkanı Tuğgeneral Kemal Yılmaz basına yaptıkları açıklamada Türkiye'de Özel Harp Dairesi tarafından idare edilen ve görevi "düşman işgali altında kalan bölgede 'gerilla, yeraltı ve kurtarma-kaçırma' çalışmaları örgütleme" olan gizli bir ordu bulunduğunu onayladılar.

4 Aralık'ta SHP'nin, "kontrgerilla konusunda verilen araştırma ve genel görüşme önerilerinin öncelikle görüşülmesi" için verdiği önerge, Meclis Kurulu'nda reddedildi. Bu gelişmelerden sonra askeri yönetim meclisten ve sivil bakanlardan gelen soruları yanıtlamayı reddetti. 

Herkes tarafından bilinmesine rağmen, İtalya’da Belçika’da ortaya çıkarılan; Fransa’da ‘çoktan dağıtıldığı’ yetkililerce bilinen bu örgütlenmenin üstü Türkiye’de hala kapatılmak isteniyordu. Ülke başbakanlarının gücü bile, bu yasa dışı “işkence” ve “cinayet” örgütünü açığa çıkartıp, tasfiye etmeye yetmiyordu.

           

KARAKUTU

78’li Üsteğmen  -Gazeteci Rahmi Yıldırım 2006 yılının ilk günü çıkan Özel Harp Dairesi’nin (ÖHD) eski başkanlarından emekli Orgeneral Kemal Yamak ‘ın anılarını derlediği “Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler” kitabını   sizler için okumuş. Gladyo’nun Karakutusu adlı yazısıyla okuduklarını aktarıyor:

Gladyoların ortak adı Stay Behind olarak da bilinmektedir. Stay Behind’in Türkçe karşılığı olarak “gölge ordu” deyimi kullanılmaktadır.

Tesadüf mü yoksa bilerek seçilen bir başlık mı? Gladyo’nun Türkiye’deki kolu diye bilinen Özel Harp Dairesi’nin (ÖHD) eski başkanlarından emekli Orgeneral Kemal Yamak da anılarını derlediği kitaba “Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler” adını vermiş.

Tesadüf isimlendirmeden ibaret değil. Kitabın satışa çıkmasıyla Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’nın cezaevinden çıkıp tekrar girmesi aynı günlere rastladı.

Mehmet Ali Ağca ile Kemal Yamak’ın başkanlığını yaptığı örgüt arasında ilişki kurulması nedensiz değil. Kitabın reklamını yapan gazete, tanıtım haberinde ÖHD’de CHP’li milletvekillerinin de bulunduğu ifadesini başlığa çıkarmış, Ağca’nın örgüt tarafından kullanıldığı tezini ayrıntı olarak anımsatmıştı. “Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler” kitabı kuş gribi ve Ağca’nın tahliyesi tartışmalarının gölgesinde kaldı, özel harpçi milletvekilleri konusu unutuldu gitti. Bu arada, Doğan Kitap yayını olarak çıkan kitap ikinci baskısını da yaptı.

 

 

CUMHURİYET ÇOCUĞU

Cumhuriyet ile yaşıt, kendi ifadesiyle “Cumhuriyet çocuğu ve nesli” (s: 7) Kemal Yamak’ın yaşamı, cumhuriyet döneminin bir kesiti, üstlendiği görevler itibariyle de cumhuriyetin ve özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geçirdiği evrimin kara kutularından biri.

1962-63 Aydemir-Gürcan kalkışmaları sırasında Harp Okulu’nda eğitim şube müdürü, sonrasında kurmay başkanı.

Özel Harp Dairesi’nde kurmay başkanı (1967-1971) ve başkan (1971-1974).

ÖHD Başkanı olarak Kıbrıs meselesinde aktör.

12 Eylül döneminde Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı.

Turgut Özal’ın iki Necdetler operasyonu sonrasında Kara Kuvvetleri Komutanı.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Genel Sekreteri.

Bu arada İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanvekili.

Anılarını yazmaya teşvik edenler arasında ismen andığı tek kişi Vehbi Koç. Kitabın ileriki sayfalarında Vehbi Koç’un telkinlerine, tebriklerine özel önem verdiği görülüyor. Vehbi Koç ile 1978 yılında Kayseri’de tanışmış, çok etkilenmiş ve faydalanmış (s: 457).

Babası İstiklal madalyalı “Arpacı Ahmet Ağa”. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunda askerken Ruslara esir düşmüş, Kazım Karabekir’in Doğu Harekâtı sırasında kaçıp kurtulmuş. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Merzifon’da on ile otuz arasında ırgat çalıştıracak variyette hatırı sayılır bir çiftçi ve zahire tüccarı. Mustafa Kemal’in isminden esinlenerek oğluna Kemal adını vermiş ama asker olmasını istememiş. Kemal, askeri lise sınavlarına girebilmek için sivil lisedeki velisi aracılığıyla babasını ikna etmek zorunda kalmış.

           

ESİR DÜŞME KORKUSU

Babasının Ruslara esirliği Kemal’in bilincine ve bilinçaltına damgasını vurmuş. Amerika’ya sorgusuz sempatisinin belki de en temel nedeni, babası gibi Ruslara esir düşme korkusu.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Harp Okulu’nda öğrenciyken Almanya’nın Rusya’daki ilerleyişini bu duygularla alkışlıyor, başta ABD olmak üzere Batı dünyasına “Rusya’ya nasıl bu kadar inandınız?” diye güceniyor (s: 56). (O tarihte Gehlen’i bilmesi etkilenmesi mümkün değil.)

 

 

 

MANTIKİ TERCİH

867 sayfalık kitabında PKK ile mücadele, Kıbrıs meselesi konularında apayrı birer kitap olacak hacimde ayrıntılı değerlendirmeler yapmasına karşılık, ABD’ye bu gücenme dışında tek satır eleştiri yöneltmiyor. İnanıyor ki, Amerikalı bir generalin de söylediği gibi, ABD’nin duygusal tercihi Yunanistan’dan yana olsa bile mantıki tercihi her zaman güçlü Türkiye’den yanadır (s: 347).

Kıbrıs meselesinde kendi anlatımına göre etkili bir aktör; ama hiç değilse, 1963 yılında Kıbrıs’a doğru yola çıkan Türk ordusunu geri çevirip, “Verdiğim silahları benden izinsiz kullanamazsın” diye mektup yazan ABD Başkanı’na, Kıbrıs harekâtı sonrasında Türk ordusuna ambargo koyan ABD’ye serzenişte bulunmuyor.

Yamak, 2004 ve 2005 yıllarındaki ÖHD tartışmalarına bile atıfta bulunurken, 2003 yılında ABD askerlerinin Süleymaniye’de Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖHD’nin şimdiki adı) timine çuval geçirmelerini es geçiyor. (Bir kere mantıksızlıktan bir şey çıkmaz diye düşünmüş olmalı.)

Mustafa Kemal’in adını taşımasına, Türkiye Cumhuriyeti’nin subayı olmasına karşın, Amerikan askerlerinin Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki teftişlerine de itiraz etmiyor, gurur meselesi yapmıyor. ÖHD’nin Amerikan yardımıyla kurulmasını savunurken bile aksi halde vatan evlatlarının Sibirya’ya sürgün edileceğini vurguluyor.

Yamak’ın Amerika’ya yegâne tepkisi, ÖHD Başkanı iken, ABD’nin teşkilata her yıl verdiği 1 milyon dolar için pazarlık yaparken, para sahiplerinin dayatmada ölçüyü kaçırmaları üzerine “Hem paranız hem de vereceğiniz malzeme sizde kalsın. Toplantı bitmiştir”den ibaret (s: 285). (Dostluk hep düz bir çizgi üzerinde ilerlemez, arada böyle anlaşmazlıklar da olur değil mi?!)

Amerika’ya sempatisinin bir kaynağı da Merzifon’daki Amerikan Kız Koleji’nin varlığı. Kolej misyoner gibi çalışsa da Merzifon’a faydalı olmuş (s: 24).

 

AMİRLERİNİN GÖZDESİ BİR YAMAK

Yaşamındaki önemli dönemeçlerde üstleri tarafından korunup gözetildiğini saklamıyor. Hep iyi, bilgili, dirayetli, hoşgörülü, koruyucu komutanlarla çalışmış. Akademi’de Turgut Sunalp, Harp Okulu’nda okul komutanları Semih Sancar ve Namık Kemal Ersun, Genelkurmay başkanları Cevdet Sunay ve Cemal Tural, Özel Harp Dairesi’nde Başkan Cihat Akyol ve Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, sonraları Kenan Evren ve nihayet Başbakan ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal.

Yamak, kendisini koruyup gözeten komutanlara karşı olağan dışı saygılı ve bağlı. Askerlikte temel kural “kişilerin değil vazifenin ve devletin hizmetkarı olmak” iken, Kemal Yamak’ın el öpmeye varan saygısı ve bağlılığı daha çok amiri konumundaki kişilere. Lider yaradılışlı komutan vasfının eksikliğine işaret eden bağlılık, soyadıyla kafiyeli bir nitelemeyi de akla getiriyor.

1977 yılında tümgeneral rütbesindeyken Namık Kemal Ersun cuntasına adı karıştığı için kızak görev sayılan yurt içi bölge komutanlığına atanmış, emekliliğini bekliyor. Ama 3’üncü Ordu Komutanı Orgeneral Mahmut Ülker, kendisine sahip çıkacağını, terfilerin karara bağlanacağı Şura’ya birinci sırada aday göstereceğini söyleyince kalkıp elini öpüyor (s: 461).

 

ÖL DE ÖLEYİM

Genelkurmay Başkanı ve darbe lideri Kenan Evren’e “öl dediği yerde ölmeye hazır olacak kadar sevgi, saygı ve güvenle bağlı” (s: 606).

Turgut Özal ise “Fikir ve düşüncede atılımcı, hızlı çalışma ve karar alıp uygulamada yetişilmez, tutum ve davranışta zapt edilemez bir devlet adamı” (s:733). Zaten Turgut Özal’ı Vehbi Koç aracılığıyla 1979 yılında Kıbrıs’tayken tanımış. Koç, Özal’ı “Kafası elektronik beyin gibidir. Çok zeki ve akıllı bir insandır. Altını çizerek söylüyorum. Devletin geleceğinde onun adı ve imzası bulunacaktır” diye tanıştırmış ve zaman Koç’u haklı çıkarmış (s: 483).

Kemal Yamak’ın Turgut Özal’a sevgisi Ertuğrul Özkök’ün sevgisinden bile ilerde. Bu yüzden, “alışamadım” diye telgraf çeken teğmene hayli öfkeli. Teğmen, aslında mesleğine alışamamış (s: 695).

Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in ve Başbakan Turgut Özal’ın da Kemal Yamak’a derin muhabbetleri var. Kara Kuvvetleri Komutanı iken Yamak’ın görev süresini uzatıp Genelkurmay Başkanlığı’na taşımak istiyorlar. Yazdığına göre Yamak bu niyetten habersiz. Hürriyet gazetesinde Çetin Emeç kendisini Özal ile ilişkili gösteren bir yazı yazınca, kızgınlıkla gazetecilere, iki yıllık görev süresinin sonunda emekli olacağını açıklıyor, Özal ve Evren’in niyeti boşa çıkıyor.

 

TAKDİRİ İLAHİ      

Yamak’ın kendisi hakkındaki niyetten habersiz çıkışı, belki de hayran olduğu Turgut Sunalp’ın “Sen hiç usta olmayacak mısın? Değiştir şu soyadını” takılmalarını haklı çıkarıyor.

Yamak, emrinde çalıştığı amirlerine böylesine bağlı, saygılı, ABD Başkanı Kennedy’ye bile özel saygısı var. Kennedy özel harbin, gayrinizami harbin ve özellikle özel kuvvet harekâtının gereğini kavramış, çok güzel tespitleri ve düşündüğü tedbirleri bizlere kadar dağıtabiliyor (s: 256).

Kemal Yamak, amirlerinin himmetine karşın, kariyerindeki yükselmeyi hep “takdiri ilahi”yle açıklıyor: “Takdiri ilahinin çizdiği çizgiyle orgeneralliğe kadar yükseldim.” (s: 38)

 ‘Takdiri ilahi’nin yanı sıra aslında genç bir subayken ‘takdiri Amerika’nın yardımını da görmüş. Hatta bu yüzden “Amerika ile dostluğun kıymetinden habersiz” (!) bazı üstleri tarafından Amerikalıları arkasına almakla eleştirilmiş.

 

AMERİKA’YI ARKAYA ALMAK

Yamak 1957 yılında yüzbaşıyken, Malatya’da 59’uncu Er Eğitim Alayı’nda servis bölük komutanı. O yıllarda ordu ABD subaylarının gözetiminde NATO ve ABD ordusu standartlarına göre yeniden yapılandırılıyor. Amerikan subaylarının inisiyatifi, Osmanlı’nın son döneminde Alman subaylarının Osmanlı ordusundaki inisiyatifinden farklı değil.

Yamak’ın yazdığına göre, Malatya’daki eğitim alayının kuruluş maksadı ve görevi Amerikan eğitim birliklerinden alınmış. Atandığı bölükte disiplinsizlik had safhada, “Dayak dahil her çeşit ceza” ile ancak sağlanabiliyor. Bölüğün bir de bakım yeri sorunu var. Amerikalı subayların alayı denetlemesi sırasında bölüğünün ihtiyaçlarıyla ilgili dosyayı, Alay Komutanı’nın bilgisi dahilinde Amerikalılara veriyor. Amerikalı subaylar Yüzbaşı Kemal’e dosyayı iki ayda bir güncellemesini öğütlüyorlar. Yüzbaşı Kemal sonunda Amerikan yardımıyla sorunu çözüyor. Alay Kumandanı Topçu Albay Fercani Şener memnun; “2. Ordu Eğitim Başkanı Amerikalı Albay Kolb, Alayı ziyaretlerinde 2 nci kademesini çok beğenmiş ve Türkiye’de gördüğüm 2 nci kademeler arasında en iyi ve en takdire şayan 2 nci kademedir. İfadesinde bulunmuştur. Çok kısa zamanda Alayın 2 nci kademesini çok mükemmel bir hale getiren Eğitim Malzeme Bölük Komutanı Yüzbaşı Kemal Yamak’a takdir ve teşekkürlerimi bildiririm.” diye takdirname yazıyor (s: 132).

Alay kumandanı takdirname veriyor; ama, Yüzbaşı Kemal Yamak’a Amerikan yardımından memnun olmayanlar da vardır. Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral Suat Kuyaş, Amerikalılar sıkıştırdığı için olsa gerek, Yüzbaşı Yamak’ın bölüğünü denetlemeye geliyor. Burnundan soluyan Korgeneral Kuyaş, “Bıktım senin dosyalarından, Amerikalıları arkana almışsın, hep haklılığından bahsediyorlar” diye atıyor fırçasını (s: 133).

 

SAYIN OLMAYAN TEK KOMUTAN

Komutanlarına bağlılıktan, Amerikalılara sempatiden yana hayli cömert davranan Kemal Yamak’ın sempati ve bağlılığı esirgediği tek komutanı Kara Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir olmuş. Yamak, kitabında adı geçen yerli yabancı herkesi, hatta Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı iken Diyarbakır Cezaevi’nde işkence gören Felat Cemiloğlu’nu bile “Sayın” diye anıyor, bir tek Talat Aydemir’den esirgiyor bu sıfatı. Yamak, “siyasetin dışında ve üstünde” olma çizgisini izlemiş; bu yüzden olsa gerek (!) kendisini Harp Okulu’na tayin ettiren Talat Aydemir’in oltasına gelmemiş; 27 Mayıs, 22 Şubat ve 21 Mayıs olaylarını kısa geçiyor. Yazdığına göre, 22 Şubat olayları sonrasında Harp Okulu’nun cephaneliğini gizlice Kayaş’a nakletmiş, bu yüzden 21 Mayısçılar ihtilal için Ankara caddelerine mühimmatsız çıkmak zorunda kalmışlar.

Aydemir olayından sonra Yamak, Harp Okulu’nun Amerikan Harp Okulu modeline göre yeniden yapılandırılması çalışmalarına katılmış. “Harp Okulu’nun geleceğiyle ilgili olarak, Amerikan Harp Okulu (West Point) dahil, on-on iki değişik Harp Okulu’na ait dokümanları getirmiş ve incelemeye devam ediyorduk. Amerikan Harp Okulu Personel Şubesi’nde görevli personel sayısı neredeyse bizim okul karargahındaki personel sayısı kadardı.” (s:190 ).

 

İKİ SAAT -KIYAK

Harp Okulu yeniden yapılandırılmış; ama, okuldaki aşırı disiplin öğrencileri hayattan bezdirince, derslerden sonra iki saat serbest vakit tanınmasını teklif etmiş ve kabul ettirmiş.

Kara Harp Okulu’na 1974 yılında giren 1978 mezunları, günde iki saat boş vaktin Kemal Yamak’ın himmeti olduğunu bilmiyorlardı; ama, bu “kıyak”tan çok mutluydular. Hatta, latife uygun düşerse, başlarına ne geldiyse bu “kıyak” yüzünden geldiği de söylenebilir.

Eklemek gerekir ki, NATO’ya girişten sonra ordunun ABD ve NATO şablonlarına göre yeniden yapılandırılmasına rütbesinin elverdiği ölçüde katkıda bulunan Kemal Yamak, eşsiz bir çifte standart ve tutarsızlık örneği sergilediğinin farkında değil.

Türkiye’de 27 Mayıs ihtilali olurken Binbaşı Yamak, Afganistan Harp Okulu’nda taktik öğretmenidir. Okulda sadece Türk değil, Rus hocalar da vardır. Yamak’ın anlattığına göre, Afganistan dış ilişkilerinde Türkiye’nin etkisini azaltma yolundadır. Eskiden Afganistan Veziri hükümetinde değişiklik yapacağı zaman Türk büyükelçisiyle müşaverede bulunurken, artık Türk hariciyesinin etkisi büyük ölçüde yıpranmıştır. Ekonomik ilişkiler ise tamamen yön değiştirmiştir. Zeytin uzmanı Türkiye’den ama zeytin İtalya’dan; veteriner Türkiye’den ama peynir Hollanda’dan, şeker Belçika’dan; askeri eğitim Türkiye’den ama Rus subaylar her yerde Türk subaylardan daha etkin. Binbaşı Yamak, Afganistan adına üzüntü duyar:

 “Seneler önce 1837 yılında Türkiye’deki Almanya yardım heyeti içinde bulunan Alman Generali Moltke, 1839 yılındaki bir raporunda ‘Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika tüfekleri, Türk fesleri, Macar eyerleri, İngiliz kılıçları ve bütün uluslardan öğretmenlerle, Avrupa örneğine göre bir ordunun yaratılması çok bahtsız bir girişimdi’ diyordu. Şimdi bazı değişikliklerle burada aynı durumu yaşamış oluyorduk” (s: 163)

Keşke Kemal Yamak Afganistan hesabına duyduğu üzüntüyle Türkiye’ye de bakabilseydi.

 

ABD AKLI VE PARASIYLA VATANSEVERLİK

Kemal Yamak, Harp Okulu’ndan sonra bir süre Kıbrıs’ta görev yapmış, ardından Özel Harp Dairesi Kurmay Başkanlığı’na atanmış;

Tümgeneral Cihat Akyol’dan sonra da ÖHD Başkanı.

Anılarını kaleme alırken, en çok ÖHD’yle ilgili bölümde zorlanmış. “Asıl yazılacakları tarihe bırakıyor”(s: 244), “yazmayıp unutmaya terk ettiği” anıları var (s: 348).

Her şeye karşın unutmaya terk etmeyip yazdıkları itirafname niteliğinde.

Teşkilat, 1952 yılında sivil otoritenin kararıyla, özel bir kararnameyle “Seferberlik Tetkik Kurulu” adıyla, aynen NATO ülkelerinde olduğu gibi muhtemel bir işgale karşı direnişi barış zamanında hazırlamak gerekçesiyle kurulmuş. Her sivil otoritenin sahip çıkacağı masum bir gerekçeyle izin alınan kuruluş 1960’lı yıllarda Özel Harp Dairesi adını almış ve Amerikan Yardım Kurulu (Jusmat) ile aynı binada iç içe faaliyet göstermiş. “Özel Harp Dairesi, özellikle Amerikalıların da verdiği destekle NATO’nun ‘örtülü harekât konseptine’ dayanarak kurulmuş bir harekât ünitesiydi. Memleketimizin bulunduğu coğrafi mevki ve stratejik konum, böyle bir teşkilatı çok lüzumlu ve faydalı hale getiriyordu.” (s: 248)

Özel Harp üç sahada veriliyor: Gayri nizami harp, Psikolojik harp ve Ayaklanmalara karşı koyma (istikrar harekatı). Gayri nizami harp içinde de üç harekât türü vardır: gerilla harekâtı, mukavemet harekâtı ve özel kuvvetler harekâtı.

NATO’yu ve “örtülü harekât konsepti”ni sorgulamayan Yamak’a göre, batı ordularında özel harp bu şekilde tanımlanıyor; ama, Türkiye’de Özel Harp Dairesi sadece gayri nizami harbi yürütmek üzere kuruldu. Yani, temel amaç, seferde düşman gerisinde kalarak ya da düşman gerisine sızarak, halkla beraber gerilla harekâtı, mukavemet harekâtı ve özel kuvvetler harekâtı yürütmek. Gayri nizami askeri kuvvet terimi Amerikan talimnamesinin çevirisiyle girmiş olsa da hiç kullanılmadı, kuruluş ismi olarak “özel kuvvetler” terimi tercih edildi. “Halen de uzun süre Güneydoğu’da görev yapan kuvvetler özel kuvvetler, bunlara komuta eden teşkilatın adı da Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak geçmektedir.” (s: 246)

Barış dönemi kadrosu tümüyle muvazzaf askerlerden kuruludur. Sefer kadrosu ise “gerilla ve mukavemet teşkilatı personeli” olarak eğitilmek üzere “Genelkurmay Başkanlığı’nın özel emirleriyle seçilmiş, ilk eğitimleri ve göreve davetleri gene Genelkurmay Başkanlığı’nın özel emirleriyle yapılmış, daha sonra ‘sefer görev emirleriyle göreve çağrılacak yetişmiş personel’den oluşmaktadır. Bu personelin barışta gördüğü özel eğitim ve tatbikatlar dışında hiçbir yetki, görev ve sorumluluğu yoktur. Kendilerine hiçbir malzeme, silah ve mühimmat verilmez, herhangi bir ödeme yapılmaz.” (s: 247)

 

KAYIP DEPO- 1 MİLYON DOLAR

Gayri nizami harp, sadece silah altına alınabilecek gençleri değil, bütün halkı kapsar. Aksi halde yurt savunmasına katılamayacak olanların Sibirya’ya gönderilmesine razı olunur. (s: 249)

Yurdun çeşitli yerlerinde örgüte ait silah ve malzeme depoları vardır. Kenan Evren’in Genelkurmay başkanlığı döneminde eleştiriler üzerine depolar kontrol ediliyor, biri bulunamıyor. Oysa, bulunamayan depo heyelan nedeniyle kaybolmuştur (s: 304).

ÖHD’nin harcamaları, barış dönemi kadrosu zaten muvazzaf askerlerden oluştuğu için, teşkilatın varlığından habersiz Milli Savunma Bakanlığı’nın resmi bütçesinden karşılanıyor; ama, satın alınacak silahlar ve teknik malzemeler için ABD’nin özel yardım faslından her yıl 1 milyon dolar geliyor; gelen bu para resmi bütçeye dahil edilmeden ayrıca muhasebeleştiriliyor, veriliş amacı dışında harcanamıyor (s: 254).

Teşkilat, işgale karşı direnişi örgütlemek gerekçesiyle kurulmuş; ama, Kemal Yamak, teşkilata Amerikan yardımını hiç sorgulamıyor. Tek korkusu Sibirya’ya sürülmek, “Ya Amerika’nın işgaline uğrarsak?” ihtimalini hiç aklına getirmiyor. Amerikalıların mantıklı davranarak hep güçlü Türkiye’yi tercih edeceğine inançtan olsa gerek, “Amerikalılarla her yıl müşterek bir Özel Kuvvetler tatbikatı yapılıyor ve Amerikan Özel Kuvvetleri’ndeki yeni teknik ve taktiklerin tanıtımına bu tatbikatlarda ağırlık veriliyordu.” (s: 255)

 “Seferberlik ve işgale karşı direnişe hazırlık” gerekçeli ÖHD, stajını anavatanda değil, Kıbrıs’ta yapıyor, daha sonra Güneydoğu’da görevlendiriliyor (s: 247). Yani, işgale karşı direnişi hazırlamak ve yürütmek üzere kurulduğu söylense de, görevi anavatanda muhtemel işgale karşı direnişle sınırlı değil. Hedef ülkedeki özel harp de teşkilatın görevleri arasında.

ÖHD, Kemal Yamak’ın üç yıl süren başkanlığının son aylarında deşifre oluyor, cılız da olsa eleştirilere uğruyor. Yamak, 867 sayfalık kitabında her fırsatta, sadece kendi görev döneminde değil, sonraki yıllarda yapılan eleştirileri de yanıtlamaya çalışıyor, yetkili komutanların teşkilata yeterince sahip çıkmamasından yakınıyor, bu yüzden Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a dert yanıyor. ( “Keşke Kennedy sağ olsaydı da çok güzel tespitlerini ve düşündüğü tedbirlerini bizlere ulaştırsaydı” diye iç geçirmiş de olabilir.)

Eleştirilere karşı Kemal Yamak sık sık vatanseverlik silahını çekiyor. Eleştirilerin 1974 Kıbrıs harekâtından sonra başladığını kaydediyor ve soruyor: “Bu dairede hizmet edenler ve bu daireyi yönetip kontrol edenler, Genelkurmay Başkanları, Genelkurmay ikinci başkanları, neden sizler gibi vehme kapılmayacaklar ve yel değirmenleriyle boğuşmayacaklardı? Sizden daha mı az vatanseverlerdi?” (s: 267)

 

OUR BOYS DID IT- BİZİM ÇOCUKLAR BAŞARDI

Kemal Yamak değinmese de sorunun yanıtı “12 Eylül darbesini kimin çocukları yaptı?” sorusunun yanıtında aşikâr. ABD yöneticileri, Yamak’ın ölesiye bağlı olduğu Kenan Evren’in de aralarında olduğu 12 Eylül darbecisi generalleri “our boys” diye nitelemişlerdi. Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA’nın Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze, 12 Eylül darbesini dönemin ABD Başkanı Carter’a “Our boys did it”, yani, “Bizim çocuklar başardı” diyerek haber vermişti.

Yanisi şu ki, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapacağı darbeyi ABD yönetimi biliyor. ABD, Türkiye’yi işgal edecek düşmana karşı direnişi başlatacak ÖHD’yi biliyor, para veriyor; ama Türkiye Başbakanı’nın haberi yok. Ne zaman ki ABD parayı kesiyor (yıl 1974), Başbakan o zaman haberdar ediliyor. Çünkü, kesilen parayı genel bütçeden almak için Başbakan’a brifing vermek gerekiyor:

 “Bu daire o güne kadar Genelkurmay Başkanı ve ikinci başkanlar dışında hiç kimse ve makama böyle bir brifing vermemişti. Ordu ve kuvvet komutanlıklarına daha kısa, bilgilendirici mahiyette kişisel brifingler veriliyordu. Konudan ne sayın bakanın ne de başbakanın haberi vardı. Milli Savunma Bakanı rahmetli Hasan Esat Işık, Başbakan da Sayın Bülent Ecevit’ti. (…) O dönemde ne Sayın Ecevit’in ne de sayın bakanın ne daireden ne ödenekten ne de olan bitenden hiçbir şekilde haberi yoktu ve kendilerinden böyle bir istek hiçbir zaman gelmemişti. ” (s: 285, 286)

ÖHD Başkanı Kemal Yamak, para alabilmek için Başbakan’a brifing veriyor. Brifingte Genelkurmay Başkanı Semih Sancar da var. Yamak’ın yazdığına göre, Başbakan “Ne kadar iyi bir teşkilat ve ne kadar ulvi bir görev paşam!” diyerek takdir hislerini dile getiriyor. Yani sonradan “Rahmetli Hasan Esat Işık’la brifingi dinlerken tüylerimiz diken diken olmuştu” derken doğruyu söylemiyor Ecevit. Hasan Esat Işık’ın terfi dönemlerinde Yamak’a yazdığı tebrik mesajları da bunun kanıtı. Ama bu brifing, hep kontrgerilla tartışmalarına referans yapılıyor.

Oysa ÖHD’nin Ziverbey Köşkü’ndeki sorgulama ekibiyle ve öteki sorgulamalarla, faili meçhul cinayetlerle ilgisi yok (s: 293). Sadece bir isim benzerliğiyle Gladio ile bir tutulması haksızlık (s: 306). İddia edildiği gibi güçlü ve yasa dışı olsa, neden birkaç milyon lira para için kendisini deşifre etsin, bankaların soyulup soğana çevrildiği dönemde karanlık gücünü kullanıp bu parayı sağlamasın? (s: 307).

ÖHD’nin kuruluşunda esas alınan Amerikan talimnameleri de ÖHD’ye karşı iddiaların kanıtı olarak istismar ediliyor. Oysa bu talimnameler “kontrolsüz ve millileştirilmeden alelacele yapılmış tercüme yayınlar.” (s: 293)

 

TEŞKİLATINI SAVUNMADA USTA OLAMAYAN YAMAK

Yamak, teşkilatı savunmak için şecaat arzeylerken ofsayta düştüğünün farkında değil. Hem tarama özürlü hem kibirli olduğu da söylenebilir.

Teşkilat 1952 yılında kurulmuş, sonraları ÖHD adını almış, tartışılan talimname 1965 yılında yayımlanmış, tercümesinde ve millileştirilmesinde gecikme olmuş. Teşkilat işgale karşı direnişin marş motoru olacak, ama işgale karşı direnişin nasıl yapılacağını anlatan talimnamenin tercümesi bile geciktikçe gecikmiş. Allahtan gecikilen sürede ülke işgale uğramamış!

En ironik tarama özürlü-kibirli olma hali ise, kökü dışardalıkta. Soğuk Savaş boyunca, özel harbin psikolojik harp cephesinde, sosyalistler hep kökü dışarda ideolojilerin esiri ve dış mihrakların kuklası olmakla, ruble ile solculuk yapmakla karalandı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi yörüngesindeki bir grubun yanlışlıkları tüm sosyalistlere mal edildi. Yamak da kitabında düşünce özgürlüğüne karşı çıkarken, psikolojik harp imalatı uyduruk bir belgeyi kanıt göstererek, emekten yana sol ve sosyalist aydınları Moskova’dan talimat almakla suçluyor, “fikri ve zikri bozuklar” diye karalıyor (s: 558). Ama, Yamak itiraf ediyor ki, ÖHD’nin fikri ve parası dışardan gelmiş.

 

VATANSEVER -MADE IN USA  

Teşkilat vatanseverlikten yana klasmanın en üst sırasında. Hatta, ülkenin başbakanları bile, vatanı işgalden kurtaracak örgütün varlığından haberdar olmasında sakınca görülmeyecek derecede vatansever sayılmıyor. Örgüt herkesten daha vatansever; ama, muhtemel işgale karşı Kuvayı Milliye tecrübesini değil, hiç işgale uğramamış, işgale uğramak şöyle dursun, hep kendisi işgal etmiş ABD’nin tecrübesini pusula ediniyor. Pusula edinmek bir yana, birlikte ortak tatbikat yapıyor. Made In USA damgalı vatanseverlik böyle olsa gerek!

Amerika’nın verdiği “örtülü harekât” fikri malum; sol muhalefetin, devrimci demokratik hareketlerin, ezilen sınıf mücadelesinin “dolaylı saldırı”, yani “dolaylı işgal” sayılmasını ve özel harp yöntemleriyle ezilmesini öngörüyor. Zaten, özel harbin resmi söylemi de ülkeyi işgalden kurtarmak diye açıklanıyor. Yani aslında dış düşmanın açık işgaline karşı değil, “iç düşmanın örtülü işgali”ne karşı kurulmuş bir teşkilat. Gayrinizami harp, psikolojik harp ve ayaklanmalara karşı koyma harekâtının asıl amacı iç düşmanın örtülü işgalini def etmek.

 

 

ST31-15         

İç düşmanla baş etme yöntem ve tekniklerini Kemal Yamak söylemese de, Amerikan talimnamesinden çevrilerek Ocak 1965 tarihinde Orgeneral Ali Keskiner imzası ile TSK’da uygulanmak üzere dağıtılan “Gayri Nizami Kuvvetlere Karşı Harekat” başlıklı ST 31-15 adlı talimnamede mücadele yöntemleri sansürsüz sıralanmaktadır:

“ST 31-15 adlı talimnamede açık ve sinsi gayri nizami faaliyetler arasında; adam öldürme, bombalama, silahlı soygunculuk, işkence, kötürüm hale getirme, adam kaçırma suretiyle tedhiş ve olayları tahrik, misilleme ve rehinelerin alıkonması, kundakçılık, sabotaj, propaganda ve yalan haber yayma, zorbalık, şantaj sayılmakta ve 10. sahife, madde 9'da 'Bir gayri nizami kuvvetin yer altı unsurları kaide olarak kanuni statüye sahip değillerdir' denilmektedir.” (Aktaran Talat Turhan. Bomba Davası Savunma-1- İstanbul, 1986, s: 137-138)

Kemal Yamak’a göre, Talat Turhan’ın sözünü ettiği talimname, millileştirilmeden alelacele çevrilmiş (s: 293). Selefi Cihat Akyol ve halefi Sabri Yirmibeşoğlu ise hayli açık sözlüler, Yamak gibi ketum davranmak, lafı dolandırmak ve “yazmayıp tarihe bırakma” yoluna gitmemişler.

Cihat Akyol: “Halkı mukavemetçilerden ayırmak için, sanki ayaklanma kuvvetleri yapıyormuş gibi, müdahale kuvvetlerince zulme kadar varan haksız muamele örnekleri ile sahte operasyonlara başvurulması tavsiye edilir.” (Gayri Nizami Kuvvetlere Karşı Harekât, Silahlı Kuvvetler Dergisi eki, Mart 1971. Aktaran Emin Değer, CIA KONTRGERİLLA VE TÜRKİYE, Mayıs 1977 Ankara, s:119)

Sabri Yirmibeşoğlu: “Savaşta, düşmanın işgal ettiği bölgelerde bazı olaylar yaratılır ve düşman yaratmış gibi gösterilir... Psikolojik harekâtta böyle bir olay yaratarak halkı düşmana karşı galeyana getirmek. Belki, Güneydoğu'da da oluyor bunlar, yanlış olarak... ” (Aksiyon, sayı: 330, 31 Mart 2001)

İtalya’da Gladyo’nun solculara yüklemek, böylece solcuları gözden düşürmek için giriştiği terör eylemleri taktiğine benzemiyor mu?!..

Yamak itiraf ediyor ki, Amerika sadece fikir değil para da vermiş. Ne ki, Kemal Yamak bunu hiç yadırgamamış. Yamak yadırgamadığı gibi, muhabbetle bağlı olduğu Genelkurmay başkanları da yadırgamamışlar. Cevdet Sunay, “Donumuza kadar her şeyimizi Amerika veriyor” derken, herhalde uyanıklık yaptığını düşünmüş olmalı.

 

17 YAŞINDAKİ HARBİYELİ’NİN GURURU

1974 yılı Ağustos ayında Menteş’teki ATAT bölgesinde eğitime başlayan 17 yaşındaki Harbiyeli, manga komutanı olduğu için tahkim edevatı olarak bel kemerine taktığı baltanın ağaç sapındaki Made In USA damgasını boşuna gurur meselesi yapmış?! Harbiyeli’ninki çocukluk işte! Nerden bilsin, dona varana kadar her şeyi Amerika’dan almanın uyanıklık olduğunu?! Nerden bilsin, vatanın en çok Amerika’nın verdiği fikir ve parayla sevilebileceğini?!

Harbiyeli, işgalciye karşı direnmek için akıl ve para veren Amerika’yı sorgulamanın nankörlük ve vatana ihanet olacağını bilmediği gibi, Amerika’dan akıl ve para alarak vatan seven komutanlarına inanmamakla katmerli ihanete sürüklendiğinin de farkında değildi?! Oysa vatanı sevmek, vatana ihanet etmemek o kadar kolaymış ki?! Komutanları her şeyi Amerika’dan alarak vatanı sevmenin en kestirme yolunu göstermişlerdi, bir Dışişleri Bakanı da Amerika’ya kötü gözle bakmanın vatana ihanet olacağına dair açık uyarılarda bulunmuştu?!

Yıl 1958, Bağdat’ta Arap milliyetçileri Kral Faysal’ı devirmişler. Belli ki bir “dolaylı saldırı” söz konusu. Dolaylı saldırıyı def etmek üzere ABD Lübnan’a çıkarma yapmış, İngiliz birlikleri de Ürdün’deler. Ankara’da ise TBMM’de Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, vatana ihanet tehlikesine karşı uyarılarda bulunuyor:

 “Müttefikimiz Birleşik Amerika, mertçe bir davranışla, dünya çapındaki sorumluluğunun yükümlülüğünü kavramış bir celadetle derhal harekete geçiyor ve böylece bizim inancımız, yani küçük devletlerin bağımsızlığına ve güvenliğine onların her ne biçimde olursa olsun, kışkırtmalar, dolaylı saldırılar karşısında savunulacağına dair inancımız bir anda evc-i balasını (en üst nokta) buluyor. Bu davranış karşısında Türkiye’ye düşen ödev ne idi? Elbette ki bu civanmerdane hareketi ve belki bizim de teşvik ettiğimiz bu civanmerdane hareketi desteklemekti. (CHP’li bir milletvekiline seslenerek) Gülme! Bizim ödevimiz Amerika’yı küçük devletlerin yardımına gitmeye teşvik etmektir. Sen gülüyorsun. Bu hareketinle vatana ihanet ediyorsun…” (Aktaran Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, İstanbul 1974, cilt 3, s: 1647)

Söylediğimiz gibi o yıllarda Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu Amerika’ya kötü gözle bakmanın vatana ihanet olacağı (!) uyarısında bulunurken, Yüzbaşı Kemal Yamak bölüğünün sorunlarını çözmek için Amerikalı subaylarla teşriki mesai eylemektedir. Tahkim edevatındaki Made In USA damgasını gurur meselesi yapan, böylece vatana ihanet ettiğinden (!) habersiz, haki ünformadan çıktıktan sonra tek tip cezaevi üniforması giymediği için 12 Eylül’ün sıkıyönetim mahkemesinde atlet külot kalan Harbiyeli ise henüz birkaç aylıktır.

 

VATANSEVERLERDEN HABERSİZ BAŞBAKAN

 “Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler” adlı kitap, sadece Kemal Yamak’ın başkanı olduğu döneme yöneltilen eleştirilere değil, sonraki yıllarda yapılan eleştirilere karşı da ÖHD’yi savunmayı amaçlıyor. Yamak’ın kitabı yazmaktaki birinci önceliği ÖHD’yi aklamak, ikincisi de ÖHD’nin stajını yaptığı Kıbrıs meselesi.

Başbakan Bülent Ecevit’in 1978-79’lu yıllarda Sarıkamış’ta ÖHD’nin eski başkanlarından Sabri Yirmibeşoğlu’yla görüşürken, Milliyetçi Hareket Partisi ilçe başkanının da teşkilatın üyesi olduğunu öğrenince bunu kontrgerillanın varlığına kanıt olarak kullandığını anlatıyor Kemal Yamak ve şöyle yanıt veriyor:

Bu daire önceden tespit ettiği, vatan ve millet için severek ve gönüllü hizmet edeceğine inandığı vatandaşını tetkik eder, inceler ve müspet kanaate varırsa, Genelkurmay Başkanlığı’nın yazılı emriyle görev teklif eder ve eğiterek bu personeli göreve hazırlar. Partisini, dinini, mezhebini sormaz. Barışta ve bir savaş halinde Milliyetçi Hareket Partililer askere alınmayıp kendilerine şu veya bu şekilde sefer görevi verilmeyecek midir? Parti gözlüğü bu kadar kalın camlı mıdır? Acaba bu kişi Sayın Ecevit’in kendi partisinden olsaydı, bu itirazı olacak mıydı? O zaman CHP’den bu teşkilatta kimse yok mu zannediliyor?” (s: 309)

Yamak ne yazdığının farkında, “Birçok kimseyi ayağa kaldıracağını biliyorum ama bu noktada yazmak istiyorum.” diyerek, sözü özel harpçi milletvekillerine getiriyor:

 “Sayın Ecevit’in inandırıcılığına dayanarak alevlenen ve Sayın Ecevit’in zaman zaman medyanın ilgisi için bizzat öne çıkarak söyledikleriyle devam eden bu iftira kampanyası sürdürülürken, bu teşkilatın içinde o zaman kendi partisinden ne kadar personelin, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde birbirini hiç tanımayan kaç milletvekilinin bulunduğunu ve bunun sadece kendi partisine ait bir durum olmadığını, birisi söyleyiverseydi ne olurdu? (…) Aslında onlar milletvekilliği dönemlerinde değil, daha genç yaşlarda bölgesinde güvenilir, saygın, sözü geçen ve gerektiğinde halkıyla bütünleşerek, milleti ve vatanı için yapılacak mücadelede önder olabilecek niteliklere sahip oldukları için seçilmişlerdi. Milletvekili oluşları da bu seçimin doğruluğunu göstermiyor muydu?” (s. 461-462)

 

1978 MEZUNU HARBİYELİ

“Özel Harp Dairesi sefer kadrosunda Genelkurmay Başkanlarının yazılı emriyle görev alanlar, ‘devlet içinde yuvalanmamışlardır’. Seferde muhtemel bir görevi, inançla ve evet vatanseverlik duygularıyla hiçbir şey beklemeden ve istemeden kabul etmişlerdir. ‘Yuvalanmışlardır’ sözünün kendilerini kim bilir ne kadar üzdüğünü düşünerek, kendilerine ‘Bu deyimle neyi kastediyorsun?’ diye sormak gerektiğine inanıyorum. O yuvalanmışlar içinde kimlerin olduğunu bilseler, mutlaka özür dilerlerdi.” (s: 465)

Vatanseverlerin dini, mezhebi, yuvalanmak, özür beklemek... Bunlar boş sözler. Vatan işgale uğradığında kim direnmeye koşmaz ki! Asıl sorulması gereken, ABD yardımına bel bağlayanların, ABD’nin Irak’ı işgaline destek verenlerin, tanrı korusun Türkiye gerçekten işgale uğrarsa direnişe katılıp katılmayacakları. Merak edenler için Kuvayı Milliye deneyimi yeterince açıklayıcı. Sahi, Yamak’ın Ecevit’e karşı kendisini haklı çıkarmak için referans verdiği Hasan Esat Işık ne diyordu:

 “Kontr-gerilla her ülkede var. Genelkurmay bunun planlarını almış. Amacı şu: Ülke işgal edilecek olursa, iç direniş nasıl yapılacak? Bu fikir planında geçerli ve doğru. Yalnız şu durumlar var: 1. Fikri ABD vermiş. 2. Finansmanı yapmış. 3. Örgüte sızmalar olmuş. Bu sızmalar Pentagon’dan başlar, CIA sızmasına kadar sürer.”

Burası Türkiye! Türkiye’de Made In USA damgalı vatanseverlik en hafif deyimle ayıptır.

1978 mezunu Harbiyeli olarak soruyorum: Bu ayıp özür dilemekle temizlenebilir mi? Kemal Yamak’ın vereceği yanıt var mı?

 

“HUKUK” DEVLETİ –PİSLİĞİ ÖRTME

Ecevit “geçmişe sünger çekiyorum” diyerek işin içinden çıkmaya çalıştı. Çekilen süngerden fışkıran kanlar gölleşerek günümüze kadar taşındı.

Adana gezisi sırasında devrin Başbakan’ı Ecevit’le gizli bir görüşme yapan  Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul  görüşmeden bir hafta sonra 28 Eylül 1979 tarihinde öldürüldü. Yurdakul,  bu görüşme hakkında eşi Ülker Yurdakul’a “Çok şükür bütün bildiklerimi anlattım. Artık ölsem de gam yemem” demişti. Yurdakul’un katillerinin olayın ardından MHP İl binasına girdiklerini belirleyen emniyet mensupları binaya girip arama yapmak istediler. Ancak  Sıkıyönetim Komutanlığı buna izin vermedi.

Tıpkı Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul gibi  Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı Doğan Öz de, Ecevit'e, kontr-gerilla konusunda rapor düzenleyerek verdikten bir hafta sonra bu cinayet örgütünün “kurbanları” arasına katıldı. 12 Eylül askeri darbesinin hemen öncesinde, 24 Mart 1980 günü sabah saat 08.00 sularında işine gitmek üzere arabasına bindiği sırada silahlı bir saldırı sonucu öldürüldü.

Katili tam 18 kişi görmüş, farklı 5 kişi arasından kesinlikle teşhis etmişlerdi. Katil MHP’li İbrahim Çiftçi idi. Çiftçi sorgusu sırasında cinayetini itiraf etti ve cinayet yerinde yapılan uygulamada, işlediği cinayeti ayrıntılarıyla anlattı. Buna rağmen askeri mahkemede yargılanması altı yıl sürdü. Birilerinin koruması altındaydı.

Avukatları, Çifti’nin Milli Savunma Bakanlığı’nda dosyası olduğunu belirten bir yazıyı Askeri Darbe Hükümeti’nin Başbakanı Bülent Ulusu'ya yollamışlardı. Bir çeşit şantaj yapıyorlar, müvekkillerinin askerler hesabına çalıştığını ima ediyorlardı.

Mahkemenin oybirliği ile verdiği idam kararı, her defasında Askeri Yargıtay’ca bozulacak, sonunda İbrahim Çiftçi, 9 Ocak 1985 günü Mahkemenin, Askeri Yargıtay’a uyarak verdiği kararla beraat edecekti.

Bu karar Türk ve Dünya Hukuk tarihine, hukukun acizliğini belirtmek adına ibretle anılacak bir karardı. Berat Kararı şu ifadelerle açıklandı:

“Sanık İbrahim Çiftçi’nin maktul Doğan Öz’ü taammüden öldürdüğü mahkememizce sabit görülmüş, ancak Askeri Yargıtay Daireler Kurulu kararları mahkememizi bağlayıcı nitelikte bulunduğundan sanık İbrahim Çiftçi hakındaki 7/8’lik oy çokluğuna dayanan bozma ilamına uyularak, sırf bu hukuki zorunluluk nedeniyle sanık İbrahim Çiftçi’nin beraatına karar verilmiştir.”

Suçu sabit görülen katilleri 7/8 oy çokluğuyla  beraat ettiren “12 Eylül Hukuku”, aynı dönemde 17 yaşındaki 78’lileri , sırf gösteriye katılmaları nedeniyle ipe gönderiyordu. Erdal Eren 17 yaşında tüm hukuk kuralları hiçe sayılarak asılıyordu. İdam kararlarını her seferinde onaylanan Askeri Yargıtay Başsavcısı , suçu sabit görülen katilin beratını sağlamakta bir beis görmüyordu.

 Çiftçi, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı ve MHP'li diğer bazı arkadaşları ile birlikte 7 TİP üyesi öğrenciyi hunharca öldürme olayına da katılmıştı. Bu yargılamadan da ceza almadan kurtulacak ve Devlet Bahçeli’nin MHP’ ye başkan seçildiği kongrede, Çiftçi de Devlet Bahçeli’nin karşısında MHP’ye başkan adayı olacaktı.

Türkiye işte böyle bir “ Hukuk Devleti” idi. Şiddete karşı çıkan hukukçuları, gençleri öldürülen, katilleri ise aklanarak baş tacı edilen bir “Hukuk Devleti”...

Bir ülkenin halkını vatanseverler ve vatansevmezler olarak ayıran koca koca paşalar…Kim bölücü? Cumhuriyet savcıları nerede? Ya siyasetçilerimiz? Soğanbaşlarımız?

Cinayet örgütünün üzerine neden gidilmiyor, gidilemiyor?

Bu suskunluk neden? Bilenler, bildiklerini neden anlatmıyor? Anlatılanlar neden açıklanmıyor? Cevat Yurdakul’un ve Doğan Öz’ün Ecevit’e verdikleri ve kanımızca öldürülmelerine neden olan “bilgiler” neden saklanıyor?

 

GAYRİ NİZAMİ AHLAK-AMERİKAN YAMAKLIĞI

 

Emekli Orgeneral KEMAL YAMAK' ın açıkladığı formüle göre, o işler şu biçimde yürüyormuş:

"GAYRİ NİZAMİ HARP UZMANI ASKERLER, GAYRİ NİZAMİ HARP İÇİN YETİŞTİRİLMİŞ SİVİLLER, SİVİLLER ARASINDA ÖZELLİKLE MİLLİYETÇİLER VE MİLLİYETÇİLİĞİNİ MHP ÜYESİ OLARAK KANITLAYANLAR.."...

Bir de "ABD'DEN PARA".

Formül bu.

Bu formülle ne yapıldı derseniz...

Türkiye'nin komünist olması önlendi! Sovyetler Birliği dahi, Türkiye'yi bir bakıma Küba ile, Balkanlar'daki sultasıyla, Ortadoğu'daki menfaatleriyle takasa sokup "AMERİKAN NÜFUZ BÖLGESİ İLE NATO STANDARDI" diye kabul etmişken, böyle büyük bir başarı kazanıldı!

Başarı hanesinde...

Evlerinin önünde kurşunlanan ve bin bir düşünce, bilgi, deneyim ve iyilikle dolu kafaları kanlar içinde kaldırımlarda parçalanan üniversite hocaları, savcılar, emniyet müdürleri...

Evlerinden kaçırılıp boğma telleriyle nefessiz bırakılan bedenlerine bir an önce ceset olmaları için susturucu kusturulan üniversite öğrencileri...

Aynı silahlarla öldürülen solcu ve sağcı gençler...

Kahramanmaraş, Çorum katliamları...

İstanbul Üniversitesi önünde bombayla havaya uçurulan çocuklar...

1 Mayıs'ta Taksim Kazancı Yokuşu'na yığılan 40'a yakın insan...

İşkenceler, idam sehpaları...

Pusular ve yaylım ateşler de mevcut.

Yani, "ÜLKENİN YABANCILAR TARAFINDAN İŞGALİNDE GAYRİ NİZAMİ HARP YÜRÜTMEK" üzere kurulmuş birtakım birimler ile onlara, devlete yamaklık yapan birtakım sivil örgütlenmeler, esas savaşı, kendilerine düşman seçtikleri kendi vatandaşlarına karşı yürüttüler!

Kıbrıs'ta olan bitenlerin tartışması bir yana...

"KONTRGERİLLA, GLADİO" isimleriyle anılan, lakin hiçbir hesabı sorulmayan tarih bu işte.

Bunu sanki memleket evlatlarının topyekun ve onca fedakarlıkla katıldığı, sanki ninelerin sırtlarında mermi, dedelerin kağnılarda cephane taşıdıkları bir "İSTİKLAL SAVAŞI" gibi anlatıyorlar.

Utanacaklarına, kahrolacaklarına, kendi aydınlarını, gençlerini, öğrencilerini katletmiş olmaktan, birbirine sokmuş olmaktan, birbirine kırdırmış ve işkencelerden geçirmiş olmaktan ötürü kanayan vicdanlarıyla çığlık çığlığa özür dileyeceklerine bir de gurur duyuyorlar.

ABD'den para alınmış, "MİLLİYETÇİ" birileri teşkilata yazılmış, başka birileri "VATAN, MİLLET, DEVLET" adına öldürülmüş...

Oralardan nice çete, nice çete fikri serpilip büyümüş...

Biz, hepimiz bu "AMERİKAN YAMAKLIĞI" ile gurur duyacağız!

Sovyet tahakkümünün alternatifi olarak, sözde demokrasi ve özgürlük maskeleriyle, Latin Amerika'dan Uzakdoğu'ya, Yunanistan'dan Türkiye'ye, katliamları, suikastları, kışkırtmaları, provokasyonları, cinayetleri, darbeleri, işkenceleri, kayıpları yerleştirmiş bu "AMERİKAN MALI" milliyetçilikle övüneceğiz! Ve bu ülkenin milliyetçileri de, bu "AMERİKAN PARASI VE NATO STANDARDI" ile yazılmış kanlı geçmişlerinden hiç utanmayacak, onunla hiç hesaplaşmayacak ve hala milliyetçi olacak; kendi insanının çoğundan nefret ederek "VATANSEVER" kalacak.

Bu ülkenin eski siyasetçileri, 70 ve 80'likler ve gençleri o tarihle yüzleşmeden "DEMOKRAT" olacak ve öyle kalacak... Askeri, o geçmişten hiç rahatsızlık duymayacak...

İş dünyasının ağır topları, makineli tüfekleri, tankları, kendi çıkarlarını da kollayan bu "ABD YAMAĞI MİLLİYETÇİLİK" e verdikleri maddi ve manevi destekle biriktirdikleri servet, kudret ile burjuvalaşma maharetinin damarlarındaki irinden hiç sıkılmamış olacak.

Gayri nizami ahlakımızı seveyim! (Hadi gayri! Umur TALU SABAH 4 OCAK 2006)

HİKAYE BUDUR-KIRCI-TÜRKEŞ

Susurluk Olayı’ndan sonra Alparslan Türkeş’le HBB televizyonunda belki de kimimizin gözünden kaçan bir röportaj yapıldı. Türkeş bu röportajda şöyle söylüyordu: “Biz 1950’lerde bir grup kurmay subay Amerika’ya gönderildik, gerillaya karşı eğitilmek üzere, hikaye budur.” Bir başka deyişle: “Şimdi siz Susurluk diyorsunuz, gerilla tehlikesi vardı her tarafta, biz de bunun için eğitildik.”

Yakın tarihimizden iki kişi: Biri Başbuğ, diğeri sıradan bir militan. Başbuğ Alpaslan TÜRKEŞ, Ankara'nın göbeğinde Beştepe'de özel, görkemli mezarda. Haluk KIRCI ise hapishanede yaşlanıyor. Ve o sıradan militan, arka arkaya kitaplar yazarak geçmişi sorguluyor. Ve kendisiyle yüzleşiyor.

 

ZAMANI SÜZERKEN

(Haluk Kırcı-Burak Yayınevi)

"Benim üzerinde durmak istediğim asıl konu, patlayıcılarla tanışmamı ve onların ruhumda bıraktığı izleri anlatmak değil; yıllarda, onların kaynaklarının nereler olduğu hususudur. Bu konuyla ilgili bazı tespitlerimi nakletmek istiyorum.

 Meselâ, Kürt arkadaşların görev yaptığı ve çoğunlukla Kürt vatandaşlarımızın yaşadığı bölgelerde olan biteni, yıllar sonra da olsa öğrendiğimde, bir kısım patlayıcının kaynağını fark etmek imkânını bulmuştum.

Çoğunluğu Kürt olan arkadaşlarımın anlatımlarına göre; o dönemde onlara, bazı genç subaylar patlayıcı getirmektedir. 70'li yılların başında, PKK belası henüz ortalıkta görünmüyordu. Bölgede, siyasî Kürtçülük hareketleri ve sol grupların teşkilatlanma faaliyetleri vardı. Milliyetçi teşkilatlanmalara ve yapılanmalara ise 70'li yılların ortaların dan itibaren hız verilmişti. İşte o arkadaşların anlatımları,bu hassas bölgelerde görülen milliyetçi teşkilatlanmaların başlamasından hemen sonra bazı genç subayların kendileriyle iletişim kurduğunu ve gerekli desteği sağladığını ortaya koymaktadır "(s 32)

 

 

 

GÖRÜNÜR AMA GÖRÜNMEZ

"Bu durum ilk bakışta, fikir birlikteliği veya masum bir yardımlaşma olarak görülebilir. Fakat bana göre, hiç de öyle değerlendirilmemelidir. Çünkü ABD ve Sovyet Rusya, 2. Dünya Savaşı sonrasında dünya ölçeğinde ortaya çıkan iki süper devlet ve kutupların denge unsurlarıdır.

Bu iki devlet, kendi hayat sahalarını genişletmek ve birbirinin stratejik noktalarını zayıflatmak gibi pek çok sebeple büyük paralar ve emekler sarf ederek, "görünür ama görünmez" bir savaşa başlamışlardır. Bu savaşta da durmadan taktik ve strateji değiştirmişler ve nüfuz alanlarını genişletmek için her yolu mubah saymışlardır.

 Türkiye de, coğrafî konumu, tarihî gerçekleri ve diğer pek çok özelliğinden dolayı bu savaşta taraf olmuştur. Buna bağlı olarak, bütün dinamikleriyle, ABD ve diğer batılı ülkelerin yanında yer almıştır. Soğuk savaşın, Batı adına kutbu ve patronu olmak özelliğini taşıyan AB, özellikle Sovyetler'e sınırı bulunan ülkeler için "Yeşil Kuşak Stratejisi" ni geliştirmiş ve buna bağlı değişik projeler çerçevesinde bazı yapılanmalara girişmiştir.

Bu çerçevedeki yapılanmaların üç temel unsura dayalı olduklarını görmek mümkündür.

Bunlar; askerî, siyasî ve sivil yapılanmalardır. Kapitalist batılı devletler, önce, hayat sahaları içine giren bölge ve ülkelerdeki siyasî yapılanmaların antimarksist güçlerin eline geçmesini sağlamaya çalışmışlardır. Bu arada, o ülkelerin askerî güçlerini de kendilerine bağımlı hâle getirmeye ve kendi stratejilerine uygun olarak organize etmeye başlamışlardır. Bütün bunlarla beraber, sivil antimarksist güçlerle de dolaylı ilişkiler kurmuşlar ve bu ilişkileri geliştirmişlerdir. Bir anlamda, marksizme karşı ortak bir cephe oluşması için zemin hazırlamışlardır.

 

 

 

HER İHTİMAL

Yıllardır marksistleri veya olayları anlamakta zorluk çeken kafaların ortaya attıkları "kontr-gerilla", bu kalemin, yani antimarksist yapılanmanın ürünü sayılmalıdır. Çünkü hesaplar, her ihtimal göz önüne alınarak yapılmıştır.

Plan şudur: Sovyetler'le kurulacak sıcak bir temasta bu güçler devreye girecek, sivil halkı Kızıl Ordu'ya karşı örgütleyecek ve aynı zamanda da silahlandıracaktır. Amaç, değişik noktalarda önceden beri hazır bulundurulan silahlarla ve kurulacak direniş hatlarıyla Kızıl Ordu'nun durdurulmasıdır. Bu görevi ise, ordu içindeki uzman subay kadroları yapacaktır. Sivil ve askeri yapılanma, sadece bu bağlamda iç içe girmiştir. Asıl amaç, o günlerin ruhuna uygun şekilde sıcak savaşa hazırlıklı olmak planlarının oluşturulmasıdır.

Deyim yerindeyse; bu savaş, gittikçe, süper güçlerin satranç oyununa dönüşmüştür. İşte bu bağlamda, birileri, sağ grupların örgütlenmesine yardımcı olmuştur. Bu yardımcılık, hedeflerin birlikteliğinden değil, çıkarların buluşmasından kaynaklanmış ama süreklilik arz etmemiştir. Yalnızca, zayıf kalınan ve taban bulmakta zorlanılan bölgelerde lojistik destek olarak kendini göstermiştir.

Bu tespit, ne Ülkücü Hareket'in geçmişteki mücadelesine bir yergi ve karalama, ne de Marksistlerin bu konulardaki yanlış teorilerine bir payandadır. Ben sadece, yaşanmış olayların, bir anlamda sisler altında kalmış bazı gerçeklerin vurgulamasını yapmaya çalışıyorum.

 

AL GÜLÜM VER GÜLÜM

Denilebilir ki: "Marksistlere destek sağlayan ve yardım eden subaylar da vardı. Hatta bazıları yargılanıp, ceza bile aldı. Olayları bu temele oturtarak anlatmak, milliyetçi subaylara atılmış bir iftiradır".

Ben de derim ki: Benim vurgulamaya çalıştığım gerçek, Kürt vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı bölgelerle ilgilidir. Gizlenmesi gerekmeyen "al gülüm, ver gülüm" ler yaşanmıştır."(S 33-35)

O zamanın çarklarındaki her şey, kendine özgü şekilde dönüyor, âdeta raksediyordu. Sanki, her şey önceden planlanmıştı. Meçhul bir senarist tarafından bir oyun yazılmış, bu oyunu, bizim neslin oynaması istenmişti. Bir nev'i emir olan bu istek karşısında, biz garip, biz hiç rol yapmamış, biz dar çevrelerin acemi oyuncuları da, geniş bir sahnede yer almak zorunda kalmıştık. Amatör anlayışımız, acemi oyunculuğumuz ve güçsüz ayaklarımızla, "bizim olmayan" o oyunda, elimizden geldiğince iyi oynamaya gayret edecektik."(s 8)

 

FIRTINA SONRASI-DEVLET AYAĞI

"1960'lı yılların sonlarına doğru başlayan öğrenci hareketleri, 68 Kuşağı'nın estirdiği fırtınaya dönüşmüştü. Bu fırtına, 12 Mart Muhtırası arifesinde hızının zirvesine ulaşmış ise de, muhtıradan sonra yavaş yavaş hızını kaybetmeye başlamıştı. Fakat 1974 affı ve dönemin hükümetinin icraatları ile yeniden hızlanma eğilimi göstermeye başlamıştı. Zıt görüşlü gruplar, birbirlerine el ense çekmeye ve birbirlerini yoklamaya başlamışlardı.

Toplumda dalgalanmalar yaşanıyor, özellikle genç insanlar, akıl almaz bir şekilde politize oluyorlardı. Her grup, mevzi kazanmak ve bir yerlere hâkim olabilmek için diğerleriyle yarışıyordu. Âdeta cephede siper kazar gibi, mahalle, sokak, okul... demeden, her yerde teşkilatlanmaya çalışılıyordu. İşte o mevsimin rüzgârlarına kapılan bizler de, okulumuzda teşkilatlanmaya ve yeni mevziler kazanarak bir yerlere varmaya çalışıyorduk."(s 16)

"Bir anlamda, hak savaşı sokaklara taşmış, her kesimde taraftar ve her zeminde yer bulmakta gecikmemişti. Araya kan girmiş, aileler bile parçalanır olmuştu. Kavganın tarafları olarak ortaya çıkan bizlere, yani solculara ve ülkücülere bir ayak daha katılıyordu. Çok geçmeden aramıza katılan bu ayağı ise devlet oluşturuyordu.

Şiddet rüzgârları, 1975'in ortalarından itibaren fırtınaya dönüşmeye başladı. Politik alanda ortaya çıkan yapılanmalar da bu şiddet rüzgârlarının çıkmasına yardımcı oluyorlardı. Lise birinci sınıfta arkadaş olduğum, defalarca beraber sinemaya gittiğim, okulda gizlice içtiğimiz sigaradan ikram ettiğim, kıt bilgime rağmen ara sıra tartıştığım sınıf arkadaşlarımdan biri, yalnızca, solcuların teşkilatlanmasına yardımcı olan TÖB-DER'e gittiği için düşmanım olmuştu." (s 17)

 

KÖR KUYU ÇİÇEKLERİ

"Yeri gelmişken ifade etmeliyim: Sonraki yıllarda, Mamak Askerî Cezaevi'nde yatarken, bir çok solcu genci tanımak imkânım oldu. Hepimiz, üç aşağı beş yukarı, aynı sosyo-ekonomik kesimlerin ve dar çevrelerin ezilmiş, horlanmış çocuklarıydık.

Hepimizin anası, babası, eğitimi, yaşantısı, geliri, giyimi birbirine benziyordu. Yani kör kuyularda yetişmiş çiçeklerden farkımız yoktu. Hepimizin rengi, dokusu, yaprağı ve kökü aynıydı.

Fakat hayatın cilvesine bakın ki; hem birbirimizle savaşır, hem de aynı kaderi paylaşır olmuştuk. İşin daha da ilginç yanı ise, bizi dipsiz kuyulara atanların ve böylelikle toplumu kurtardıklarını zannedenlerin halleriydi. Bizlerin enterne edilmesiyle zafer kazandıklarını zannedenler, yanılıyorlardı! Çünkü her hâlin bir psikolojik ve sosyolojik izah tarzının olabileceğini akıllarına bile getirmiyorlardı. Eğer getirmiş olsalardı, gençliğin boynunda asılı kalan şu şiddet, endamını böylesine pervasızca sergilemeye devam edebilir miydi?" (s 36)

 

KAVRAMLAR

"Bu kavramlar, ortaokulda okutulan Yurttaşlık Bilgisi dersinde kısa paragraflar hâlinde açıklanmaktaydı. Bizler de bundan daha geniş bir bilgiye sahip değildik.

Bu kavramların millet hayatındaki yerini bilmeden ve bu kavramlar üzerinde, en azından yakın tarihimizde yaşanan olaylar ışığında kafa yormadan, boyumuzdan büyük işlerin marabalığına soyunmuştuk.

Demokrasi nedir; cumhuriyet, anayasa, parti hangi fonksiyonlara sahiptir; senato ve meclis ne iş yapar; yakın geçmişte neler olmuştur; 1924 anayasasının, Serbest Cumhuriyet Fırkası olayının, 1950 seçimlerinin, 27 Mayıs darbesinin ve 12 Mart muhtırasının perde arkasında kimler ve hangi gerçekler vardır...

Bilmeden elimizde fırçalar ve parti flamaları, dilimizde sloganlarla, milletin kaderine hükmedecek bir sorumluluğun altına girmiştik. Bu durum, bizi olduğu kadar, diğer kesimleri de içine alan bir gerçeğin ifadesiydi. CHP veya MSP adına seçim çalışması yapan genç insanların da bizden farkı yoktu.

Nefsanî hesaplarla siyaset yapanlar, genç insanlara, siyaset üzerine verebilecek bir şeylere elbette sahip olamazlardı. Nitekim olaylar da bu ölçüde cereyan etti: Siyaset ve siyasetin unsurları, sayıları giderek artan birer kavga malzemesi olarak bizim hayatımızda yer aldı." ( s40)

 

ROBOTLAR

Bahçelievler'deki genel merkezin önüne geldiğimizde, görevli arkadaşların, kapının önünde hazır beklediklerini gördüm. Başbuğ arabasını park eder etmez fırladılar ve kapısını açtılar.

Arka koltuktaki çantasını alarak, birlikte içeri girdiler. Ben ise, Başbuğ arabadan inmeden indim, esas duruşa geçtim ve onlar içeri girene kadar öylece bekledim.

Rahmetli Alparslan Türkeş'e, o zamanlar, akılların almakta zorlanacağı bir sadakat ve samimiyetle bağlıydık. Onun canını, kendi canımızdan aziz biliyor, işaret ettiği her şeyi bir robot kimliği ve kişiliği içinde yerine getiriyorduk. Müthiş karizması ve yapısıyla etkilendiğimiz ve samimiyetle bağlandığımız bu insan için yapamayacağımız hiç ama hiç bir şey yoktu. Bu ve benzeri tavırlar yapmacık değil, samimi duygularımızın ifadesiydi.

Bu noktada bir hususa daha temas etmeyi ve birtakım insanlara bazı konuları hatırlatmayı uygun buluyorum:

Yukarıda anlatmaya çalıştığım olay 1978 senesinde geçti. Bu kitabı ise 1997 de kaleme aldım. Aradan, neredeyse yirmi uzun yıl geçmiş. Geçen bu zaman içinde çok şeyler yaşadık, gördük, geçirdik.

Acılar ve çaresizlikler içinde kıvranırken bile kimseden bir şey istemedik. Kimselere kabahat yüklemeyip, başımıza gelenlerden dolayı hiç kimseyi suçlamadık. Şairin dediği gibi "ses çıkarmadan aşın" dedik. Sorumluluklarımızdan kaçmadık, inandığımız veya inandığımızı zannettiğimiz şeyler için, kimselerin girmek istemediği risklerin altına girdik..." (s88-90)

 

KURT BAKIŞI

(Emin Pazarcı -Burak Yayınları)

"C-5 adlı işkencehanede, insanlık dışı işkenceler devam ediyordu. Binadan 24 saat canhıraş çığlıklar yükseliyordu.

Bekir Bağ ise, 17 yaşındaydı. Mahir Damatlar ve Emir Kuşdemir'le birlikte korkunç işkencelere tabi tutuluyordu. Üstelik, bütün suçlamaları kabul etmiş, "Tamam, ben yaptım" demişti.

Verdiği bu ifade, işkencecileri tatmin etmedi. Çünkü, 17 yaşındaydı ve ceza alsa bile kısa bir süre yatıp çıkacaktı. Onlar, Bekir Bağ'ın farklı ifade vererek, Mahir Damatlar ve Emir Kuşdemir'i suçlamasını istiyorlardı.

O'nu ayrı bir yere kapatıp, arkadaşlarından tecrit ettiler. Sürekli olarak aynı telkinde bulundular:

- Bu ifadeni değiştireceksin. Bu suçları sen işlemedin. Asıl suçluların Mahir ve Emir olduğunu söyleyeceksin.

17 yaşındaki Bekir Bağ, günlerce ağır işkencelere tabi tutuldu.

Bir gün askerler telaş içinde koşuşturmaya başladılar. Cezaevinde bir olağanüstülük olduğu açıkça belliydi. Bazı Ülkücü gençleri hücrelerinden çıkardılar. Bekir Bağ'ın hücresinin yanına götürdüler.

Arkadaşınız kendisini astı.

Herkes, anında neler olduğunu anlamıştı. Çünkü, tamamı C-5'ten geçmişti. Orada, Bekir Bağ'a neler yapıldığına herkes şahit olmuştu. Askerler ise, olaya bir açıklama getirmek için çırpınıyorlardı:

Yatak çarşafını yukarıdaki elektrik tellerine bağlamış.Kendisini asmış.

Oysa, bu mümkün değildi!

Hiçbir Ülkücü tek kelime bile etmedi. Hiçbiri yorum yapmadı. Tamamı, "Biz aptal mıyız?" dercesine askerlerin yüzüne baktı!

O sırada bir tabip teğmen de hücrenin önüne gelmişti. Birlikte Bekir'i dışarı çıkarıp, soydular. Bütün vücudu mosmordu ve cesedi alabildiğine şişmişti. Belli ki ölümünün üzerinden uzun süre geçmişti.

Haber, anında farklı bir yorumla bütün koğuşlara yayıldı:

Bekir Bağ, işkence ile öldürüldü.”

 

İSYAN-ÜLKÜCÜLER-SOLCULAR

“O gece A Blok'taki ülkücüler, Bekir Bağ için Yasin okumaya karar verdiler. Oysa, Mamak'ta böyle bir uygulama yoktu. İç Hizmet Yönetmeliği'ne göre, bu büyük bir suçtu. Alınan bu karar, "isyan'' anlamına geliyordu. Askerler anında harekete geçtiler. Ancak, üzerlerine inip kalkan coplara rağmen Ülkücüler susmuyorlardı:

 Yasin Vel Kuran - il Hakiym...

O gece solcular da Ülkücülere destek verdiler. Onlar da cezaevi idaresine isyan bayrağını açtılar." (s.270-271)

"Mamak Askeri Cezaevi'ndeki C-5 adlı bölüm, askerler için "disiplin koğuşu" olarak tasarlanmıştı. Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından da özel bir işkencehane haline getirilmişti. İçi de işkence uzmanı polislerle doldurulmuştu.

C-5'te sorgulamalar sürerken, canhıraş feryatlar dört bir yanı sarıyordu. Koca salon, çırılçıplak soyulup çarmıha gerilen gençlerle doluydu." (s 270)

 

YAN GEL BAŞBUĞ

 "Türkeş, Mevki Hastanesi'nde rahattı. Odasında ziyaretçi kabul edebiliyordu. Ancak, zaman zaman askeri tedbirler arttırılıyor, kimseyle görüştürülmüyordu. Hastanedeki "Teşkilat" buna da bir formül bulmuştu...

Türkeş'in kaldığı oda, üst kattaki büyük koridora açılan küçük bir koridorun sonundaydı. Banyo olarak kullandığı yer ise, büyük koridorun diğer başındaydı.

Tedbirlerin arttırıldığı günlerde Türkeş, hastanede yatan "Ülkücülere" talimat veriyordu:

-Seval Hanım'ı aşağıda karşılayın. Banyoya girsin, beni beklesin.

Seval Hanım, hastane kapısında karşılanıp, banyoya alınıyordu. Ardından Türkeş'e haber veriliyordu. O da peşindeki inzibatlarla birlikte koridoru geçip, banyoya giriyor, kapıyı kilitliyordu.

Nöbetçi askerler, içeride banyo yaptığını sanıyorlardı. Türkeş dışarı çıktığında peşine takıldıkları için, daha sonra ayrılan Seval Hanım'ı görmüyorlardı.” (s305-306)

 

ÜLKÜCÜ GENÇLER !

"Ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu ile solcu Necdet Adalı, özel "idam hücrelerinde" kalıyorlardı. Bu hücreler, intiharı önlemek için özel olarak yapılmıştı. Bütün duvarları deri kaplıydı. 1980 yılında, 7 Ekim'i 8 Ekim'e bağlayan gece hücrelerinden alındılar. Haklarındaki idam cezası, Meclis'te de onaylanmışta. Mamak Askeri Cezaevi'nde asılarak idam edildiler.

Ertesi sabah, askerler koğuşlara girdi ve herkese kola dağıttı. Ülkücü ve solcu gençler şaşkındı. Böyle bir uygulama ilk olarak yapılıyordu. Ancak, kimse bunun sebebini sormaya cesaret edemiyordu.

Çok geçmeden kola dağıtımının sebebi açıklandı...

Bir er, "Afiyet olsun" dedi:

- Dün gece arkadaşlarınızı astık!

Herkes donup kalmıştı. Kimseden çıt çıkmadı. Tam bir şok yaşıyorlardı. Yaklaşık 10 dakikalık bir sessizlik oldu. Ardından ders başladı. Ülkücü ve solcu gençlerin gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Ülkücülerle solcular, ilk defa birlikte ağlıyorlardı. (s 243)

 

SADİ KOÇAŞ

12 Mart’ın meşhur Başbakan Yardımcısı Sadi KOÇAŞ.

Kamuoyu bu kişiyi “balyoz” olayıyla tanıdı.

1943‘lerden itibaren hatıralarını ve düşüncelerini anlatan kitaplarda kendisini sergiledi.

Bu ilginç kişiyi kitaplarındaki satır aralarından tanımaya çalışacağız.

1943’lerde çok yetenekli bir subay olduğunu, etrafı ve her tanıyanın öyle söylediklerini söylüyor.

“Demokrasi aşığı tam Atatürkçü”. 1943’ ten 1957’ye kadar askeri darbelere karşı .

1950 de Demokrat partinin iktidara gelmesinin ardından, subaylara gazozcu denmesini yalanlarcasına 1 yıl izin alıp İngiltere’ye gidiyor.

Bir genç subay olarak parasal sıkıntısı yok. Oradaki eğitimini ve kişisel harcamalarını cebinden karşılıyor. Gazozcu olmadığına göre, herhalde aileden zengin!

1957’den sonra darbeye karar veriyor, demokrasi düşüncesini rafa kaldırıyor. Aşırı sola da karşı aşırı sağa da. Varsa yoksa Atatürkçülük. Ama şartları var; yeni örgüt kurulacak bir, 3-4 kişiyi geçmeyecek iki ve en önemlisi tepede “büyük bir baş olacak” üç.

Kendi tabiri “büyükbaş altında” olmak zorunlu. Onun ömrü de ‘büyükbaş’ aramakla geçiyor. 12 Mart’larda kendi de ‘büyükbaş ‘olup altına gireceklere yer açıyor. Ama “ büyükbaş’lığı” fazla uzun sürmüyor. Görevini bitirdikten sonra geri göreve alınıyor.

 

BÜYÜKBAŞ TAMAM

Sadi KOÇAŞ, 27 Mayıs 1960 hareketi öncesi nihayet Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’i buluyor. ‘Büyükbaş’ tamam kendi de irtibatı sağlayan tek kişi. Nedense 27 Mayıs hareketi yaklaşırken “Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın “ yanında çıkan görevi istemiyor.

Yakışır mı ona? İhtilalci olup ihtilalde Cumhurbaşkanını tevkif etmek ayıp kaçar. Onun, onur ve şerefine bağdaşmadığı için kabul etmiyor. 27 Mayıs hareketinden 8 ay önce İngiltere’ye Askeri Ataşe olarak gidiyor. Neden mi yurtdışına kaçıyor, pardon gidiyor?

Kurmaylar toplanmış düşünmüşler. Ya ihtilal kaybedilirse. Hemen çaresini bulmuşlar, bu kıymetli kurmayın İngiltere’ye gidip, eğer hareket kaybedilirse gelecek ihtilalcileri Büyükelçilikte misafir edecek . Ya DP hükümeti kendine darbe yapmak isteyenleri elçilikte ağırlamazsa ne olacak? Değerli kurmayımız bunu da düşünmüştür herhalde. İngiliz çevreler gereken ilgiyi göstermiş olsa gerek ki, o da altında kalmıyor. İngiliz sevgisi daha çok artıyor. İngilizleri anlatıyor da anlatıyor. Sayın Albayımız Sadi KOÇAŞ’ın anlatımına göre Dündar Seyhan da Amerika’daki konaklamayı ayarlıyor. Alpaslan Türkeş Genelkurmay NATO şubesinde, Orhan KABİBAY CENTO Şubesinde görevli. Taşlar yerli yerinde.

Daha önce Talat Aydemir’in katakulli taktiğiyle Kore’ye gitmesini el çabukluğuyla halledip tehlikeyi önlediklerini belirtmeden de geçemiyor .

Ve 27 Mayıs oluyor. Kolay mı, onun çok emeği geçmiş. Cemal Gürsel' le teması sağlayan o. Osman Köksal'ı tayin şubesinin başına getiren o. (Osman Köksal da hareket öncesi Afganistan’a gitmeye çabalamıştı, ama olmamıştı. Kendini hareketin ortasında bulmuştu). Önce kimse onun bu hizmetini hatırlamıyor, ya da hatırlamak istemiyor.

 

BULUNMAZ HİNT KUMAŞI

Sadi KOÇAŞ da genç yaşında, 42 yaşında hayatının 2. baharına başlıyor. Subaylıktan ayrılıyor. Sivil olarak hizmetine devam edecek. İlk bahar dönemini büyükbaş aramakla geçirmişti. Artık sıra ondaydı. Gereken eğitim ve kültürü İngiltere’de almıştı. O artık ‘büyükbaş’ olacaktı. Ve bundan sonra değeri birden anlaşılıyor, Bulunmaz ‘Hint Kumaşı’ oluyor. Üsteki büyükbaşlar onu altına almaya çabalıyor. Küçük başlar da onun altına girmeye can atıyor. Ama herkes her konuda ona koşuyor, o da herkese koşuyor. Ne de olsa İngiltere’de kazandığı tecrübenin bunda çok büyük payı vardı. Cemal Gürsel onu kontenjan senatörü yapıyor. Tabii Senatör olamamıştı. Olsun, bu da ömür boyu olmasa da idare ederdi. Sonra bir daha yapılıyor, oluyor 8 sene senatörlük. Bir de İsmet Paşa milletvekili yapıyor: Alın size bir 4 sene daha. 12 Mart 1971 sonrası paşalar da onu başbakan yardımcısı yapıyor. Çıktığı en yüksek makam da bu oluyor.

Ermeni meselesinde, Kürt meselesinde velhasıl her konuda ahkam kesip duruyor. Sağına aldığı Alpaslan Türkeş ve soluna aldığı Orhan KABİBAY’la gençleri birbirine kırdırarak 12 Mart 1971 hadisesini yaratıyorlar. Ama olan oluyor. onun da üstüne bir çizgi çiziyorlar. Yine de şükretsin “sol” ekibiyle kendini Ziverbey’de bulabilirdi. Sağ ekibiyle yarasız beresiz bu olayı atlatıyor. İnönü, “11 lere güvenilmez”, diyor. Dünyası kararıyor 11‘lerin başı olarak. Nasıl olur? O İnönü’ye o kadar istihbarat taşımıştı.

Sonra düşüş başlıyor. Görevlendirenler onu geri göreve çekiyorlar.

12 Eylül 1980 sonrası Haydar Saltık Paşa’ya danışmanlık yapıyor. Kendi danışmanları da 12 Mart’ taki değerli arkadaşları. Orhan KABİBAY, Numan Esin ve Talat Turhan.

Talat Turhan’ı bakan yapmak istiyorlar. Haydar Saltık Kenan Evren’e iletiyor. Kenan Evren’in cevabı net: “Başımıza dert almayalım.”

 

O ÇOK YÖNLÜ BİRİYDİ

İki taraflı çalışan görevliler bilinirdi. Ama o, yedi kocalı Hürmüz’ü geçmişti. Kaç kişiyi idare ediyordu: İsmet İnönü, Talat Aydemir, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Doğan Avcıoğlu, Alpaslan Türkeş, Orhan KABİBAY, Amerika, İngiltere, Sovyetler Birliği vesaire vesaire… İstihbarat götürdü, getirdi. Bu işte uzmanlaşmıştı. İstihbarat onun uzmanlık sahasıydı. İsmet İnönü’nün deyimiyle 1960-1970 seneleri arasında 10 senede çok hizmet etmişti devletine. 27 Mayıs 1960, arkasından 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1963, 9 Mart 1971... İstihbarat, ordu içindeki ismiyle ispiyon, halk deyimiyle bohçacı kadın.

O nedenle CHP ya da AP, İsmet İnönü, Demirel, Genel Kurmay, Kuvvet Komutanları velhasıl her kim ki aklına MİT ya da İçişleri bakanlığına birisini düşünse, ilk akla gelen isim o: SADİ KOÇAŞ.

Her ne kadar MİT içinden birileri onun Sovyetler Birliği istihbaratıyla fazla yüz göz olduğunu düşünse de o, kurmay olarak hemen açıklayacaktır: Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay‘ın oğlu Atila ve Ertuğrul Alatlı ile kurduğu, Sovyetlerle alış veriş yapan şirkettir bu yakıştırmayı yakasına rozet diye taktıran.

Eski ortağı 27 Mayısçı Ertuğrul Alatlı anlatıyor da anlatıyor bu önemli kişiyi. 12 Mart’tan tam 2 sene önce nasıl bakanlar listesinin hazır olduğunu, her yaptığını hemen her ilgiliye bildirerek, kendini nasıl kamufle ettiğini. Nasıl sıkı bir istihbaratçı olduğunu ve kendisini nasıl dolandırdığını...

 

OYNAŞMALAR

Ara sıra Amerika ile oynaşmaları; Amerika’ya karşı verdiği mücadele: Üsler, ikili anlaşmalar, Amerika’nın tesirsiz hale getirilecek ya da kazanılacak kişiler olarak belirlediği 50 kişi arasında ekibiyle beraber boy göstermesi..

Olacak o kadar da, İrfan Solmazer’in deyimiyle o da aldatmacası.. Sis bulutları …

Sol göstereceksin, sağ vuracaksın. Şaşıp kalacak ulema takımı eski dostlar. Aptal Sol’um onu kendinden sanacak halbuki o, Memduh Tağmaç’ın, Cevdet Sunay’ın ve bilumum büyükbaşların hizmetinde her türlü istihbarata, bohçacılığa hazır ve nazır.. Herkesin gözde elemanı.

Nihat Erim kim mi? “12 Mart tan önce son aylarda hemen her gün beraber olup bu işleri konuştuğumuz insandı” diye tanıtıyor Sadi KOÇAŞ.

İnönü, "seni, Nihat Erim’i Başbakan yapan adam, diye tanıyorlar" deyince, ”estağfurullah” o beni başbakan yardımcısı yaptı, diyecek kadar alçak gönüllü.

En büyük düşü yayınevi açarak, eczanelerde ve postanelerde satış noktaları içeren dağıtım şebekesi kurup, Atatürkçü düşünceyi içeren kitapları dağıtıp diğer ideolojik kitapların önünü kesmekti. Fırsat vermediler, zorla Başbakan Yardımcısı yaptılar. O da 12 Mart 1971’ de ve 12 Eylül 1980 hareketi sonrası kitapların toplatılıp yakılmasında yolgöstericilik yaptı.

Ortanın Solunu çok beğendi, CKMP’nin, sonra da MHP’nin ideologları Muzaffer Özdağ ve Rıfat Baykal’ı dinledi.. Ah keşke onlarla beraber olsaydım diye iç geçirdi. Çok beğendiği Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın, kanunları, devlet gelenek ve göreneklerini hatta yakından bildiği kendi kişisel ahlak anlayışını bile hiçe sayarak tamamen yalan ve yanlışlarla dolu suçlama bildirisi günlerce usulsüz olarak TRT tarafından radyo ve televizyonda yayınlanırken, aklına kendinin devlet gelenek ve göreneklerine ve usulüne uygun günlerce yayınlanan balyoz bildirisi geldi. Aklına dava arkadaşları Talat Turhan ve Numan Esin'in dedikleri geldi. “Sunay ve Tağmaç’larla reform olmaz”,demişlerdi.

10 yıl sonra 12 Eylül’de Kenan Evren ve Haydar Saltık’larla birlikte Atatürk’ün Kurmayları olarak bir reform denemesi daha yapacaklardı. En çok saydığı ve güvendiği sözüne en güvenilir devlet adamı İnönü de onu vurmuştu. Kendisinin büyükbaş olduğunu sanmıştı. Ama diğer büyükbaşlar toslayıp, onu saha dışına atmışlardı. Bir daha büyükbaş olmaya özenmedi. Büyükbaşın altında olmak ona yeterdi de artardı bile. Böylece gelip geçen hizmet dolu ömrünü 1997’de noktaladı. Onunla gurur duyan duydu.

Biz ne mi diyoruz? Alışkınız böyle tiplere. Bir Görevli gider, diğer Görevli yerini alır. Dünya ve Türkiye tarihi devrimcilerin böyle Görevliler’e karşı mücadeleleri ile doludur. Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri, Kontenjan Senatörü Başbakan Yardımcısı, Yazar, Danışman. İspiyon, Bohçacı Kadın İstihbarat Uzmanı, Jurnal Uzmanı, Görevli v.s v.s…..

 

GÖREVLERE DAVET

Biraz Sadi KOÇAŞ’ın kendi anlatımlarını okuyalım:

“1965 yılı Haziran içinde bir gün Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından davet edilmiştim. Hemen konuya girmişti. İçişleri bakanı olmamı istiyordu. Bu konu benim için bir sürpriz olmamıştı”

“Milli emniyet hizmeti başkanı sayın Ziya Selışık dedi ki “büyük bir hizmet ile karşı karşıyasın KOÇAŞ. Ancak senin başarabileceğin, sana güvenebileceğimiz bir hizmet var. Biliyorsun MİT kanunu çıktı. Bir Müsteşar, bir MAH Başkanı, bir de İstihbarat Başkanı gerek; öyle üç insan ki Türkiye’nin kaderine hükmedecekler.”

“Yol boyunca hep düşündüm. Milli Emniyet için daha evvel iki kez teklif almış kabul etmemiştim. Bu işi sevmiyordum.”

“Başbakan Ürgüplü, büyük vukufla, görevin öneminden ve özelliklerinden, Amerika’da büyükelçi iken CIA hakkında edindiği bilgilerden ve Türkiye’nin durumundan bahsettikten sonra, ‘bunları siz de biliyorsunuz. İkili anlaşmalar hakkında söylediklerinizi unutmadım. Bu yüzden reddetmezsiniz diye düşünmüştüm’ dedi.”

 “Benim özel istihbaratıma göre, Genel Kurmay Başkanı oraya [MİT müsteşarlığına] mutlaka muvazzaf bir asker gelsin ister.” Başbakan Ürgüplü dedi ki ‘Doğru, öyle istiyordu. Fakat sayın Cumhurbaşkanı ile size karar verince, evvelki gün kendilerini aradım. Genelkurmay Başkanı ile üç kuvvet komutanı, dördü birden en iyi seçimi yapmışlar’ cevabını vermişler.”

“Biz bunlarla görüşürken sayın İnönü’nün benimle görüşmek istediğini bildirdiler. Yemeğe davet ediyorlardı. İsmet İnönü dedi ki “iyi seçtiklerini kabul etmek gerekir. Fakat reddet bu görevi” dedi.

“bu mücadelede asıl güçlü ve etkili olan Amerikalılara ise söyleyecek sözüm yoktur.”

 “ben hümanist görüşlü, hem de Mevlana Celaleddin-i Rumi anlayışına göre hümanizm anlayışı olan bir kişi idim. Hindistan büyükelçisi dedi ki “Cumhurbaşkanı yardımcımız ekselans Zakir Husain resmi temasları dışında sizinle de görüşmek arzusundalar.”

“Ekselans Zakir Husain dedi ki “İhtilalde Londra’da idiniz. Buna rağmen ihtilalin lideri olan sayın Cumhurbaşkanı Gürsel, kendisini silahla başarıya götürenleri değil de, sizi senatör seçti. Bunun bir anlamı olsa gerek.”

“Hindistan büyükelçisi dedi ki Cumhurbaşkanımızın dost olarak, özel mahiyette görüştüğü bir kişisiniz Ankara’da .”

“Başbakan Demirel Ürgüplü’ye dedi ki ‘Sayın KOÇAŞ’ın yardımını ve iyi niyetini de biliyorum. Bu sabahki konuşması ile de bunu bir daha gösterdiler. Yanınızda, kendilerinden bu konuya şimdiye kadar olduğu gibi devam etmelerini ve bu kez de yardımlarını benden esirgememelerini rica edeceğim. Bilmem kabul ederler mi?’ deyince pek sevinmiştim. “hizmet ve şeref telakki ederim” dedim.

“7 Temmuz 1966 günü Bursa'da idim. Akşam radyoda haberleri dinlerken, o gün Milli Birlik Grubu sözcüsü, Tabii Senatör Sayın Haydar Tunçkanat'ın Cumhuriyet Senatosunda yaptığı bir açıklama adeta tüylerimi ürpertmişti. Ama olayı ayrıntıları ile öğrenememiştim. Ertesi günkü gazetelerden aldığım bilgiye göre; bir Türk, hem de siyasi gücü olduğu anlaşılan bir kişi, 28 Aralık 1965 günü E.M. isimli bir Amerikalıya gönderdiği bir raporla, Türkiye'nin o günkü siyasi durumunu kendi görüşü açısından; yetki ile tahlil etmiş ve bu durumu düzeltebilmek için, isimlerini verdiği 50 Türk'ün ya tesirsiz hale getirilmesi’ni veya kazanılmalarını tavsiye etmiş.

E.M. adlı Amerikalı da raporu ve listeyi «ÇOK GİZLİ» işaretli bir mektupla, Ankara'daki Amerikan Ataşemiliteri Albay Dickson'a göndermiş.”

 

AT İZİ İT İZİ

İşte o meşhur Amerika’nın taktiksel olarak “ at izi ile it izini” karıştırdığı ve ele geçirilmesini sağladığı liste:

1. Kemal Satır; 2. Turhan Feyzioğlu; 3. Orhan Öztrak; 4. İlhami Sancar; 5. Bülent Ecevit; 6. Feridun Cemal Erkin; 7. Lebit Yurdoğlu; 8. Suphi Baykam; 9. Orhan KABİBAY; 10. Orhan Erkanlı; 11. Selim Sarper; 12. Hasan Işık; 13. Sıtkı Ulay; 14. Coşkun Kırca; 15. Şefik İnan; 16. Osman Koksal; 17- Sadi KOÇAŞ; 18. Hüsnü Özkan; 19. Celâl Erikan; 20. Refet Ülgenalp; 21. Refik Tulga; 22. Cemal Tural; 23. Necdet Uran; 24. Fahri Özdilek; 25. Mucip Ataklı; 26. Nuri Arslantaş; 27. Ahmet Yıldız;28. Mustafa Ok; 29. Feridun Akkor; 30. Numan Esin; 31- Alpaslan Türkeş; 32. Rifat Baykal; 33. Ahmet Tahtakılıc; 34. Burhan Apaydın; 35. Ahmet Şükrü Esmer; 36- Cihat Baban; 37. Nadir Nadi; 38- Fethi Naci; 39. Ecvet Güresin;  40. Refik Erduran; 41. Mustafa Azman; 42. Erol Simavi; 43. Prof. Dr. Derviş Manizade; 44. Prof. Bahri Savcı; 45.. Prof. Muammer Aksoy; 48. Prof. Dr. Edip Çelik; 47. Dr. O. N. Koçtürk; 48. Dr. Türkkaya Ataöv; 49. Ahmet Güryüz Ketenci; 50. Yücel Akıncı

Amerika kimi kazandı? Kimi tesirsiz hale getirdi? Yaşayanlar bilir.

İçlerinden Mustafa Ok ilk açığa çıkan görevlilerden biridir. 1963 yılında 21 Mayıs ihtilalini hazırlayan 7 kişilik merkez komitenin üyesidir. Gencecik 1568 Harbiyeli cezalandırılırken mahkemede göstermelik müebbet hapis almasına rağmen Yargıtay’da beraat ettirilmiştir. Köy İşleri Bakanı yapılarak hizmetinin karşılığı verilmiştir. 12 Mart yaklaşırken Ortanın Solu’nun liderlerinden biri olmuştur. Bülent Ecevit’in en güvendiği ekip arkadaşı olmuştur. Sadi KOÇAŞ, Orhan KABİBAY ve Alpaslan TÜRKEŞ tanışık üçler. Onların etrafında dolanan isimleri yeri geldikçe belirteceğiz.

 

ÇOK MÜSTESNA -M.R.A

Sadi KOÇAŞ yazmaya devam ediyor:

“1960 Eylül başında, Londra'dan Ankara'ya geleceğim günlerde, üzerinde Montreux damgası bulunan, tanıdığım, ama yazıdan yabancı olduğu açıkça anlaşılan sahibini hemen kestiremediğim bir yazı ile aldım ve adresim yazılı bir mektup alınca hayret etmiştim. Montreux'de hiç tanıdığım yoktu. Ama zarfı açınca problem çözüldü.

Mektup, Birinci Dünya Savasında, Kütülemare'de Türklere esir düşmüş, savaş süresince galiba Yozgat veya Tokat civarında bir yerde enterne edilmiş, Türkçe öğrenmiş, Türk dostu Channer adında bir İngiliz generalinden geliyordu.

General Channer, daha önce de Londra'da davet ederek tanıştırdığı M.R.A. (Moral rearmament- Manevî Cihazlanma) teşkilatının lideri Dr. Frank Buchmann adına beni Caux'daki genel merkezlerinde bir kaç gün misafirleri olmak üzere çağırıyordu.

M.R.A. Komünizmle mücadele için A.B.D. de kurulmuş ve bütün dünyaya yayılmış bir örgüttü. İsviçre hükümetinin hediye ettiği Caux şatosu Avrupa'daki genel merkezleri idi. Asıl Merkez Amerika’da bir ada'da imiş. Londra dışında Astonburry'de, XVII. yüzyılda yapılmış bakımlı bir bahçe içinde, İngiliz antik mimarisinin örneklerinden biri olan şatoya benzer küçük bir bina da Londra merkezleri idi.

Ayrıca, Tirley Garth'da geniş bir arazi içinde XIX. yüzyılda yapılmış bir malikânede de İngiltere merkezleri vardır. Ve General Channer bir Pazar günü beni, Londra'da bulunan sayın Prof. İrfan Şahinbaş’la beraber Astonburry'ye yemeğe çağırmıştı. Bütün gayesi bu teşkilatı Türkiye'de güçlendirmek için benim başkan olmamı temin etmek imiş. Dr. Buchmann örgüt mensupların gözünde bir peygamberden farksızdı. Londra'da sık sık toplantılar tertipler, filmler gösterir, ve aralarına almak istedikleri yabancıları da davet ederlerdi.

Hiç birisi hakkında kesin bir bilgim ve hiç birisine de mantıklı bir allerjim olmadığı halde, kökü dışarıda her çeşit teşkilâta karşı toptan bir soğukluğum vardı. Bir kaç kez, “Yurt dışında ve Türkiye'de” Mason derneklerine üye olmam istendiği zaman da aynı tepkiyi göstermiştim. Bu yüzden M.R.A. Derneğine girmeyi, hele başkan filân olmayı hiç düşünmüyordum.

Bir mektupla “Türkiye'ye gitmek üzere olduğumu, eğer imkân ve zaman bulursam ileride bir gün Caux'ya gitmekten ve Dr. Buchmann'ı ziyaret etmekten memnun olacağımı” yazdım. Hareketimden bir gün önce: “Lütfen Türkiye'ye gitmeden önce bir iki gün için gelemez misiniz? Dr. Buchmann sizinle görüşmekten çok memnun olacağını bildirmeye beni memur etti” diye bir telgraf almıştım. O gün öğrendiğime göre bu, çok müstesna, çoğunlukla Devlet başkanlarına gösterilen özel bir ilgi imiş.

“Maalesef iki gün sonra Ankara'da bulunmak üzere emir aldım. İlgilerinden dolayı Dr. Buchmann'a ve size teşekkür ederim.” diye yazdığım telgrafı gören İngiliz sekreterim:

“Dr. Buchmann'ın davetini red mî ediyorsunuz?” diye şaşıp kalmıştı. Ankara'da konuyu Genelkurmay yetkilileri ile konuştum. “Kabul ediniz ve buradan dönerken Cauz'a uğrayınız” demişlerdi. Bu sebeple Eylül ayı sonlarında Londra'ya dönmeden önce, bir kaç gün ünlü Caux' şatosunda M.R.A. teşkilatının misafiri oldum.

 

 

SEÇME MİSAFİRLER

Bütün dünyadan, her sınıf ve mevkiden misafirler vardı. Birkaç İngiliz ve Alman milletvekili, birkaç Amerikalı ile General Channer’in özel dostu bazı İngiliz asillerini orada tanıdım. Montreux ve Lausanne'a bakan şahane bir oda ayırmışlardı. Genç bir Alman kızı da hizmetime memur edilmişti. Üniversite mezunu ve çok zengin bir Alman ailesinin kızı olduğunu öğrenince şaşırmış ve: “İyi ama bunun sebebi ne?” diye sormuştum. Gülerek: “ İdealim” demişti. Sonra orada çalışan bütün genç kızların “galiba” birer aylık süreler halinde Caux'da Dr. Buchmann'a ve misafirlerine hizmet etmek için gönüllü Alman, İngiliz, Fransız, İsveç ve İsviçreli kızlar olduğunu söylemişti. Caux'da 3 gün kalabileceğimi söylemiştim ilk gün. 5 gün bırakmadılar. Her gün uygulanan disiplinli ve programlı bir hayatı vardı Caux'nun ünlü şatosundaki seçme misafirlerin.

 

EFSUNLU LİDER- ORHAN KABİBAY

ORHAN KABİBAY, her olayın içinde ve hatta başında olmasına “sol” gözükmesine rağmen hiçbir takibata uğramayan “efsunlu lider”di.

 Eylül 1963 günlü Sıkıyönetim Mahkemesi kararında şunlar yazılıdır:

 “Diğer taraftan 14’lerden Orhan KABİBAY grubu ile 11’ler ile birleşme arzusunda ısrar eden 22 Şubatçılar, 17 Nisan 1963 günü gece geç vakitlere kadar İstanbul’da Piyerloti Oteli’nde toplandıkları ve bu toplantıda gayesi itibariyle muhtelif grupları birleştirmek, uzun vadede de olsa hazırlık ve destekleyici grupları tespit ederek prensip anlaşmasına vardıkları (Milli Emniyet raporları) dosyasındaki mevcut belgelerden anlaşılmışsa da bu raporlar başvekaletçe deşifre edilmesine kanuni hükümlere dayanılarak müsaade edildiğinden, bu raporlara itibar edilmemiş ve delil hükmünde sayılmamıştır.” (s.29)

Aynı davada sanık olarak yargılanan, sevgili arkadaşı Alpaslan TÜRKEŞ’in evinde bulunan ve dava dosyasına konulan [45 nolu özel dosya] dosyada şunlar yazılıdır. “ hareket için KABİBAY ve Özdağ .. istihbarat için, Kaplan ve Şahin.. personel Numan Esin, Rıfat Baykal … propaganda İrfan Solmazer, Fazıl Akkoyunlu … (gerekçeli karar s. 169)

(Orhan KABİBAY, 1977 de kaza geçirince, “silah arkadaşı ve günün Başbakan Yardımcısı” TÜRKEŞ derhal helikopter göndermiştir. Hizmetleri unutulmadığı için Kamu kurumlarında Yönetim Kurulu üyeliklerine atanmıştır.)

 

KOKTEYL

“Orhan KABİBAY Kanadı : Bunlar 11 Havacı ekibi ile de birleşerek şöyle yeni bir kadro teşkil etmişler, ve adlarını (27 Mayıs Cephesi) olarak tescil etmişlerdir. Ben bu gruba (Kokteyl) grup ismini takmışımdır. Çünkü karmakarışıktır. Zorla bir dolmuş kadrosuna itilmiş insanlardır. Mecburiyet tahtında birleşmişlerdir. Kadrosu ileri gelenleri şunlardır :

  1- 0rhan KABİBAY, 2- Orhan Erkanlı, 3- Dündar Seyhan,4- Kadri Kaplan [1970 lerin Halk Evleri Başkanı ve DEV-GÜÇ yöneticisi T.Ç.] 5-Necati Ünsalan, 6- Halim Menteş, (11 Havacı ve üç havacı tabii senatörü temsil eder. Mucip Ataklı, Emulllah Çelebi, Haydar Tunçkanat), 7- İrfan Solmazer, 8- Muammer Şahin (TÜRKEŞ'i bırakmış, şimdi buradadır), 9- Daniş Çağlar, 10- Ruhi Soyuyüce.

Ben bu tipleri 22 Şubat gecesi de hakiki hüviyetleri ile bilmeyen bir insan değildim, ama ne yazık ki eldeki kadro bu idi.” (Talat Aydemir-Hatıralar)

 

 

 

TEYZELER

“TÜRKEŞ’in evinde yakalanan ve özel dosyasının 45 numaralı evrakını teşkil eden Arap harfleriyle yazılı kuruluş plânına göre ihtilâl karargâhı üç şube hâlinde çalışacaktı:

1- İstihbarat,  2- Harekât,   3 - Personel.

Harekât kısmı KABİBAY ve Özdağ, istihbarat kısmı Kaplan ve Muammer Şahin, personel kısmı Numan Esin ve Rifat Baykal tarafından tedvir edilecek; ayrıca Fazıl Akkoyunlu ve İrfan Solmazer propaganda işi ile de uğraşacaklardı. Bu üçlü karargâh sisteminde istihbarat ve personel kısımlarına fazlasiyle emniyet verilmişti..

 İş bu faaliyetlerini çok gizli yürütmek amacında olan 14’lerin kendi aralarında şifre usulü de ihdas ettikleri TÜRKEŞ'e ait cep takviminden anlaşılmaktadır. Meselâ Zeynep ismi İnönü karşılığında, Salih ismi TÜRKEŞ karşılığında, Ali Haydar ismi R,ıfat Baykal için, Mehmet Nuri ismi (T) için, Muhlis ismi, Muzaffer Özdağ için kullanıldığı gibi 22 Şubatçılar=Teyzeler; Silâhlı Kuvvetler=Tüccarlar; Kara Kuvvetleri= Demirspor; Hava Kuvvetleri = Galatasaraylılar; Deniz Kuvvetleri = Esnaf isimleri ile şifrelendirilmiş olup, bâzı tâbirlere de özel mâna kazandırılmıştır.

Bu cümleden olarak (Emniyet işi tamam = Sıhhatimiz rahatımız iyi), (Emniyet yok = Rahat yolculuk), (Gelmeyiniz = Rahatsız yolculuk) karşılığında kullanılmak üzere tesbit edilmiştir. (TÜRKEŞ'in yeşil renkte 1/A numaralı İş Bankası cep takvimindeki): Ayrıca TÜRKEŞ imzası ile dağıtılan gizli, beyannamelerle teşkilâta eleman kazanmak için fikrî sahada bir zemin hazırlanmaya çalışıldığı müşahede olunmuştur.

 Siyasî bir Dernek yukarıda açıklandığı veçhiyle askerî maksatlar için kullanılan karargâh sistemi ile idare edilemeyeceği gibi askerî şahısların siyasî derneklere girmesine kanunî mesağ bulunmaması noktasından, isimleri yazılı subayların Dernek faaliyeti ile bir hizmetleri olamıyacaği âşikârdır. Bu sebeple 14 lerin siyasî dernek maskesi altında T. C. K. nun 146 ve 147 inci maddelerinde yazılı fiilleri irtikâp için gizlice cemiyet teşekkül ettirdikleri sabit olmuştur.(1963-İddianame)

“SOL” KONTR-GERİLLA

Numan Esin; Orhan KABİBAY önderliğinde 12 Mart Sol Görünümlü Cunta provokasyonunda, İrfan Solmazer ile birlikte başrol oyuncularından olacaktır.

Tecrübeli geçinen Talat Turhan da ne yazık ki bu oyunun İstanbul Bölge sorumlusu olacaktır ve yedirtirilen kazığın CIA menşeli olduğunu anlatan 10’larca kitap yazacak, ama nedense Orhan KABİBAY ve Sadi KOÇAŞ’ın rollerini saklayacak, sadece Faik Türün ve ekibini hedef gösterecektir. ”Sağ” kontr-gerilla’yı anlatırken, “Sol” kontr-gerilla’nın üstünü örtecektir.

Numan Esin’in anlatımlarıyla kendisiyle ve Orhan KABİBAY’la tanışalım.

 

TARİH YARATAN ADAM

(Devrim ve Demokrasi Bir 27 Mayısçının Anıları-Doğan Kitap) Numan Esin

İlkokulda en büyük arzusu "tarih yaratan adam" olmaktı.

27 Mayıs'ta yıldızı parladı. Kendi anlatımına göre 27 Mayıs öncesi çeşitli toplantılara katılmıştı. "27 Mayıs"ta da İstanbul Sıkıyönetim Karargahı'nda Binbaşı X olarak görev yapmıştı. Buradan ihtilal hareketini  “idare” etmişti.

Bu kadar çalışmasının bedelini almak için Ankara’ya koştu. Türkeş’in arkasında saf tutarak MBK üyesi oldu. O kadar komite çalışmalarına kendini vermişti ki, ne olduğunu anlamadan 13 Kasım 1961 de kendini İspanya'da buldu. Madrid’de aileden gelen bezirgan yapısı nedeniyle, ileride yapacağı kavun ticaretinin özelliklerini öğrendi. Çok değerli, bilgili bir kişiydi. Herkes ona gelip akıl danıştı. O da gelenlere akıl ve öğüt verdi.

Türkiye’ye döndü. Baktı, genç subayları Talat Aydemir kandırıyor, dayanamadı; Bulduğu genç subaylara öğüt vererek onların 21 Mayıs 1963 hadisesine katılarak ceza almamaları sağladı.

 

YATAKALTI  LİDER

21 Mayıs 1963 hadisesini, kitabında yazdığına göre “her silah patlayışında yatağın altına saklanan Alpaslan Türkeş’le” birlikte izledi.

Korkusuz Başbuğu ile beraber MHP yi oluşturdular. Arkadaşını hiç yarı yolda bırakır mıydı? Başkan yardımcısı oldu. Sağ dinamikleri örgütledi. Ucu ucuna milletvekilliğini kazandı. Ama iptal ettiler, yanlış hesaplanmış.

Arkadaşlık bitti. O zaten "ulusal solu" yaratmak için ordaydı. Ama Türkeş’le olmuyordu. Her yerde ve her şeyde hep birinci olan bu zehir gibi kurmay, bunu anında anladı. “Türkeş şüpheliydi, ama demokrattı.” Dündar Taşer’i o öldürtmüş olamazdı”

Sol dinamikleri örgütlemeye başladı. O doğuştan örgütleyiciydi. Çocukluk anıları bunlarla doluydu. Örgütlemek için can atıyordu. Yeter ki ona "ha" desinler.

27 Mayıs’ın 31. yıldönümünde; 1991 senesinde İrfan Solmazer’in öncülüğünde yapılan “27 Mayıs Hareketinin içine nasıl ettik” toplantısında nelerin nasıl olduğunu öğrendi. 13 Kasım’da kalıpta tabii senatör olan ve kendini dışarı atanlar anlattı, O dinledi. 38 MBK üyesinden hayatta kalanlar bir araya gelip hasret giderdiler. 31 sene sonra "27 Mayıs"ın ne hale geldiğini görerek gururlandılar. Ne kurmaymışız diye övündüler. Çizgi dışına çıkan Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Saffet Alp, Ömer Yazgan ve niceleri cezalarını çekmişlerdi. Onlar ise "çizginin " içine girmişler gereken çevrelere güven vermişlerdi. Vehbi KOÇ çocuklarının düğünlerinde nikah tanıklığı yaparak O'nu onurlandırmıştı.

 

ABDÜLHAMİT DÜŞERKEN

"27 Mayısçı Yüzbaşı" gerilerde kalmıştı. 2005 yılında gözü TRT de oynayan filme takıldı. “Abdülhamit Düşerken” filmindeki O Subay’la ne anlatılmak isteniyordu? Dışişleri Bakanı asılır mıydı?. O İttihat Terakki’nin en önemli üç üyesinden biri idi. Kendisi de 27 Mayıs’ın MBK’sinin önemli üyesiydi. Rahatsız oldu. Kanal değiştirdi.

O artık zengin bir işadamıydı. 27 Mayısçı’ydı.

Binbaşı Fethi Gürcan 27 Mayıs uğruna ipte can vermişti ama, kolay mı, O’da Vakıflar kurarak, Roteryan olarak, 27 Mayıs uğruna lobilerde, otel salonlarında mücadele veriyordu. Onda ki yeteneği gören işadamları onunla çalışmak için can atmışlardı. Sonrada Yüce Tanrı " yürü ya kulum" demişti. O da kitabında sayfalarca iş tecrübelerini anlatıyordu., gençler faydalansın diye. 12 Mart anılarına gelince, keskin bir fren..... Birkaç sayfa yeter.

Solcusuyla sağcısıyla iç içeydi. Her ne kadar 9 Mart 1971 sonrası, neredeyse Ziverbey’de gazi oluyordu, ama neyse ki kendisinin "camiden geldiğini" ispat etmişti. Sonrasında da Sol’a ihanet etmediğini, çıkardığı Vatan Gazetesi ile ispat ettiğini düşünmüştü. MBK-MHP- Devrim gazetesi-Ulusal Solculuk-Ziverbey...

Nerden nereye. İnsan dediğin kuş misali, bugün burda yarın orda.

Şimdi Ziverbey dostlarıyla beraber ve işadamlarıyla omuz omuza vakıflarda, Avrupa yollarında. 27 Mayıs’ı da unutmadı. 1961 Anayasası ve Çağdaş Demokrasi Vakfının başındaydı.

Kökü dışardan örgütlerden sakınırdı, yakın dostları ve dünürü ikna etti. Beyoğlu Rotary Kulübü'ne üye oldu ve 2000 yılında başkan oldu. Yüksek tempolu bir çalışmaya girdi. En önemli sosyal yaramız "sokak çocukları" konusuna idealistçe yanaştı.

Soldaydı, sağdaydı, radikaldi, nakliyeciydi ... Neyse ne… Bize ne? Tasası bize mi düştü?

Bildiğimiz tek şey var: Numan ESİN adlı kişinin “Devrim ve Demokrasi Bir 27 Mayısçının anıları” ibretle okunacak bir kitaptır. Hayret ettiğimiz bu kişilerin “27 Mayısçı” kimliğiyle ortalıkta gezinmeleridir. Tabi bunlara, onlarla aynı yapıdaki “27 Mayısçı” geçinen medya çanak tutmasa, gezebilirler mi?

Suratlarına geçmişleri, yaptıkları vurulmuyor. Yaptıkları yanlarına kâr kalıyor. Tabii ki en büyük suç bizde. Geç kaldık bu kişileri sergilemeye.

1993’de bitirmiş kitabını. Yüzü tutmamış herhalde o zaman yayınlamaya. İhtilalin Süvari’si kırbaçlamış olsa gerek bu çıkışı.

 

27 MAYIS’IN ŞEHİTLERİ

İhtilalin Süvarisi'nden 2004 yılında gazetede çıkan bir yazı sayesinde haberdar olmuş ve kitabı alıp okumuş. Böylece Fethi GÜRCAN’ı tanımış. O’na ve Talat Aydemir’e “27 Mayısın Şehitleri” unvanını uygun bulmuş. Anılarının sonuna bunu eklemeyi unutmamış.

O kurmaydı. Verilen savaşta elbet şehitler olacaktı. Önemli olan kalanlardı. Kalanların 27 Mayıs için yaptıkları ve 27 Mayıs’ın vardırıldığı nokta gurur kaynakları. Ne kadar övünse az. Kalkıp ayakta alkışlamalıyız O’nu.

Numan Esin’in yazmadığı 9-12 Mart'daki rolünü ve "yarattığı tarihi" biz anlatacağız.

Aşağıda Ziverbey'de işkence altında alınan ifadesini yayınlıyoruz. Bunu kitabında göremedik. Biz işkence altında olmadan çok şey yazacağız.

Banka soydu, devleti yıkacaklar diye bir avuç genci asan, öldüren zihniyetin yüzündeki örtüyü kaldıracağız.

Deniz-Hüseyin-Yusuf 6 Mayıs 1972’de asıldılar. 146/1 den.

Tam bir sene sonra bu beylerin kulağı da çekiliverdi. Ah Faik TÜRÜN ah... Bir feryat bir feryat...

Buyrun, okuyun... Ama unutmayın ki bunlar işkencede uydurulmuş ifadeler... Bu yüzden beraat ettiler.

 

NUMAN ESİN'İN İFADESİ (31 Mayıs 1973)

"1969 yılının ilkbaharında, muhtemelen Haziran ayında Ankara'da bulunduğum bir gün işyerime telefon ederek Orhan KABİBAY beni Ankara Güvenevler semtindeki evinde görüşmek için yemeğe davet etti. Orhan KABİBAY'ın bu çağrısı üzerine, arabamla Orhan KABİBAY'ın evine gittim. Yanılmıyorsam, evinin altında mobilyacı veya bir postane vardı, ikinci katta olan ve "L" şeklinde salonu bulunan evde bir köşeye çekildik. Ve ikimiz günün aktüel konuları hakkında görüşmeye başladık.

 Bu, arada Orhan KABİBAY, bana "Memleketin bir keşmekeş içerisine girdiğini, siyasî ve iktisadî durumun kötüye gittiğini, iktidar partisinin vaziyete hakim olamayacağını ve bu durum karşısında ordunun iktidara er geç el koyması gerekeceğini veya duruma müdahale edeceğini" söyledi.

 

BATUR-GÜRLER-KAYACAN-ACUNER-ATAKLI

Kendisinin bu mülahazayla o dönemde Hava Kuvvetleri Kumandanı olan Orgeneral Muhsin Batur, 2. Ordu Kumandanı olan Orgeneral Faruk Gürler ve Donanma Kumandanı olan Oramiral Kemal Kayacan ile eski Millî Birlikçilerden Ekrem Acuner'le ve Mucip Ataklı ile temasının olduğunu, ayrıca Ekrem Acuner ile Mucip Ataklı'nın da, ayrı ayrı bu üç kumandanla temas ve münasebetinin sürdürüldüğünü, bu irtibattan ve münasebetten amacın mevcut siyasî ve iktisadî durumu takip ederek, gelecekle doğabilecek ihtimallere göre zamanında tedbir içinde olmak ve müdahale etmek olduğunu bana ifade etti. Ve arkasından bu yüksek kumandanlarla temas ve işbirliği halinde bulunduğunu da anlattı. Bana bu durum içerisinde kendisiyle çalışıp çalışmayacağımı sordu.

Ben de kendisine bu kumandanları yakinen tanımadığımı, fikir ve inançlarım yakinen bilmediğimi söyledim. Beni temin etti. Her bakımdan güvenilir ve değerli kimseler olduğunu söyledi. Ve arkasından da bu çalışmalara Mucip Ataklı ve Ekrem Acuner'in de dahil olduğunu fakat Ekrem Acuner'in kumandanlardan ayrılarak kendi başına bir çalışma içerisine girdiğini, bu sebeple Faruk Gürler'in Ekrem Acuner'e karşı cephe aldığını anlattı.

 

TAMAMDIR

Orhan KABİBAY'a kumandanların, bu konuda ne dereceye kadar istekli ve kararlı olduklarını sordum. "Tamamdır, kesin olarak kararlı ve isteklidirler, ben kendileriyle her hususta hemfikirim ve onlarla beraberim, daha ne istiyorsun" karşılığını verdi. Ben de yukarıda zikrettiğim gibi Faruk Gürler Paşa ile Muhsin Batur Paşa'yı yakından tanımadığımı, sadece Oramiral Kemal Kayacan Paşa'yı 1963'ten beri tanıdığımı söyledim. Bana,"Zamanla sen de bu kişileri tanıyıp beğeneceksin ve sayacaksın" dedi. Böylece teklifini olumlu karışlayıp, bu faaliyetlerin içerisine girmiş bulundum.

 

DOĞAN AVCIOĞLU-İLHAN SELÇUK-İLHAMI SOYSAL

Bu ilk buluşma ve konuşmamızdan sonra tahminen 10-15 gün kadar sonra Orhan KABİBAY beni tekrar aradı. Bu defa da evine çağırdı. Gittim. Orada bana bu faaliyetlerle ilgili olarak Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal ve İlhan Selçuk'la da anlaşmış olduğunu, onları da bu faaliyete dahil ettiğini, daha doğrusu yapmış olduğu teklifin bu kişiler tarafından da kabul edildiğini söyledi. Ve bu arkadaşların beni aralarında görmekten kıvanç duyacaklarını da beyan etti. Ben de kabul ettim, İlhami Soysal'ın Çankaya Gazeteciler Sitesi'ndeki evinde bu maksatla verdiği yemeğe katıldım.

Orada İlhami Soysal, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Orhan KABİBAY ve ben toplandık. Hem yedik ve hem de karşılıklı görüş teatisinde bulunduk. Ve bu toplantıları sık sık tekrarlamaya ve buna göre çalışmalarımızı sürdürmeye karar verdik. Bu toplantımız tahminen 3.5-4 saat kadar sürdükten sonra evlerimize gitmek üzere oradan ayrıldık.

İlhami Soysal'ın evindeki toplantıdan tahminen 10 gün sonra bu defa Orhan KABİBAY'ın evinde toplanılmasına, yemek yenilmesine lüzum görüldü. Orhan KABİBAY'ın vaki daveti üzerine anlaşıldı. Nitekim kararlaştırılan günün akşamında Orhan KABİBAY'ın evine gittim. Ben eve gittiğimde içeride Orhan KABİBAY, llhami Soysal, İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu bulunuyorlardı.

Birlikte oturduk, konuşmalardan bu üç yazar arkadaşa da, Orhan KABİBAY tarafından, kumandanlarla yaptığı temas ve faaliyetleri hakkında bilgi verilmiş olduğunu anladım. Böylelikle aramızda bir gaye birliğinin doğmuş olduğu görülüyordu.

 

FAKİH ÖZFAKİH

Toplantı esnasında Orhan KABİBAY, oluşturulan bu grup içerisine Fakih Özfakih'in dahil edilmesinde fayda mülahaza ettiğini öne sürdü. Ve bu konu hakkında, bizlerin fikrini aldı. Ben şahsen Fakih Özfakih'i tanır, beğenir ve takdir ederdim. Hattâ ona güvenirdim de. Bu hissiyatımı bu toplantıda dile getirdim. Diğer arkadaşlar Fakih Özfakih'i yakinen tanımadıklarını, bizim karara tezkiyemiz üzerine itirazları olmadıklarını belirttiler.

Orhan KABİBAY'ın, Fakih Özfakih'e durumu açmasını ve ona teklifi yapmasını, müsbet sonuç aldığında müteakip toplantımıza davet etmesini söyledik. Bu toplantımız da bir önceki gibi 3-3,5 saat kadar sürdükten sonra dağıldık.

3. toplantımızı, Fakih Özfakih'in Ankara, Kocatepe semtindeki evinde yaptık. Evde, Av. Fakih Özfakih, Orhan KABİBAY, Ilhami Soysal, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk toplandık, İlhan Selçuk ikâmet yeri İstanbul'da olduğundan toplantılara ya kendisi Ankara'da bulunduğu bir sırada katılıyor veyahut da Orhan KABİBAY tarafından telefonla davet edilmesi üzerine geliyordu. Bu toplantıda bulunan Fakih Özfakih aslen Konyalı olup, Taşkent kazası halkındandı. Aynı zamanda avukattı. 1965 senesinden beri de Orhan KABİBAY'la beraber CHP milletvekilliği görevini yapmaktaydı, ikisi arasındaki dostluk partiden gelmekteydi.

Fakih Özfakih aynı zamanda Orgeneral Faruk Gürler'in avukatı ve yakın adamı idi. Bu arkadaş da, bu üç kumandanın (Gürler, Batur, Kayacan) bir faaliyet içerisinde olduğunu ve bizlerin de bu faaliyet bünyesinde harekete katılmış olduğumuzu biliyordu. Bunu Orhan KABİBAY kendisine daha evvel söylemiş.

 

DEVRİM DERGİSİ

Bu evdeki toplantıda bir yayın organına ihtiyacımız olup olmayacağı konusu görüşüldü. Neticede fikirlerimizi aksettirecek haftalık bir derginin çıkarılmasının lüzumlu olduğu kanaatine vardık. Ve bir gazetenin çıkarılması hususlarını planladık.

Gazeteyi yani haftalık dergiyi Doğan Avcıoğlu sevk ve idare edecek, sorumlu müdürü olacak, İlhami Soysal ile İlhan Selçuk da yazıları ile dergiyi takviye edeceklerdi. Derginin finansmanı için Cemal Reşit Eyüboğlu ağırlığı teşkil edecekti. Bizler de bu dergi için mali yardımda bulunacaktık.

Burada yapılan konuşmalardan sezinlediğime göre, Cemal Reşit Eyüboğlu, Doğan Avcıoğlu'na bağlı olarak faaliyete katılacaktı. Daha doğrusu faaliyette idi. Çıkarılması düşünülen haftalık gazetenin finansmanına bir adî ortaklık yoluyla gidilecekti. Bu ortaklığın büyük payını Cemal Reşit Eyüboğlu verecek, ben, Coşkun Bölükbaşıoglu (Ankara'da münteşir, iş ve Ekonomi gazetesi sahibi) ve Doğan Avcıoğlu mahdut hisselerle katılacaktık.

Benim katılma payım 6.000.- TL idi. Coşkun Bölükbaşıoğlu ve Doğan Avcıoğlu'nun hisseleri bu miktar civarında idi. Sadece Cemal Reşit Eyüboğlu'nunki 100.000.-TL idi. Bunun için bir adî ortaklık mukavelesi yaptık. Bu mukavele örneklerinden biri benim şahsî evraklarımın arasında mevcuttur. Gerekirse bunu ibraz edebilirim. Toplantımız 3 saat kadar sürdükten sonra evden ayrıldık.

 

CEMAL MADANOĞLU-OSMAN KÖKSAL

Bu sırada, yani 1969 yılı Ağustos ayı başlarında, ben işim sebebiyle Tahran'a ve Kuveyt'e gittim. Bu seyahatim 20 gün sürdü. Ankara'ya dönüşümde Orhan KABİBAY'ı aradım. Kendisini yazıhaneme davet ettim, geldi.

Bana, "Cemal Madanoğlu ve Osman Köksal'ın kendisiyle görüştüğünü, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk ve İlhamı Soysal'ın bu iki zatın aramızda bulanmasını arzu ettiklerini, benim buna bir diyeceğim olup olmadığını" sordu.

Ben de Cemal Madanoğlu ve Osman Köksal'ın benim için meçhul olmadığını, kendilerini çok iyi tanıdığımı, kendileriyle değil böyle bir konu için, herhangi başka bir iş için dahi beraber bulunmayı arzu etmediğimi kesinlikle ifade ettim. "Adımı her ikisinin adının yanına koyduramam" dedim. Her ikisinin kişiliklerinin bizce belli olması yanında, bu arkadaşların bizim dışımızda gizli bir faaliyet içinde bulunmaları sebebiyle aramıza alınmalarının tehlikeli ve zararlı olacağını yine kesinlikle Orhan KABİBAY'a anlattım.

Orhan KABİBAY bana "Prensip itibariyle haklısın, ama bu görüşünüzü o arkadaşlara nasıl kabul ettireceğiz, bunu bilemiyorum" dedi. Derhal toplantıya arkadaşları çağırmasını istedim. Orhan KABİBAY'ın evine geldiğimin ertesi günü toplandık. Bu toplantıya Orhan KABİBAY, Fakih Özfakih, Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal, İlhan Selçuk katılmıştık.

Orhan KABİBAY'ın ilk konuşmasından sonra sözü ben aldım, Cemal Madanoğlu ve Osman Koksal hakkında görüşlerimi açıkça ifade ettim. Ve "Cemal Madanoğlu ile Osman Köksal bu topluluğa girerse ben çıkarım" diyerek ağırlığımı koydum. Arkadaşlar bana "Sen hissi hareket ediyorsun, 13 Kasım'ın acısını hâlâ unutmamışsın, halbuki memleket meselelerini görüşmekte şahsî hisler değil, akıl ve mantık rol oynar" diye karşılık verdiler.

 

ÜÇ YAZAR

 "Cemal Madanoğlu'nun 1960'dan bu yana fikir bakımından çok yetiştiğini, memleket meselelerini çok iyi kavradığını" söylediler. Bu hususta bilhassa, üç yazar, yani İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu ve İlhamı Soysal direttiler. Ve kendisinin memlekette büyük şöhreti olduğunu, her türlü harekette şöhrete ihtiyaç bulunduğunu, o bakımdan kendisinden yararlanmak icap ettiğini söylediler. Ben buna da karşı çıktım. Toplantı benim bu itiraz etmeme rağmen bir karara varılamadan nihayet buldu.

Tahminen 1969 yılı Eylül ayına rastlayan son toplantıdan sonra, bir iki defa şahsen Doğan Avcıoğlu ve İlhami Soysal beni iknaya çalıştılar. Fikrimde ısrar ettim. Bunun üzerine birkaç gün sonra da, İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal beni ziyarete yazıhaneme geldiler. Fakih Özfakih ve Orhan KABİBAY'a da haber vermişler. Fakih Özfakih geldi. Orhan KABİBAY gelmedi, İlhan Selçuk, diğer arkadaşları, yani Doğan Avcıoğlu ve İlhami Soysal adına "Artık bizimle beraber olmak istemediklerini ve faaliyetlerini ayrıca kendileri yürüteceklerini" beyanla, soğuk bir hava içinde yanımızdan ayrıldılar. Biz de Fakih Özfakih'le bunu kabul ettik ve sonucu Orhan KABİBAY'a bildirdik.

 

CHP MİLLETVEKİLİ

Bu arada 1969 yılı Ekim ayı seçimleri araya girdi. Bu mülahazayla çalışmalarımıza ara verdik. Orhan KABİBAY'ın İstanbul’dan CHP milletvekili seçilmesi için ben de çalıştım ve kendisine destek oldum. Orhan KABİBAY'la 1959 yıllarından beri iyi tanışır ve görüşürdük. 27 Mayıs ihtilâlinde İstanbul’da beraber hizmet gördük. Komitede beraber çalıştık, 14’1er olayında o da benim gibi yurt dışına gönderildi. Kendisini sever ve beğenirdim. Bana nazaran daha yaşlı, rütbeli ve tecrübeli bir büyüğümdü. Kendisine saygım vardır, ihtilâl döneminde kendisi yarbay rütbesinde, ben ise yeni yüzbaşıydım. Orhan KABİBAY 1969 seçimlerini İstanbul’da CHP listesinden kazanarak milletvekili oldu.

 

KURMAY YARBAY TALAT TURHAN

Orhan KABİBAY milletvekili olduktan sonra, 1970 yılının baharında emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan hakkında bana bilgi verdi. Kendisini çok eski yıllardan beri tanıdığım, her bakımdan güvenilir, dürüst ve akıllı bir kimse olduğunu, bu arkadaşı da kadromuza dahil etmekte fayda mülâhaza ettiğini söyledi.

Ben, Orhan KABİBAY'ın bahsetmesinden önce Talat Turhan'ı bir iki defa emekli Kurmay Albay Dündar Seyhan'ın evinde görmüştüm. Kendisi hakkında da o zaman, müspet bir intibam vardı. Orhan KABİBAY'ın fikrine ben de katıldım.

 Orhan KABİBAY kuvvet kumandanlarıyla ilgili faaliyetlerini Talat Turhan'a nakletmek suretiyle ona da teklifte bulunmuş, o da bu teklifi kabul ederek aramıza katılıp bu yolda çalışmayı yüklenmiştir. Böylece Orhan KABİBAY'a bağlı olarak faaliyet gösteren grubumuz bünyesine yeni bir arkadaş daha girmiş bulundu. Zaman zaman Orhan KABİBAY ve Fakih Özfakih'in evinde yapmış olduğumuz toplantılarda Orhan KABİBAY ordudaki çalışmalarla ilgili bilgileri bize nakleder ve ordu müdahalesinin gittikçe yakınlaştığını anlatırdı, söylerdi.

Orhan KABİBAY'la birlikte faaliyet içinde bulunmam sebebiyle Orhan KABİBAY'ın İstanbul’da kendisine bağlı Silâhlı Kuvvetler mensuplarından bir grup oluşturduğunu ve bu grup içinde Levazım Yarbay Hasan Yalçınkaya, Tank Yarbay Mehmet Şahin, Piyade Albay Bedri Buluç, Piyade Albay Orhan Dengiz adlı subayların bulunduklarını, Talat Turhan'ın da bu subaylarla temas halinde olduğunu öğrenmiştim.

 

 

DR. MEMDUH EREN

1970 senesi içinde bir gün İstanbul’a geldiğimde Talat Turhan, beni kendisine bağlı olan ve birlikte faaliyet yürüttükleri Dr Memduh Eren’in Kadıköy'deki muayenehanesine götürdü. Ben, Dr. Memduh Eren'i 27 Mayıs ihtilâlini müteakip günlerde şahsen ve ismen tanırdım. Fakat aramızda bir bağ yoktu. Dr. Memduh Eren orada bir arkadaşı bana göstererek "Bu kişi köprüde çalışan, yani Boğaziçi Köprüsü'nde çalışan jeologdur, size Boğaziçi Köprüsü hakkında istenilen izahatı yapar" dedi. Ve bu arkadaş bize Boğaziçi Köprusü'nün ayakları hakkında ve evsafı hakkında yeteri kadar bilgi verdi.

 

İRFAN SOLMAZER

Bilâhare, bu grubumuza İrfan Solmazer'i de kattık. Böylece Orhan KABİBAY'a ve dolayısıyle Muhsin Batur, Faruk Gürler ve Kemal Kayacan'a bağlı olarak faaliyet gösteren grubumuzun mensubu beş kişiye çıkmış oldu.

Bu grup, faaliyetini, öz olarak ifade etmek gerekirse ben, Orhan KABİBAY'a bağlı olarak Deniz Kuvvetleri'nin genç subay kesimiyle ve aklımda kaldığına göre bu subaylardan Sarp Kuray ve iki arkadaşıyla, Orhan KABİBAY ise Kara Kuvvetleri mensuplarıyla, Fakih Özfakih parlamento, Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi üyeleriyle ilişki ve faaliyette bulunuyordu. Talat Turhan ise Orhan KABİBAY'a bağlı olarak İstanbul'da hem cuntaya dahil ordu mensuplarından bazıları, hem de sivil kesimin belirli şahıslarıyla ilişkilerini sürdürüyordu.

Samimi olarak itiraf etmek gerekirse, Cemal Madanoğlu Cuntası ile birlikte çalışmak istemememi gerektiren husus, bu kişinin sevk ve idaresi altında bulunan arkadaşlarının fikir yapıları bakımından tasvip etmediğim kişiler olmasıdır. Meselâ İlhan Selçuk benim değerlendirmeme göre Marksist-Leninist bir yazardır. Doğan Avcıoğlu ise "Marksist'tir. İlhami Soysal için ise belirmiş bir kanaatim yoktu. Böyle bir kadronun görev aldığı bir faaliyet içerisinde bulunmam uygun olmazdı.

Talat Turhan, bir konuşmasında, bana Hava Yer Yüzbaşısı Fevzi Özkaya adında bir arkadaşın da, kendisine bağlı olarak kadro bünyesinde faaliyet gösterdiğini söylemişti. Fakat ben bu yüzbaşıyı hiç görmedim. Yine bir gün Talat Turhan'la buluşmamda adı geçen bana Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu mensubu olduğunu iddia ederek eyleme geçen ve çeşitli anarşik olaylar çıkaran Deniz Gezmiş hakkında "Biliyorum Deniz Gezmiş ve arkadaşları bu olaylardan ötürü idama mahkûm edildiler. Bunların idam edilmemeleri için kampanya açmak ve bir faaliyete geçmekte fayda görenler var, bu iş için bana Hasan Basri Akgiray adında bir savcı muavini müracaat etti. Osman Deniz de buna taraftar, bir kampanya açalım mı? Siz ne diyorsunuz?" dedi. Ben de "Böyle bir şeye lüzum yoktur" dedim.

Ankara'da faaliyetlerimizle ilgili konular hakkında İrfan Solmazer'le görüşürken İrfan Solmazer'in yanında Deniz subayı Sarp Kuray ve Askerî Tıbbiye öğrencisi Cengiz Kılıç'ı gördüğümü, bu arada şahsen gördüğüm takdirde tanıyabileceğim başka subay ve öğrencilere de orada tesadüf ettiğimi hatırlıyorum.

 

CELİL GÜRKAN-RAFET KAPLANGI-ADNAN ÇAKMAK

Rafet Kaplangı da faaliyetimiz içerisinde bulunan ve görev almış olan bir arkadaştı. Kendisi temas ve faaliyetlerini Talat Turhan, Celil Gürkan ve Orhan KABİBAY'la, sürdürürdü. Ben bu arkadaşı Talat Turhan'ın ve İrfan Solmazer'in yanında müteaddit defalar gördüm. Şahsen kendisini sevmememe ve itimat etmememe rağmen maalesef kadromuza mensup arkadaşlarımla temas ve münasebetteydi. Emniyet Genel Müdür Muavini olan Adnan Çakmak'i 1965'ten beri tanırım. Bu tanışıklığım, Adnan Çakmak'ın Dündar Seyhan'la samimi oluşundan ötürüdür. Kendisiyle fazla bir münasebetim olmamıştır. Sadece Talat Turhan'la Adnan Çakmak arasındaki münasebetin iyi olduğunu ve birbirlerinin evlerine gidip geldiklerini biliyorum. Adnan Çakmak'ın Talat Turhan'la gizli bir faaliyet içinde bulunduğunu bildiğini zannediyorum.

TAKSİM SOYGUNU

Muzaffer Yılmaz'ı tanımam. Taksim soygununu, İrfan Solmazer, Talat Turhan ve ekibi benim malûmatım dışında yapmışlardır.

Bundan 8-8.5 ay evvel işim icabı Almanya'ya gitmiştim. Orada, İrfan Solmazer'i ziyaret ettim. Daha doğrusu o beni gelip büromda buldu. Konuşmamız esnasında adı geçen bana Mihri Belli'nin kendisiyle görüşmek için haber gönderdiğini, bu kişi ile görüşüp görüşmeme hususunda tereddüde düştüğünü, bu husus hakkında benim ne düşündüğümü sordu. Ben de "Sakın bu adamla konuşma, sonra bununla görüştüğün öğrenilirse senin için hiç iyi olmaz, zira burada Millî istihbarat Teşkilatı'nın adamları da var, üstelik bu adamla ne görüşeceksin?" dedim.

Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan'a avukatı ben tuttum. Zira bomba ve cunta olayları ile ilgili olarak eninde sonunda tutuklanacağımı da biliyordum. Doğrusu içim rahat değildi. Talat Turhan'a tutmuş olduğum avukat Gülçin Çaylıgil ile avukat Ziyanur Erun'a bende bu olayla ilgili olarak vekâletnamemi vermiştim. Talat Turhan'ın avukatlık ücreti 20.000.- TL. olarak kararlaştırıldı. Ben bunun 10.000.- TL.'sini vermeyi tekeffül ettim ve 5000.- TL.'sım peşin olarak verdim. Mütebaki olan 10.000.- TL.'sını da Talat Turhan'ın ailesi ödeyecekti. Bütün bunlara rağmen benim elimde muteber, yurt dışına çıkmaya geçerli, temdit edilmiş bir pasaport olduğu halde, adalet önünde rahatlıkla hesap verip, vicdanen huzur içinde olmak amacıyla yurt dışına İrfan Solmazer gibi kaçmadım.

 

DEVRİM HÜKÜMETİ

Cunta hareketinin muvaffak olmasından sonra kurulması düşünülen Kurucu Meclis ve Devrim hükümetinin işleyiş ve kurulmasını düzenleyen Anayasa taslağının, hazırlanmasında Hâkim Yarbay Emin Değer, Hukuk Fakültesi mezunu Topçu Pilot Albay Hidayet Ilgar, Avukat Fakih Özfakih ile Hava Kurmay Albay İlyas Albayrak'ın katkıları ve çalışmaları olmuştur.

Cuntanın İstanbul kesiminde faaliyet gösteren arkadaşlardan Levazım Albayı Hasan Yalçınkaya'yı Orhan KABİBAY'ın çok yakını ve aynı zamanda faaliyet içinde bulunan arkadaşı olması hasebiyle tanırım. Kendisini Ankara'da ve İstanbul’da da görmüşümdür. Zaman zaman cunta faaliyeti ile ilgili olarak Hasan Yalçmkaya Ankara'ya gelir, ben ve Orhan KABİBAY'la mezkûr konu hakkında görüşürdük. Kendisi yanılmıyorsam o dönemde Kazlıçeşme'de 601. Levazım Tabur Kumandanı idi. Benim de bu yere yakın bir yıkama-yağlama istasyonum vardı. Zaman zaman yerime giderdim.

1970 yılının Haziran ayında, Talat Turhan'ın Ankara'dan dönüşünde, akşam üzeri, evine uğramıştım. Çıkarken bana içinde ne olduğunu bilmediğim 2 paket kutuyu Hasan Yalçınkaya'ya götürmek üzere emaneten verdi. Arabanın bagajına bunları koydum. Geceyi Levent'teki evimde geçirdikten sonra, ertesi gün öğleyin Hasan Yalçınkaya'yı taburunda ziyaretle ona emanetleri verdim. Ve odasına girerek bir kahve içtim. Bu paketlerin ağırlıkları yaklaşık olarak 15'er kilodan 30 kg. idi. Bu paketlerin içinde patlayıcı veya yanıcı bir madde olup olmadığını bilmiyorum. Çünkü açıp bakmadım.

Bundan başka 1972 yılı Temmuz ayı başlarında yine Mercedes arabamla Talat Turhan'ı Kumkapı'daki inşaatında ziyarete gitmiştim. O dönemde emekli olup Aksaray'da lokanta açtığını söylediği Hasan Yalçınkaya'yı ziyaret edelim, dedi. Ben de bu teklifini olumlu karşıladım. Gitmeden evvel bana "Burada Hasan'a götürülecek 2-3 paket var, onları da yanımıza alalım" dedi. Ben de kabul ettim. Yanına aldı bu paketleri ve aynı arabayla lokantaya gittik. Orada Hasan Yalçınkaya'yı gördük. Ve Hasan'a bu paketleri Talat Turhan teslim etti. Paketlerin üzerinde birtakım Almanca yazılar vardı. Bunların ağırlığı da bir önceki paketlerin ağırlığındaydı. Fakat içinde olanı bilmiyorum.

İrfan Solmazer, yurt içindeyken, yani Ankara'dayken, daha önce elinde yurt dışına çıkmak için pasaportu yoktu. Çıkışından çok kısa bir süre önce Ankara Emniyet Müdürlüğü'nden temin ettiği pasaportla, uçakla Almanya'nın Münih şehrine gitmiştir.

 

SİVİL KADRO

İrfan Solmazer o tarihlerde kurulmuş ve faaliyet halinde bulunan "Demos” Su Ürünleri Anonim Şirketi’nin Avrupa'daki işlerini tedvir için Almanya'ya görevli olarak gitmişti. Kendisini bu şirketin murahhas azası Ömer Boyar, Fethi Çelikbaş (şirketin idare meclisi reisi), Süreyya Koç (mezkûr şirketin idare meclisi azası) ve aynı zamanda İrfan Solmazer'in yazıhanesine sık sık gelip giden ve fakat mezkûr şirketle ilgisi olmayan Urfa Mebusu İbrahim (soyadını hatırlamıyorum. Cumhuriyetçi Güven Partisi üyesidir) tarafından bahis konusu iş için gönderildiğini biliyorum. Demas'ın o tarihlerde Almanya'da bir şubesi yoktu. Bu şube açılıncaya kadar İrfan Solmazer bizim şirketimizin Münih şubesinden işleri için yararlanmıştır, İrfan Solmazer'e firmasının bu işle ilgili olarak 2500 Mark aylık verdiğini biliyorum. Bu firma büyük ölçüde limon ihracatı yapan bir firmadır, İrfan Solmazer'in parlamento çevresinde CHP ve CGP milletvekillerinden arkadaşları vardır. Bu arkadaşlarından en çok samimi oldukları ve seviştikleri parlamenterler eski Tarım Bakanı Turan Şahin, CGP'den İhsan Karadayı, bir müddet Adalet Bakanlığı yapmış olan Fehmi Alpaslan'dır.

Dr. Memduh Eren, Talat Turhan, Orhan KABİBAY birlikte bir sivil kadro listesi tanzim etmişler ve bunu Celil Gürkan'a götürüp vermişlerdir. Bunu Dr. Memduh Eren Ankara'ya geldiğinde kendisiyle evimde yapmış olduğum konuşmada bana söyledi.

Muhabere astsubayı olup 1. Ordu Karargâhı'nın Kripto mericezinde görevli olduğunu bildiğim muhabere astsubayı Mahmut Dondurmacı'yı tanırım. Kendisini Talat Turhan'ın yanında gördüm, Talat Turhan'ın bu arkadaştan muhabere hizmetlerinde yararlandığını ve kendisinden bazı bilgileri aldığını biliyorum. Mahmut Dondurmacı da Talat Turhan'a bağlı olarak oluşturmuş bulunduğumuz kadronun bir mensubu idi.

 

MARKSİST-LENİNİST SUBAYLAR

Gerek Talat Turhan'ın ve gerekse İrfan Solmazer'in temasta bulundukları genç subayların genel olarak Marksist-Leninist düşünceye sempati duyan ve hatta Marksist-Leninistliği benimseyecek kadar işi ileriye götüren kişiler olduğunu duymam ve bu arada memlekette Marksist-Leninistler tarafından sürdürülen silâhlı eylemlerin vahameti ve bu kişilerle tanımadığım ve bilmediğim bazı genç subayların da işbirliği içerisinde bulunduklarımı öğrenmem, bende haklı olarak kaygı ve endişe yarattı, işte, bu anda düşünce ile hareket ederek yapacağımız devrim hareketi muvaffak dahi olduğunda, bu komünist hareketleri bastırmanın güçlüğünü idrak etmiştim. Bu düşünceyle cunta hareketinin İstanbul kesiminde görevli bulunan, Kurmay Albay Feridun Besler'e endişelerimi söyleyerek şimdiden gerekli tedbir almalarını ve ona göre planlı hareket etmelerini bildirdim.

Bu arada yine İstanbul’da Vilâyet Sivil Savunma Uzmanlığı’nda görevli olup da bizim örgütsel faaliyetle ilgisi bulunmayan emekli subay üsteğmen, soyadını şimdi hatırlayamadığım Ergun'a ve Ankara'da emekli kurmay albay eski İstanbul Emniyet Müdürü ve bizim örgütsel faaliyetle ilişkisi bulunmayan fakat aşın milliyetçi olan Muammer Şahin'e de bu endişelerimi açıkladım. Ve kendilerinden bana bu konuda yardımcı olmalarını rica ettim.

Olaylar hakkındaki bilgi, görgü ve faaliyetlerim bunlardan ibarettir. Şimdi çok pişmanım. Yüksek adalet önünde hesap vermek amacıyla Anayurt'ta kaldım. Aksi halde firmamın dış bürolarının birine veya başka bir ülkeye yanımdaki pasaportla yurt dışına çıkardım. Bir hatâ yaptım. Cezasını çekmeye razıyım, dedi. Yüksek sesle okuduğu ifadesinin doğru yazıldığını beyan ettiğinden, altı birlikte imza edildi.

Necati TAN Recai ÜNAL

Em.Ş.I.Kom.Mua. Em.Ş.I.P.M.

Numan Sabit ESiN

Sanık

Mayıs 1973

 

6. BÖLÜM

YÜKSELEN DEVRİMCİ DALGA

Uyanış-Örgütlenme-Mücadele

 GENÇLİK, GENÇLİK...

Gençliğin desteğini alarak yapılan 27 Mayıs İhtilali ile gençlik popüler bir konuma geldi.

Dönemin gençlik örgütleri Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF), Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) 27 Mayıs’ı destekliyorlardı.

27 Mayıs’tan sonra oluşturulan Kurucu Meclis’te gençliğe de yer verildi ve 1961’de yürürlüğe giren 27 Mayıs Anayasası’nın oluşumunda gençlik kuruluşlarının da görüşleri alındı.

61 Anayasası gelince sola örülen duvarlar büyük ölçüde yıkılmış, kısmı bir demokratik ortam doğmuş ve o güne kadar serbestçe tartışılamayan düşünceler tartışılabilir hale gelmişti. Her çeşit sol kitap artık yayınlanabiliyor, okunuyor ve tartışılıyordu.

1960'lı yıllar halk kitlelerinin özgürlükleri ve hakları konusunda bir uyanışı yaşandığı yıllardır. Kuşku yok ki bu uyanışın ve buna bağlı taleplerin ileri sürülmesine olanak sağlayan (sonradan egemen güçlerin `lüks' diye nitelendirdikleri) 27 Mayıs Anayasası’dır. Bu Anayasa, basın özgürlüğüne, yargının bağımsızlığına, sendikal haklara, üniversite özerkliğine ilişkin yasalarla en azından sosyalist teorinin geniş zümrelerce tanınması ve pratiğe geçirilebilmesi için gerekli ortamı hazırladı. Bu yıllar sosyalizm ile ilgili bir faaliyetin çığ gibi büyüdüğü, yabancı dillerden kitapların çevrildiği, sol teorinin dergilerde hararetle tartışıldığı ve 51 ilde seçimlere katılan Türkiye İşçi Partisi'nin, yüzde 2.83 oy alarak 15 milletvekili ile parlamentoya girdiği yıllardır.

 

TİP MİLLETVEKİLLERİ

10 Ekim 1965 Miletvekili Genel Seçimi sonuçlarına göre 15 TİP milletvekili, seçildiği iller ve aldığı oylar şu şekildeydi. Ali Karcı - Adana 7926 oy, Rıza Kuas - Ankara 20264 oy, Tarık Ziya Ekinci - Diyarbakır 8867 oy, Yahya Kanbolat - Hatay 5371 oy, Mehmet Ali Aybar, Çetin Altan, Sadun Aren - İstanbul 49422 oy, Cemal Hakkı Selek - İzmir 15840 oy, Adil Kurtel - Kars 9333 oy, Yunus Koçak - Konya 6752 oy, Yusuf Ziya Bahadınlı - Yozgat 7086 oy. 11 milletvekili olarak kesinleşen bu sayıya daha sonradan artık oyların partilere göre dağılımının hesaplanması sonucunda eski Milli Birlikçilerden Muzaffer Karan Denizli'den, Şaban Erik Malatya'dan, Kemal Nebioğlu Tekirdağ'dan, Behice Boran Urfa'dan milletvekili olarak TBMM'ye girdiler. TİP'in geliştiği yıllarda ABD Vietnam'da batağa saplanmıştı. Türkiye'deki ilerici insanlar, tüm dünyada olduğu gibi bu büyük bağımsızlık direnişinden etkileniyorlardı.

TİP, Vietnam sergileri açtı. TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, ABD'yi Vietnam'daki suçları nedeniyle yargılayan ''Russel Mahkemesi'' nin üyesi seçildi.

O güne kadar mevcut sistem içerisinde klasik “düzenden yana iktidar” ve “düzenden yana muhalefet” ikilemine paralel olarak oluşturulan, devletten maddi destek gören yarı resmi öğrenci derneklerinin yanı sıra, fikir kulüplerinin kurulmasıyla, kurulu düzene emekten yana bir bakışla eleştiri getirecek gençlik örgütlerinin temelleri atılıyordu.

27 Mayıs’tan sonra gençlik ile ordu gençliğinin iktidarı arasında görülen uyumlu ilişkiler, İsmet İnönü’nün Başbakan olarak görev yaptığı 15.10.1961 da kurulan CHP-AP koalisyonu ve diğer CHP ağırlıklı iktidarlar süreci içerisinde yeniden uyumsuzluğa dönüştü. CHP ağırlıklı iktidarlar 61 Anayasasının öngördüğü reformları yapmadıkları gibi, kendilerini destekleyen gençlere de umut verecek herhangi bir girişimde bulunmadılar. Üniversite harçlarının arttırılması ile de gençliğin tepkisini üzerlerine çektiler. Harçların arttırılması MTTB ve TMTF gibi gençlik kuruluşlarının yayınladıkları bildirilerle protesto edildi.

1965’ten itibaren gençlik eylemlerinin genellikle düzeni sorgulamaya başlaması ve “düzene karşı” eylemlere yönelmesi ve “anti-emperyalist” bir yön almasıyla gençler “düzen” partilerinden uzaklaşmış ve giderek tamamen karşıt bir noktaya gelmiştir. Bundan sonra iktidarlarca gençliğe hep “potansiyel suçlu“ olarak bakılmış, haklı eleştirileri dikkate alınacağı, sorunlarına çözüm getirileceği yerde, yüksek öğrenim gençliğinin kendisi bizzat “sorun” olarak görülmüştür.

27 Mayıs 1960 sonrası siyasi arena oldukça hareketlidir. Özellikle sol kesimde gençliği örgütlemek, kendi saflarına çekmek için yoğun bir çaba vardır. CHP, TİP ve daha sonra MDD grubunu oluşturacak olan TİP dışında kalmış eski tüfekler ve YÖN grubu, bu yönde en fazla çaba gösterenlerin başındadır.

Gençlik 27 Mayıs öncesi pratiğiyle, toplumdaki dinamik rolünü ve taşıdığı potansiyeli ortaya koymuş, bu yanıyla 27 Mayıs sonrası toplumsal dinamiği yönlendiren en hareketli kesim olmuştur.

 

SOSYALİST KÜLTÜR DERNEĞİ

Bu dönemde Gençlik dışında kurulan  önemli bir Dernek de Sosyalist Kültür Derneği’dir. Daha sonraları bir arada olmaları giderek zorlaşacak isimler, 18 Aralık 1962 de kurulan bu dernekte bir araya gelmişlerdi. Osman Nuri Torun, Atila Karaosmanoğlu, Cahit Tanyol, Necdet Erder, Hilmi Özgen, Nurettin Şazi Kösemihal, Hüseyin Korkmazgil, Nihat Türel, Tarık Ziya Ekinci, Erdoğan Alkin, Işıl Ersan, Mükerrem Hiç, Merih Teziç, Metin Sözen, Gülten Kazgan, Cemal Reşit Eyüboğlu, Güney Özcebe, Doğan Avcıoğlu, Nejat İzar, Türkkaya Ataöv, Erhan Işıl, Mümtaz Soysal, Niyazi Ağırnaslı, Galip Aknil, Mehmet Selik, Aslan Başer Kafaoğlu, Müşerref Hekimoğlu, A.Sırrı Hocaoğlu, Şevket Süreyya Aydemir, Reşat Titiz, Yahya Kanbolat, Sadun Aren, Seyfi Demirsoy, İdris Küçükömer, Fakih Özfakih, Asaf Ertekin, Abdullah Kızılırmak, Hamdi Konur, İlhami Soysal .

 

AJAN-HIZLI DEVRİMCİ

Bu kadar farklı siyasetten önemli isimler bir araya gelir de ajanlara görev düşmez mi? Mahir Kaynak da kurucular arasındaydı.

Bu ortamda üniversitelerde, TİP’e sempati duyan öğrenciler tarafından fikir kulüpleri kuruluyor ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF)’nde olduğu gibi daha önce var olan kulüplerde bu gençler etkin olmaya başlıyordu.

SBF Fikir Kulübünün yanı sıra 8.2.1963’de İstanbul Hukuk Fakültesi Fikir Sanat Kulübü, 2.5.1963’de İktisatlılar Fikir kulübü kurulur. Mahir Kaynak burada da başroldedir. Kulübün Yönetim Kurulu şöyledir. Mahir Kaynak (1.Başkan), Şuayıp Dilmen (2.Başkan), Işıl Ersan (Sekreter), Nihat Başaran (Muhasip), Üyeler: Erdoğan Aklan, Erol Manisalı, Yıldız Turan, Fikret Özkan, Mehmet Oğuz Yazıcı.

Şüphesiz ki, Mahir Kaynak örneğinde olduğu gibi, “ajanlar” da bu örgütlere “temelden” yerleşiyorlardı. Deşifre olmasına rağmen günümüzde bile, bir şekilde işlev gören Mahir Kaynak 60’lı yıllardan “deşifre edildiği” 71 yılına kadar, “hızlı devrimci” rolündedir.

İstanbul’da kurulan örgütlerin kuruluş çalışmalarında da vardır. Devrimci Öğrenci Birliği(DÖB)’ün, Demokratik Devrim Derneği’nin, Pahalılıkla Mücadele Derneği’nin kuruluş çalışmalarına katılacaktır. Devrimcilerin yaptığı toplantılarda, en keskin konuşmaları yapanlar arasındadır. Konuşmalarında sık sık “Devrimci mücadelenin gücü silahtır. Silahsız mücadele başarıya ulaşamaz: Pasifizm’e son verelim.” türü kışkırtıcı cümlelere yer vermektedir.

 

ONLAR ORTAK, BİZ PAZAR

Türkiye ile AET’yi Gümrük Birliğine götürecek ve tam üyelik görüşmelerini başlatacak Avrupa Topluluğu (AT) ile Türkiye’nin ortaklık ilişkisini belirleyen Ankara Anlaşması, Yunanistan’ın toplulukla yaptığı ortaklık anlaşmasından iki yıl sonra, 12 Eylül 1963’de imzalandı. Türkiye ve Yunanistan’la akdedilen bu anlaşmalar, daha sonra yapılan ortaklık anlaşmalarından farklı olarak, iki ülkeye de tam üyelik hakkı tanımış ve ortak üyeliği tam üyeliğe yönelik bir süreç olarak öngörmüştür.

1963’de imzalanıp Aralık 1964’de yürürlüğe giren Ankara Anlaşması ile başlayan Türkiye-AB (o zamanki AET) ilişkileri, giriş döneminin ardından, “geçiş” dönemini yürürlüğe koyan, 1973 tarihli “katma protokolle” gelişme göstermiş ve 6 Mart 1995 tarihli Ortaklık Konseyi Kararı (OKK) ile de 1 Ocak 1996 tarihinde “Gümrük Birliği” (GB) sürecine girilmiştir.

AB-Türkiye ortaklığının temelini atan 1963 Ankara Anlaşması'nda öngörüldüğü gibi, Gümrük Birliği (GB) 1 Ocak 1996 tarihinde  yürürlüğe girmiştir.

 

YORGUN DEMOKRAT

AB konusundaki tartışmalar, bugün de sıcaklığını koruyor. Bu konuda çok net olarak algılanmasını istediğimiz bir konu var.

Bugün de sistem ekonomik ve siyasi kriz içinde. “Sistemi Savunanlar” Avrupa Birliği konusunda odaklanan bir çatışmanın içerisindeler. Bir yanda ABD ve AB’ye koşulsuz teslimiyeti savunan, sistemin çıkmazının bu yolla aşılacağını, kendi sınıfsal çıkarlarının böylelikle korunabileceğine inanan bir grup. Bu grup, dış politikayı ABD’ye, ekonomiyi IMF’ye, hukuku ve demokrasiyi AB’ye teslim etmek istiyor. “Serbest dolaşım” hakkının verileceğini, serbestçe Avrupa ülkelerine giderek iş bulacaklarını, karınlarını doyurabileceklerini sanan halkımızın bir kısmı ile; özlemleri olan ve fakat bir türlü gerçekleşemeyen, demokrasiye, insan haklarına, özgürlüğe kavuşulabileceğini sanan “yorgun demokratlarımız” bunların peşinden sürükleniyor.

Diğer yandan, üretmeden tüketen, bugünkü sistemin kötü koşullarından beslenen, bu sistemin rantını yiyen ve bu sistemin bu haliyle aynen korunmasını ve kendi ayrıcalıklarının sürmesini, statülerinin korunmasını isteyen grup var. Yıllardır, diğerleri ile iktidarı paylaşan, ülkeyi içinde bulunduğumuz bataklığa sürükleyen bu grubun AB’ye karşı görünmelerinin nedeni, asla emperyalizme karşı bir duruş, sömürüye ve ülkenin sömürgeleştirilmesine bir karşı çıkış değil; ayrıcalıklarını ve statülerini kaybetme ve çıkarlarını başkalarıyla paylaşmanın telaşıdır.

Bugüne damga vuran bu iki çıkar grubunun çatışmasıdır. Yurtseverler, bu iki çıkar grubuna karşı da mücadele etmek durumundadırlar. Sisteme karşı olmadan AB’ye karşı çıkılamayacağı gibi, AB savunularak, IMF’ye ve sömürüye karşı çıkılamaz.

Ulusunu seven, ülkenin sömürgeleştirilmesine, yağmalanmasına ve yağmalatılmasına karşı çıkan; bağımsızlıktan, demokrasiden ve emekten yana olan insanların ilkesiz beraberliklerden, sapla samanın birbirine karıştığı kamplaşmalardan uzak durması gerekmektedir. Gerçek yurtseverler, AB teslimiyetçilerine karşı verdikleri mücadelenin yanısıra, madalyonun diğer yüzünde yer alan, statükoyu korumak, despot iktidarlarını sürdürebilmek için AB’ye karşı duruyor görüntüsü veren çıkarcılara ve etnik milliyetçi çevrelere karşı da mutlaka mücadele etmek zorundadırlar. Bunlar da, emperyalizme atılacak her tokattan mutlaka   nasiplerini almalıdırlar.

 

İMZA’NIN KAZIĞI

1964 Mayısında meydana gelen Kıbrıs bunalımında Amerika Birleşik Devletleri Cumhurbaşkanı Johnson’un mektubuyla ABD emperyalizminin çirkin yüzü gözler önüne seriliyor ve gençlerin eylemleri anti-Amerikan bir yön alıyordu. Kıbrıs bunalımı ve Johnson’un mektubuyla Türkiye gündemine gelen Türk-Amerikan ilişkileri gençler arasında tartışılıyor, ulusal ilişkiler, ikili anlaşmalar, üstler, altıncı filonun ziyaretleri panellerle, forumlarla, açık oturumlarla görüşülüyor, Vietnam savaşının da etkisiyle Amerika’ya duyulan kızgınlık giderek eyleme ve öfkeye dönüşüyordu.

ABD emperyalizmine bağımlılığın, ikili anlaşmaların ve Amerikan yardımlarının gerçek yüzünün ne olduğu 1964 Haziranında “Kıbrıs Buhranı” sırasında açıkça anlaşılır hale gelmişti.

Askeri alanlarda yapılan anlaşmalarla Türk ordusunun elinin kolunun bağlandığı, Türk jetlerinin Kıbrıs’ı bombalaması üzerine dönemin ABD başkanı Johson’un İnönü’ye gönderdiği mektupta çok kaba bir üslupla Türk hükümetine hatırlatılıyordu.

“... Bay Başkan, Türkiye Cumhuriyeti ile ABD arasında imzalanan askeri yardım hususuna dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda mevcut bulunan askeri yardımın veriliş maksadının dışından gayri maksatlarla kullanılması için hükümetinizin Birleşik Devletlerin iznini alması gerekmektedir. Hükümetinizin bu şartı tamamen anlayacağını ve Birleşik Devletlerden aldığı tüm askeri teçhizat, mühimmat vs.’yi “Kıbrıs”a kullanacak olursa, ABD’nin bu duruma kesinlikle izin vermeyeceğinin ...”

Kurtlar kuzu postlarından yavaş yavaş soyunmaya başlıyor ve Türkiye halkının büyük tepkisini çekiyordu.        

Acaba suçlular sadece Amerikalılar mıydı? Ülkeyi bu denli bağımlı hale getirenlerin, ikili anlaşmalara imza atanların, bu anlaşmayı mecliste onaylayan milletvekillerinin hiç mi suçları yoktu? Hatta Johson’un 12 Temmuz 1947 yılında yapılan Askeri Yardım Anlaşmasına atıf yapan bu ünlü mektuba “....Yeni bir dünya kurulur, Türkiye bu dünyada yerini bulur.” diye cevap veren İnönü, bu anlaşmadan habersiz miydi?

Amerika’yla yapılan ikili anlaşmalarla ülkemizin savunması, eğitimi, üretimi, ticareti bütünüyle Amerika’ya bağımlı hale getirilmişti. Türk Silahlı Kuvvetlerinin hemen hemen bütün silah ve teçhizatı Amerika Birleşik Devletlerinden karşılanmaktaydı. Bazı Amerikan subay, astsubay ve erleri uzman adı altında silahlı kuvvetlerin birlik ve karargahlarına atanmaktaydı. Sayıları 108’e yükselmiş ve Türk generallerinin bile giremediği yurdumuzun dört bir yanına yayılmış Amerikan üsleri, herhangi bir savaşta Türkiye’yi açık bir hedef noktası haline getirmekteydi. Birinci Dünya Savaşına Alman savaş gemilerince nasıl sokulduğumuzu İsmet İnönü unutmuştu herhalde. Yoksa bile bile bu ihaneti yapmazdı.

 

TESİS DENİLEN ÜSLER

1963 yılında 3'üncü Ordu Komutanı olan Orgeneral Refik Tulga, Trabzon'daki Amerikan üssüne gider.

Üs komutanı Amerikalı Albay, Orgeneralimizi üsse sokmaz.

Olayı Orgeneral Refik Tulga'nın kendi kaleminden okuyalım (dikkat edelim olay, 1963 yılında olur. Paşamız 6 sene susar. 1969 yılında konuşma gereğini duyar. Refik Tulga, 21 Mayıs 1963 olayının destekçilerindendir. Hareket yenilgiyle sonuçlanınca iktidar yanında yer alır. Mükafat olarak yükselmeye devam eder. Bu kişilerin yükselen sol düşünce etkisiyle ortaya çıkmaları dikkat çekicidir.)

Orgeneral Tulga, 1969 yılında olayı, "Devrim Gazetesi"ne şöyle anlatmıştı:

"Üs komutanı albay, bizi büyük bir merasimle karşıladı. Albay, kantin, kulüp, yemekhane, mutfak gibi tesisleri gezdirdi. Biraz ötede etrafı demir kafesle çevrili gerçek üsse doğru ilerledim. Amerikalı albay yolumu kesti:

- Giremezsiniz, buraya ancak Amerikan uyruklu yetkililer girebilir...

- Ben ordu komutanıyım. Bulunduğumuz bölgede giremeyeceğimiz yer olamaz...

- Emir böyle...

- Bu hükümranlık haklarımıza tecavüz değil mi?

- Ama ikili antlaşmalar var... Bir viski almaz mısınız paşam?

-Hayır...

-Kıtayı denetleyecek misiniz?

-Hayır..."

 

KİŞİLİKSİZ POLİTİKA –USTA TİLKİ

Bu gibi olaylar ve Johson’un  mektubu, “duyarlı” çevreleri harekete geçirdi.

Ancak CIA yönetimin her kademesine el atmıştır.

İsmet İnönü 1964 yılında “üst düzey bir toplantıda” çaresizlik içinde yakınır:

“Daha bağımsız, kişilikli dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden bahsediyor. Nasıl yapacağım ben bunu?

Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar etraflı çalışmalarını yapacaklar, tekliflerini hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu?

Hepsinin etrafında uzman denen yabancılar dolu, muvaffak olamazlarsa, işi sürüncemede bıraktırmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar.

Bir görev veriyorum. Neticesi bana gelmeden Washington’a gidiyor. Sonucu memurumdan önce sefirden öğreniyorum. Böyle mi teslim ettik biz devleti? [Evet, ne yazık ki böyle teslim ettiniz. T.Ç.]

Bana şimdiye kadar bunlar tarafından hazırlanmış derde deva tek rapor gösteremediler. Hepsi yasak savma kabilinden şeyler. Ne yapıyorsak, kendi elemanlarımızla yapıyoruz. Peki, bu binlerce adam “avare kasnak” gibi mi dolaşıyorlar, elbette kendileri için önemli marifetleri var.

İstiklal harbinden sonra sulh anlaşmasında esas mücadele bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa, hudutlar fiili bir durum idi. Tazminat işini iki devlet aramızda hallederdik. Bütün mücadele idaremize tasallut yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük tavizlerde bulunmaya hazırdılar.

Dayattık. Biz onların ne için ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar bizim niçin inatla reddettiğimizi biliyorlardı.

Böyledir bu işler. Peygamber edası ile, size dünyaları vaat ederler, imzayı attınız mı ertesi günü gelmişlerdir. [İmzayı 1947 de kim attı? T.Ç.]

Ondan sonra sökebilirsen sök…Gitmezler.

Ancak bu meselenin üstüne vakit geçirmeden eğilmek lazım. Yoksa ne bağımsız dış politika, ne bağımsız iç politika güdemez, havanda su döversiniz. Fakat zannetmeyin ki kolay iştir. Savuşturulan iki üç badire [6 Haziran 1961- 22 Şubat 1962- 21 Mayıs 1963 Ordu Gençliğinin direnmesi kastediliyor. T.Ç.] bunun yanında hiç kalır. Teşebbüs ettiğimizde başımıza neler geleceğini kestiremem.”

 

TEŞEBBÜS- MORRİSON

Aslında “Teşebbüs edenlerin başına neler geleceğini kestiren” İnönü, yaşamının ileri dönemlerinde, teşebbüs edenlerin başına neler geleceğini görecek ve yalnızca seyredecekti. Dahası, uygulamaları ve davranışıyla uygulayıcıların yanında yer alacaktı. 1963 de ordu gençliğini ezdiği gibi, 1971 de ordu-öğrenci gençliğinin ezilmesine destekçi olacaktı..

Bağımsız iç ve dış politikadan yoksun Türkiye, “havanda su dövmeğe” devam edecekti. “Havanda su dövülmesine” karşı çıkanlar ise; önce kendileri dövülecek, işkence görecek, cezaevlerine atılacak ve öldürüleceklerdi.

Kendisi; değil teşebbüs etmek, bu konulardaki “duygu ve düşüncelerini” söylemek gafletinde bulunur bulunmaz, ABD’nin gözünde “değer” yitiriyor ve yerine bir başkası aranmaya başlanıyordu. Belki de aranmıyor, ABD’nin her an yedeğinde tuttuğu, “alternatif”lerden biri piyasaya sürülüyordu.

Bir anda gazetelerin ilk sayfalarında ABD başkanı Johson’un yanı başında, mütebessim çehresi ve dolgun cüssesi ile “Muhteşem Süleyman” namı diğer “Çoban Sülo” arzı endam ediyordu. Ama ona en çok, devrimci gençlerin koymuş olduğu isim “MORRİSON Süleyman“ ismi yakışıyordu. Tarihe bu isimle geçecek olan ABD’nin MORRİSON Şirketinin yöneticisi Süleyman Demirel’i Başbakanlığa taşıyacak yolun kilometre taşları döşenmeye başlanıyordu.

 

RAHATSIZ’DAN RAHATSIZ

O sıralarda, Silahlı Kuvvetler içinde, İkili Anlaşmalarla Nato'nun kötü taraflarından rahatsız olan ve bunları düzeltmesini isteyen kimseler vardı.

Bu girişimi izliyen Amerikan Genelkurmay’ı da, “bu çalışmaları Türkiye'de kimlerin yürüttüğünü, çalışmaları başlatanların ve yürütenlerin adlarının saptanmasını” istemiştir.

O dönemde ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'ndeki Kara Ataşesi Albay Dickson'dur. Bu CIA ajanının "Gizli rapor"unu tabii Senatör Haydar Tunçkanat 7 Temmuz 1966 günü,TBMM Senato kürsüsünde açıklamıştı.

Bu "Gizli rapor"da Albay Dickson, Washington'daki "Ordu Karargah İstihbarat Dairesine şu bilgileri iletiyordu:

”Münakaşa edilmez bir gerçektir ki: memleketin politik hayatında ordu her zaman rejimin istikrarını tayin eden birinci derecede önemli bir faktör olmuştur. Hükümet darbesinden sonra [27 Mayıs’tan söz ediliyor T.Ç.] binlerce subayın ordudan çıkarılması, bizim askeri çevreler içindeki nüfuzumuzu ciddi surette etkilemiştir.” Buna bağlı olarak, bazı hükümet tedbirlerinin hazırlanmasına ve uygulanmasına paralel olarak, Rejime sadık olmayan devlet memurları ve "subaylardan" en tehlikelileri bir program dahilinde "tasfiye" edilmek üzere tespit edilmektedir... “

22 Kasım 1965 tarihinde Washington'daki "Ordu Karargah Dairesi", CIA Başkanlığı'na, Ankara'daki ve Atina'daki Amerikan Kara Ateşeleri'ne "Gizli" kaydıyla şu yazıyı göndermekteydi:

Türk Hükümeti ve Genelkurmayı tarafından,bazı Avrupa ülkelerinde askeri üsler yapılması için Amerikalılara sağlanan kolaylıkların şartlarıyla ilgili istihbarat faaliyeti şunları kapsayacaktır:

a-Böyle bir harekete gerçekten teşebbüs edilmiş midir?

b-Hareketi kim başlatmıştır?

c-Hareketin nedenleri?

Kılavuz: Askeri üsler için Amerikalılara sağlanan kolaylıkların şartlarıyla ilgili bilgi toplaması için Türk Genelkurmayı tarafından emir verildiği haber alınmıştır.

Dağıtım: Amerikan Elçiliği - Ankara Türkiye, (bilgi için)CIA, Amerikan Kara Ataşesi, Amerikan Elçiliği - Atina, Yunanistan.

Özel Talimat:

a) 20 Aralık 1965'te sona erecektir. Eğer paragraf 3'de daha önce bir talimat verilmemişse, istenilen bilgi o tarihte veya ondan sonra yollanacaktır.

b) Cevap verilme tarihi bildirilsin veya bildirilmesin yukarıda verilmiş olan öncelik derecesi kontrol faktörüdür.

c) Verilen tarihten sonra da bu konu ile ilgileneceği anlamı çıkmamalıdır. DASGIR-Ordu İstihbarat Dairesi'nin başka bir dairesi bu tarihten sonra da rapor edilmesini istemektedir. Herhalukarda bu gibi raporlarda yukarıdaki kontrol numarasından bahsedilmelidir.

d) Diğer talimat, bilgi için bir nüsha Yunanistan'daki ARMA'ya, Kılavuz için AIC Atina Soruşturma Merkezine iletilmelidir.

Genelkurmay İstihbarat Başkan Yardımcısı yerine

İmza

James E.Lazanby

Albay GS

Haberalma Şefi

 

TESBİT-TASFİYE

Ne gariptir ki, bu “tesbitler” ve “tesbit edilenlerin” tasfiye işlemleri “bir program dahilinde” ABD ve işbirlikçileri eliyle yürürlüğe konuluyor ve “Atatürkçü” komutanlarca uygulanıyordu.

Tasfiyelerden bir kısmını Uğur Mumcu'nun 10 Ocak 1975 tarihinde Yeni Ortam gazetesindeki makalesinden okuyalım:

“Amerikalılara sağlanan ayrıcalıklara karşı çıkan eski "Kara Kuvvetleri Plan ve Prensipler" Başkanı Tümgeneral Celil Gürkan da 16 Mart 1971 günü, "Türkiye'nin geleceğini ağır bir tehlike içine düşürmek" suçuyla devrilen Süleyman Demirel Hükümeti'nin imzasıyla emekliye sevk edilmiş, bir süre sonra da işkencecibaşı Orgeneral Faik Türün'ün emriyle elleri ve ayakları zincirlenerek Göztepe'deki işkence evinde sorguya çekilmiştir. Tümgeneral Celil Gürkan’dan bu yolla tasfiye olunmuştur!

Milli Savunma Bakanlığı Hukuk Müşaviri Hakim Albay Emin Değer, ikili antlaşmaları inceleyerek,bunların değiştirilmesi gerektiğini yetkililere bildirmiş ve Amerikalılara sağlanan ayrıcalıkların ortadan kaldırılması gereğini savunmuştur. Hakim Albay Emin Değer 16 Mart 1971 günü Ankara dışına atanmış, bir süre sonra da ordudan ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu "tasfiye" de böyle gerçekleşmiştir! “

Tasfiyeler, Uğur Mumcu’nun anlattıklarıyla sınırlı değildi. İleriki sayfalarda anlatacağımız gibi binlerce “üniformalı”, “üniformasız” devrimci bu “tespit” ve “tasfiye”den nasiplerini alıyordu. Dahası, “tespit” edilemeyenlerin “açığa çıkartılması” için, “sağ”, “sol” sahte liderler ortaya atılıyor, “sanal” örgütlenmeler yaratılıyordu.

Güngör Türkeli 21 Mayıs olayları ardından “Talat Turhan’ın lider göründüğü “Genç Kemalistler Ordusu Davası” nedeniyle ordu ile ilişkisi kesilen hava üsteğmeni. Anısını dinliyelim…

 

HER DEVİRDE İHTİLALCİ OLMAYI BAŞARAN SADİ KOÇAŞ

Güngör Türkeli’den Bir Anı:

Yıl 1969. Genel seçimlerin bir ay öncesi. Anamur’dayım. Yerel ‘’ANAMUR Gazetesi’ni yayımlıyorum. Aynı zamanda TRT’nin de muhabiriyim. Bülent Ecevit CHP Genel Sekreteri. Seçim gezisine çıkmış. Anamur’a da geliyor.

TRT Haber Müdürlüğünden bir talimat: ’’CHP Genel Sekreteri Anamur’a geliyor. İlçe sınırlarında karşıla yaptığı her konuşmayı bize bildir.’’

CHP Anamur ilçe örgütünün önde gelenlerinden arkadaşım ve eniştem Yıldırım Nasuhoğlu’nun Mercedes otomobiliyle sayın Ecevit’i karşılamak üzere Aydıncık (Gilindire)’a gidiyoruz. Doğal olarak ilçe örgütünden de kalabalık bir grup var.

Aydıncık’da karşılıyoruz. Ecevit kısa bir konuşma yapıyor, vaktin daraldığını söyleyerek halkan özür diliyor ve Anamur’a doğru yola çıkıyoruz.

Sayın Ecevit’i Yıldırım Nasuhoğlu’nun aracına davet ediyorum. Çünkü Anamur’la ilgili en doğru bilgileri benim verebileceğimi söylüyorlar. Sayın Ecevit ‘’Benim ilkemdir; seçim gezilerimde Parti örgütünün araçlarına binmem. Güngör Bey! Siz benim araca gelin..’’ diyor. Zorunlu olarak kabul ediyorum.

Araçta önde Sn.Ecevit ve eşi Rahşan Hanım var. Arkada biz iki kişiyiz ancak ben yanımdaki kişiyi tanımıyorum. Bir ara Ecevit benim asker kökenli olduğumu öğrenince yanımdaki kişiyi tanıyıp tanımadığımı soruyor. Tanımadığım yanıtını veriyorum. Sayın Ecevit ‘’Siz nasıl askersiniz! Birbirinizi tanımıyorsunuz.’’ diye sert bir söylemde bulunuyor.

Sonra açıklıyor:’’Yanındaki kişi emekli Kurmay Albay SADİ KOÇAŞ.’’ diyor. Beni de Güngör Türkeli olarak tanıtıyor. Ben Sayın KOÇAŞ’ı isim olarak tanıdığımı söylerken sayın KOÇAŞ’da ‘’Ben Hv.Üsteğmen Güngör Türkeli’yi isim olarak biliyorum. Fakat bugün ilk kez karşılaşıyoruz’’ yanıtını veriyor Ecevit’e.

Anamur’dayız. Partililerin (CHP) yemekli toplantı düzenlediği Deniz lokantasındayız. Bu arada ben 22:45 haberleri için TRT’ye haberi geçiyorum. Hatta haberi Sn. Ecevit kendisi yazıyor ve haber aynen yayınlanıyor.

Yemekte Prof. Muammer Aksoy da var. Hararetli bir tartışmada tüccar Yıldırım Nasuhoğlu Ecevit’i ikinci bir Atatürk olarak niteliyor ve Aksoy da bu değerlendirmeye katılıyor.

Bu tartışmalar sürerken Sayın KOÇAŞ Ecevit’e ‘’Sayın Genel Sekreter, siz tartışmalarınızı sürdürün. Biz de Güngör’le şöyle bir kenarda asker-askere dertleşelim’’ diyor ve sayın Ecevit de onaylıyor.

Bir kenarda baş başayız. O günler 9 Mart olaylarının ön hazırlıklarının yoğun biçimde yapıldığı günler. En yakın arkadaşlarım bu olayın içindeler. Ayda bir kez bu çalışmaları izlemek üzere Ankara’ya geliyorum. Gelemezsem arkadaşlarım güvenli biçimde bana haber gönderiyorlar.

Sayın KOÇAŞ konuşma sırasında ‘’Bak Güngör... Siz orduda mağdur olmuş genç subaylarsınız. Bazı çalışmalarımız var. Sakın Anamur’dan ayrılma! Sizin itibarınızı iade edeceğiz. Sizi en ciddi biçimde onurlandıracağız. Sizler gerçek yurtsever ve Atatürk’ün tanımladığı kahraman subaylarsınız. Sen 150 kişilik İhtilal Konseyi’nin üyeleri içinde yer alacaksın. Ama bunu eşine bile söyleme ve Anamur dışına çıkma’’ diyor.

Ve ben Ankara’ya gidişlerimi erteliyorum.

9 Mart olayı 12 Mart olayına dönüşüyor, Sadi KOÇAŞ siyasi işlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı oluyor. 17 Nisan 1971 günü radyoda yaptığı konuşmada o ünlü ‘’Makabiline Şamil’’  (önceyi Kapsayan T.Ç.) sözcüğünü kullanıyor ve Anamur’da ilk gözaltına alınan kişi de ben oluyorum.

 

 

“AKABİNE ŞAMİL”

17 Mayıs 1971 günü evimde kitap okuyordum. 11.45 ajansını dinlemek için radyoyu açtım. Spikerin tanıdık sesi:

- Şimdi hükümet başkanlığı tebliğini dinleyeceksiniz... dedi. Ben de kendi kendime:

- Hayırdır inşallah... dedim. Ve kulak verdim radyoya. "Başbakan idari ve siyasi işler yardımcısı" kartvizitli, emekli albaylarımızdan Sadi Koçaş beyefendi başladı konuşmaya: 

- Makabline şamil kanun çıkarırız ha... Herkesi içeri alacağız... Asacağız... Keseceğiz... Mülki amirler emirlerimi dinleyin... Falan filan...

Emekli albay bas bas bağırıyordu:

- Anarşistlerle uzaktan yakından ilişkileri olanlar içeri alınmalı... Mülki amirler... Emirlerimi dinleyin.

Yine kendi kendime düşündüm. Bu Sadi Koçaş beyefendi, 13 Mart 1971 günü "Cumhuriyet Gazetesi"nde çıkan bir yazısında "eylemci" gençleri göklere çıkarıyor ve şunları söylüyordu:

- Memlekette yüzyıllardır bir soygun düzeni vardır. Hiç kimse bunun karşısına çıkmamış. Çıkanlar ya canından olmuş ya istikbalinden...Ama eski çamlar bardak oldu Türkiye'de. Bir kuşak yetişti ki bu ülkede, bilinçli, Atatürkçü... Dönen dolapların içyüzünü iyi anlamış ve önemlisi imanlı... Mücadele güçleri var ve mücadeleye kararlılar...

Böyle sürüp gidiyordu yazı. Bunu hatırladım. İçimden:

- Vay Sadi Koçaş efendi vay... dedim.( 7 Haziran 1974 - Yeni Ortam Kitaplarımı İsterim Uğur Mumcu)

 

 

 

BÜYÜKLERİMİZ

 Uğur Mumcu esprili diliyle gençlerin başını yiyen  12 Mart’ın “büyüklerini” anlatıyor”:

 

NİHAT BEY GENÇLERİ SAVUNUYOR

Nihat Erim'in sosyalist olup, gerek Sosyalist Kültür Derneğinde, gerekse sosyalist eğilimli YÖN dergisinde yaptığı konuşmalar Engels, Marks, Castro, Lenin ve Sosyalist Hilmi'den sonra dünyanın bir sosyalist düşünür kazandığını belli ediyordu.

Erim'in sosyalist düşünceleri gelişirken, dünyada ve Türkiye'de işgal ve boykot eylemleri başlamıştı. İsmet Paşa, o günlerde “Her ikisinin de Allah belâsını versin. Boykot da, işgal de aynı şeydir” sözlerinin ilk kısmı duyulmadığından. “Boykotta işgal aynı şeydir” sözü üzerine çeşitli yorumlar yapılıyordu. O sıralar CHP Millet Meclisi grup başkan-vekili olan Erim Kürsüye fırlayarak şunları söylüyordu :

 “Bu bir patlamadır, gençler yerden göğe haklıdır.”

Gençlerin bu eylemleri sürerken, patlama ve çatlama üstadlarından emekli kurmay albay Orhan Kabibay, Erim'in evine sık sık geliyor ve Erim, Kabibay'dan patlamalar hakkında ayrıntılı bilgiler alıyordu. O günlerde Erim'in evinde toplananlar arasında, Kabibay, emekli istihbaratçı Amiral Sezai Orkunt, emekli ihtilâlci Sadi Koçaş gibi devlet adamları bulunmaktaydı. Bu devlet adamları devletin nasıl kurtulacağı konusunda görüş alış verişinde bulunuyorlar, görüşler çoğunlukla Nihat Erim Beyin başbakan olması konusunda düğümleniyordu.

 

DEVRİMCİ ORHAN

O sıralar (13 Kasım 1961), liderlik için iki aday vardı. Biri, Alparslan Türkeş, ikincisi Orhan Kabibay.. Kabibay, liderlik sorununu nasıl çözecekti. Liderlik sorunu çözmek demek, Türkeş'i yenmek demekti. Türkeş'i tek başına yenemezdi. Öyleyse önceleri sahnede pek görünmemeli, Türkeş'in ortalıklardan çekilmesinden sonra liderliğini ilân etmeliydi.. Tamam, yola devam..

13 Kasım Darbesi'yle yurt dışına sürülen «14»ler yurt dışında birkaç toplantı yaptılar. Bu toplantılarda liderlik konusu karara bağlanmadı. Bunun yerine şöyle bir karar alındı. İhtilâlciler başka, başka partilere dağılacak, her biri ihtilâl çekirdeğini o partide kurup geliştirecekti. Yurda dönünce bu planı uygulamaya başladılar.

Türkeş, Numan Esin, Muzaffer Özdağ, Mustafa Kaplan, Dündar Taşer, Rıfat Baykal, Ahmet Er... Bunlar, kısa adı CKMP olarak bilinen Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne girerek, bu partiyi ele geçirecekler, «Orhan bir» ve «Orhan iki» CHP'ye girerek burada İsmail Arar, Nihat Erim, Sadi Koçaş, Kemal Satır gibi devrimcilerle CHP içinde ihtilâl grubu oluşturacaklardı.

 

AYDEMİR KIZIL KOMÜNİSTTİR

Kabibay, Türkiye'ye dönünce, ihtilâlcilerin Harp Okulu Komutanı Albay Talât Aydemir'in çevresinde toplanmakta olduğunu gördü. Ne yapmalıydı? Önce Aydemir için «Kızıl komünisttir» diye söylentiler yaymaya başladı. Kabibay'ın Aydemir için, «komünisttir» demesinin elle tutulur bir nedeni vardı. Çünkü Aydemir öğrencilere sosyalist eğilimli “Yön Dergisi” okutmaktaydı, yetmez mi?

Bu numara sökmeyince, taktik değiştirerek, Aydemir ile dostluk ilişkileri içine girmeye çalıştı. Ne de olsa Aydemir ile okul arkadaşıydı.. Üstelik yine. sınıf arkadaşları olan Kurmay Albay Dündar Seyhan ile Aydemir'in yakınlığı vardı!. Bu yakınlığı kullanarak, Aydemir ile kopan bağlarını yediden onarmaya çalıştı.

Aydemir o günlerin güçlü adamıydı. Kabibay, Aydemir’i kullanarak Türkeş'i tasfiye edebilir miydi? Aydemir, Türkeş'i tasfiye edecek, o da kolay kolay liderliğini yürütecekti..

22 Şubat ve 21 Mayıs ihtilâl girişimleri Kabibay'ın planlarını altüst etti. Aydemir idam cezasına çarptırılmış, Türkeş, Aydemir'i ihbar ederek, ihtilâlcilikten paçayı sıyırmıştı. Şimdi ne yapacaktı Kabibay?

 

GENİŞ CEPHEYİ SAVUNUYOR

21 Mayıs olayından sonra hemen bir «Durum muhakemesi» yapan Kabibay, CHP'de örgütlenmeye ve yayılmaya karar verdi. Bir yandan da devrimci gençlerle ilişki kurmayı ihmal etmiyor. Soranlara «Ben demokratik devrime inanırım» diyordu. Kabibay'ın «Geniş cephe» görüşü, parti içinde Nihat Erim, Kemal Satır, Orhan Erkanlı gibi liderler tarafından da paylaşılıyordu.

 

ERİM'İN KARARGÂHINDA

Günler ihtilâle gebeydi. Kabibay ise doğacak ihtilâl için tecrübeli bir ebeydi. Herkes artık Kabibay'ın ihtilâl yapacağı günün gecesini beklemekteydi.

Kabibay için o günlerde iki adres önemliydi. Birinci adres Nihat Erim'in Cinnah Caddesi üzerindeki apartmanı, ikincisi de Adapazarı'nda Çark Caddesi'ndeki bir komutanlık köşküydü., bir komutanlık köşkünde Kabibay'ın bir sınıf arkadaşı tümgeneral (Celil Gürkan Ö.G.)oturmaktaydı.

27 Mayıs ihtilâlinin «Orhan bir»i içinden gelen seslere kulak vermek istiyordu. «Devrim ister kan, başa geç sen Orhan - liderimiz Kabibay. devrim yapıyoruz vay vay.»

Kabibay'ın trafiği çok hızlanmıştı. Bir Adapazarı'na, Çark Caddesi'ne, bir Ankara'da Cinnah Caddesi üzerindeki Erim'in apartmanına.. 

 

12 MART BAŞ SPİKERİ SADİ   KOÇAŞ

Siyasal tarihimizin son dönemde yetiştirip ortaya salıverdiği büyük devlet adamlarının başında Sadi Koçaş gelmektedir. Son yılların girdisini çıktısını Öğrenmek isteyen herkes Sadi Koçaş'ın hayatını, sanatını ve herşeyini öğrenmek zorunda oldukları çok açık bir gerçektir. Koçaş, siyasal yaşamını kapatıp gittikten sonra yayınladığı anılarla edebiyat tarihimize geçmiş ve «zavallı Necdet»ten sonra duygu dünyamıza yerleşmiştir.

Koçaş'ın yayınladığı anılar, bu büyük devlet adamının nasıl doğduğu, nasıl yürümeye başladığı, liseyi bitirip, Harbiye'ye nasıl girdiğini, sigaraya nasıl başladığını teker teker ortaya koyarak, yerli ve yabancı tarihçiler tarafından yıllarca araştırılan konuları gün ışığına çıkarıverdi.

 

KOÇAŞ FORMÜLÜ NEDİR?

Siyasal tarihimizde en bunalımlı dönemleri özet olarak imal ettiği formüllerle atlatmamızı sağlayan Koçaş'ın «formülü» neydi acaba?

Uzun araştırmalardan sonra elde ettiğimiz bulgulara göre, Koçaş formülü «ASSİVKO» şeklindedir. Bu nedir Allahaşkına dersiniz, hemen şu korkunç açıklamamızı okuyunuz:

Biliyorsunuz bazı terziler, hem asker hem de siviller için elbise dikerler. Bunlara «askerî-sivil terziler» denir. Koçaş, aynen asker-sivil terziler gibi düşünürdü. Biliyorsunuz, elbise için önce, ölçü alınır, sonra «prova» yapılır. Ondan sonra da elbise manken ya da elbise sahibi üzerinde «teyellenir», dikiş bundan sonradır.

Koçaş formülüne göre, bunalımlı dönemlerde toplumların üzerine asker elbisesi giydirilmelidir. Bunun için önce ölçü alınır. Ölçü alınırken çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü insan yanlışlıkla başkasının ölçüsünü almaya çalışırken kendi ölçüsünü de alıverir.

Ölçü işi tamamlandıktan sonra, örneğin sıkıyönetim gibi, «provalar» yapılır. Parlamento içinden ve dışından seçilmiş üyelerle «partiler üstü hükümet» kurmak, askerî yönetimin “teyellenmesi” demektir. Teğerlenme işlemi başarıyla yapılırsa, bundan sonrası rejim değişikliğidir. Koçaş formülü “teyellenme” aşamasına kadar gelmekte, ondan öteye bir türlü geçmemektedir.

27 Mayıs İhtilâli olduğunda, Koçaş, Londra'daydı. Londra'nın sisleri içinde siyasal geleceğini gören Koçaş. hemen yurda dönmeye karar verdi. Fakat yine de biraz beklese iyi olacaktı. Hele şu kargaşa bir bitsin, ondan sonra gelir, eski arkadaşları aracılığı ile siyasal hayatta iyice bir yer alırdı.

İhtilâl lideri Cemal Gürsel ile arası bayağı iyiydi. Hatta 27 Mayıs İhtilâli'nden önce, bir Almanya gezisinde. Gürsel'in kulağına eğilip, “Paşam ister hiç de iyi gitmiyor” dediği, buna karşılık öteki “Ne yapalım?” sorusuyla karşılaştığında, “İyisi mi bir sigara yakalım” yanıtını verdiği, böylece ihtilâlin çekirdeğine girdiği sonradan anlaşılmış ve Koçaş tarihteki yerini almıştır.

 

KONTENJAN SENATÖRÜ OLUYOR

Koçaş Türkiye'ye dönünce. Güneydoğu illerimizde bir alaya komutan olarak atandı. Orada bir yıl bekleyecek, ondan sonra paşa olacaktı. Fakat Koçaş sabırsızdı. Siyasal hayatta biran önce rol oynamak istiyordu.

Kurmay Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı. Yıl 1961. Koçaş üniformasından soyunur soyunmaz. Cumhurbaşkanı Gürsel tarafından kontenjan senatörlüğüne getiriliyor, ancak kontenjan senatörlüğü» Koçaş çapındaki adamlar için çok küçük geliyordu.

Kabına sığamayan Koçaş, kontenjan grubuna da sığamamış, 1969 yılında Konya Milletvekili olarak CHP listelerinden Millet Meclisi'ne girmişti. Millet Meclisi'nde o sıralar, bacanağı Dr. Kemal Demir de bulunuyor, iki bacanak “arslan bacanak” diye birbirlerini mutlu yarınlara hazırlıyorlardı. Fakat önleri tıkalıydı. Prof. Turan Feyzioğlu, Ferit Melen, Emin Paksüt, Coşkun Kırca gibi devlet adamları sırada bekliyorlardı. Koçaş'ın bunların arasından sıyrılması çok güçtü.

Olaylar kendiliğinden gelişti. Feyzioğlu ve arkadaşları Güven Partisi hareketiyle CHP'den ayrılmışlar, meydan Orhan Kabibay ve Sadi Koçaş gibi iki büyük lidere kalmıştı.

 

GEL BAKALIM KOÇAŞ

Sadi Koçaş, bir gün arabasıyla genelkurmayım önünden geçiyordu. «Pat» dedi, lâstiği patladı. Koçaş, arabadan çıkıp, lâstiğe bakıyordu ki, yukarılardan bir yerden “Koçaş, Koçaş” diye seslenildiğini duydu. Baktı. Bağıran, seslenen Tağmaç değil miydi? Tağmaç, Harp Akademisi'nden hocasıydı. “Buyurun Paşam” diye yanıt verince, Tağmaç, “Gel bakalım Koçaş” diye ondan Genelkurmaya gelmesini istedi.

Koçaş o gün ve ertesi gün daha sonra bir iki gün daha Tağmaç'ı dinledi. Tağmaç dertliydi: Ülkede anarşi kol geziyordu. Aşağıda (aşağı dediği, bazı generaller ve albaylar) ihtilâl hazırlığı içindeydiler. Gürler, Batur, bunlarla temas halindeydi. Ne yapmak gerekirdi?

Ne yapmak gerektiğini en iyi bilen, hiç şüphesiz Sadi Koçaş'ın kendisiydi. Ne yapılacağını onbir sayfalık bir raporla Tağmaç'a bildirdi ve beklemeye koyuldu.

 

MUHTIRA GELİYOR- BAŞBAKAN YARDIMCISI OLUYOR

12 Mart Cuma günü muhtıra Türkiye radyolarından okundu. Muhtırada Demirel ve arkadaşlarının çekilmesi yerine «Koçaş formülü» gereğince «Partiler üstü bir hükümet» kurulması istenmekteydi.

12 Mart «Koçaş formülü» uyarınca kotarılmış ve uygulanmıştı. Bu uygulama içinde Kocaş'a da bir başbakanlık yardımcılığı düşmüştü. Fakat bu yardımcılık öyle Feyzioğlu'nun başbakan yardımcılığına benzemezdi. Bir kere adı görkemliydi: «Başbakan idarî ve siyasî yardımcısı»..

Koçaş'ın yayınladığı “ona dedim'ki, o bana dedi ki, öyle dememiş miydi, Allah Allah” adlı anılarının üçüncü kitabında, “Erim'e başbakanlığı ben teklif ettim” diye yazmış. Erim buna -şiddetle karşı koyarak, “hayır, ben o gün İtalya'daydım. Hem kim oluyor Sadi Bey” dedikten sonra, Koçaş'ın geçirdiği rahatsızlığı ima ederek, “O zaten hastadır” yolunda açıklamalar yapmıştı.

Koçaş'ın, Erim'e verdiği yanıtta, Koçaş'ın rahatsızlık geçirdikten sonra iyileştiği ve araba bile kullandığını, bunu gören Erim'in “Maşallah, Maşallah” dediği, böyle konuşan bir devlet adamının nasıl olup da bir süre sonra- bu söylediklerini unutmuş göründüğü soruluyor, “Bir daha sizinle aynı kabineye girersem, anam avradım olsun” deniliyordu.

Koçaş'ın kabineye girmesinin amacı reform yapmaktı. O günlerde tam reform yapacaklardı ki anarşistler İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'u kaçırdılar. O günlerde İçişleri Bakanı İsmail Arar'dı.

 

KOÇAŞ RADYOYA KOŞUYOR

İsmail Arar, Koçaş'a «Albayım. Bi koşu radyoevine gidip, şunu bırakır mısın?» diye bir yazılı kâğıt vermiş, Koçaş da askerlikten edindiği alışkanlıkla «başüstüne» diyerek radyoevine koşmuştur.

Koçaş'ın eline verilen metin siyasî tarihe “makabline şamil kanun çıkarma bildirisi” olarak geçen ünlü belgeydi. Koçaş önce bildiriyi okutacak bir spiker aradı. Sonra düşündü. Sesi güzeldi. Spikerleri aratmazdı. O okusa ne olurdu?. Ve bildiriyi çatır, çatır kendisi .okudu.

“Kaçırılan başkonsolos bu bildirinin yayınlanmasını takip eden en kısa süre içinde derhal bırakılmadığı takdirde sözü geçen gizli örgüte uzaktan yakından ilişkisi bulunanlar ve masum gençlerimizi kışkırtıcı yayın ve sözleriyle kanunsuz hareketlere teşvik eden ve kimlikleri güvenlik kuvvetlerince öteden beri bilinen kimseler, sıkıyönetim sınırları dışında bulunsalar dahi, sıkıyönetim kanunu gereğince derhal gözaltına alınarak en yakın sıkıyönetim komutanlığına teslim edileceklerdir...”

MİT Müsteşarı Fuat Doğu, bu bildiriyi okuyunca önce gazetelerde gençleri öven, kışkırtan Sadi Koçaş'ı gözaltına aldırmak istedi amma tabii olmazdı. Ayıp olurdu. Bu emir gereğince binlerce aydın valiler tarafından gözaltına alınarak cezaevlerine dolduruluyorduk. Koçaş, sonradan bu olay için şunları yazdı:

“... Devletle pazarlık masasına oturan bir anarşist grubuna hükümet başkanı tarafından en yetkili hukukçu grubuna hazırlatılarak verilen ve kaçırdıkları diplomatı iade etmedikleri takdirde bunları koruyan ve saklayan ve tahrik edenlerin tutuklanmaları hakkındaki cevap üzerine bir kısım valiler, hükümet tarafından verilen sürenin sonunu dahi beklemeden tutuklamalara girişmiş ve olayla ilgisi olmayan yüzlerce vatandaşı tutuklanışlardır..”

Sadi Koçaş bu bildiriyi nasıl okumuştu? Neden okumuştu? Koçaş'ın Milliyet Gazetesi'nde çıkan anılarında bu konu enine boyuna tartışılmış, bu tartışma sonunda İsmail Arar'ın «Ben o gece Koçaş'ı işletmiştim» dediği iyice anlaşılmış, büyük devlet adamı Koçaş hazin bir şekilde aldatılmıştı. (Vah, vah.)

 

ULUSAL  DAMAT   METİN   TOKER

Ünlü güldürü yazarımız Aziz Nesin ”damat” sözcüğünün, «dam» ve «at» hecelerinden türetildiğini. bu sözcüğün «dama at» anlamında kullanıldığını ileri sürmektedir. Yapılan araştırmalar, damatın “iç” ve “dış” olmak üzere ikiye ayrıldığını, dış damatlara, yani kendi evinde oturan damatlara, sadece «damat» dendiğini,, kayınpederinin evinde oturan damatlara da «iç güveyi» adı takıldığını ortaya koymuştur. İç güveyi ise, «başkasının evinde pijamayla oturan adam» demektir.

Çok partili hayatımızın demirbaşlarından ve NATO'nun ünlü avukatlarından Metin Toker, bilindiği gibi, Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın damadı ve bu niteliği dolayısıyla da İsmet Paşa'nın evinde (ne evi canım, Pembe Köşk) pijamayla oturduğu için «iç güveysidir.        

Metin Toker'in hayatındaki en büyük siyasal başarı, İsmet Paşa'nın kızı Özden Toker'le evlenmesidir.

Uzatmayalım. Özden İnönü ve Metin Toker, İsmet Paşa'nın izni ve Kasım Gülek'in kavliyle dünya-evine girmişlerdir. İşte Metin Toker'in siyasal geleceği bu evlilikten sonra birdenbire parlamış ye Toker bu evlilikle çok partili siyasal hayatımızın vazgeçilmez unsurları arasında yerli yerini almıştır.

…..

Gerçekten Erim,”İki» tarafı idare etmiş” 12 Mart muhtırasından sonra “toparlayıcı rol” oynayarak, büyük ilerici aydınları bir gecede toparlamıştır. (!)

Bu toparlama görevinde Metin Toker'e de iş düşmüştür. Toker düşmanca kin duyduğu Erim'in gelmişini, geçmişini unutmuş, Erim'den aldığı özel izinle, TRT ekranlarında “Sağda ve Solda Vuruşanlar” adlı müzikli, sesli gösteriyi kamuoyuna sunmuştur.

Böylece hukuk tarihinde ihbar dilekçeleri ilk kez, müzik eşliğinde TRT ekranlarına gelmiş oluyordu.

 

ALAFRANGA SAĞCILIK

Metin Toker'e bu yeni devrede elbette yeni bir görev düşecekti. Bu görev, “alafranga sağcılık” şeklinde tanımlanabilir. «Alafranga sağcı» komünizme şiddetle karşıdır. Alafranga sağcılık, «Alaturka sağcılığın» tam tersidir. Önce görünüşte uygardır. Her türlü siyasal akımın konuşulmasından yanadır. Alafranga sağcılığın kökeninde «Amerikancılık» yatar. NATO, alafranga sağcıların kalesidir.

Toker, alafranga sağcılıkta oldukça başarılı oldu. 12 Mart günlerine gelindiğinde elbette alafranga sağcıların sesleri yükselecekti. Ses yükseldi, yükseldi, taa televizyon ekranlarına kadar ulaştı. Oradan kamuoyuna yansıdı. (Ne ses be..)

 

KRİPTO HAFİYESİ

“Kripto” Metin Toker'in deyişi ile “Gizli Komünist” demekti. Kriptolar, her yeri işgal etmişlerdi. Basında Kriptolar vardı. TRT'de Kriptolar vardı. Sağda Kriptolar vardı. Solda Kriptolar vardı. Herşeyde Kriptolar vardı.

Toker, Kriptolarla karada, havada ve denizde mücadele verdi: “Sağda- ve Solda Vuruşanlar” adlı yazı dizisinde Kriptoları tek tek teşhir etti. Kriptoları tek tek teşhir eden Toker, NATO'yu, CENTO'yu ve de ne kadar Amerikancı askeri pakt varsa, bunları tek başına arslanlar gibi savundu.

 

“MAHİR”  BİR  “KAYNAK”

Vatan kurtarmak kolay iş değildir. Her önüne gelen vatan kurtaramaz... Vatan kurtarmak için belirli koşullar vardır. Bu koşullara sahip olmayan kimse, vatan kurtaramaz. Vatanımız, son yirmi-otuz yıldır, en az yirmibeş-otuz kerre kurtarılmıştır. Vatan kurtaranlar genellikle ikiye ayrılırlar. “Herkesin gözü önünde vatan kurtaranlar”, “Perde arkalarından vatan kurtaranlar”.

Herkesin gözü önünde vatan kurtaranlar sınıfına, Süleyman Demirci, Turhan Feyzioğlu, Faik Türün, Ali Elverdi, Orhan Kabibay, Fethi Çelikbaş gibi büyükler girer. Perde arkasından vatan kurtaranların başında yer alan bu kahramanımız, 12 Mart olayı dolayısıyla adı ortalığa dökülen emekli üsteğmen, müstafi öğretim üyesi, MİT görevlisi Mahir Kaynak'tır.

 

ORDUDAN ATILIYOR

Mahir Kaynak, Kilis doğumludur. 1934 yılında doğan Mahir Kaynak, 1953 yılında Kara Harp Okulu'nu beşincilikle bitirmiştir. Harp Okulu'nu böyle bir parlak derece ile bitiren Kaynak'ın Silâhlı Kuvvetler'de başarıdan başarıya koşması beklenirken, aaaa, bir de ne görüyoruz. Kaynak 1956 yılının aralık ayında ordudan çıkartılıyor.

Bu konuda çeşitli yorumlar yapılmış ve Mahir'in Silâhlı Kuvvetlerden neden çıkartıldığı araştırılmıştır.

Bir yoruma göre. Mahir o tarihlerde MİT'e girmiş ve kendisine ordudan ihraç edildiği süsü vermiştir. Bir başka söylentiye göre de Mahir bir Kürtçülük davasına adı karışmış, bu davadan kurtulurken MİT'e kaydını yaptırmıştı. Daha başka söylentiler varsa da, o kadarını yazmak istemiyoruz, üstümüze pek varmayın...

 

SOLCULUĞA BAŞLIYOR

Belli ki, MİT büyükleri, Mahir Kaynak'ın kişiliğinde “Mahir” bir “Kaynak” bulmuşlardır. Mahir'in ordudan ayrılmasının temel nedeni, Mahir'in bu üstün yetenekleridir.

Kaynak, ordudan atılınca hemen İstanbul İktisat Fakültesi’ne kaydoldu. Bir yandan da bazı basın kuruluşlarının kapısını aşındıran Kaynak, sosyalizme olan aşırı tutkusu nedeniyle dikkati çekti. İktisat Fakültesi'ni başarıyla bitiren Kaynak, aynı fakültede ilerici öğretim üyelerinin yanında asistanlık yapmayı çok istiyordu. Kaynak, girdiği sınavları başarıyla vererek, İdris Küçükömer ve Sencer Divitçioğlu'nun kürsülerine asistan oldu.

           

GÖREVİMİZ  TEHLİKE

Mahir Kaynak'ın temel görevi, ihtilâlci akımları MİT Müsteşarlığına bildirmekti. Kimler ihtilâlci olabilirdi? Bunu belirleyip, saptamak görevi doğrudan doğruya, Mahir Kaynak'a bırakılmıştı.

Kaynak işe öğrencilerin arasına sızarak başladı. Akademik kariyerde doçentlik aşamasının kapısına kadar dayanan Kaynak, doçentlik tezi yazacağına,, bütün zamanını, öğrenciler arasında geçirirdi. Öğrencilerle sosyalizm üzerine tartışan Kaynak, burjuva düzeninin ancak ve ancak silâh kullanarak devrileceğini söyler ve «gerilla savaşı şarttır» derdi.

Öğrencilere, «Teoriyi yeniden keşfetmeyin. İşte-proleterya, işte burjuvazi... Siz gerilla yöntemleri öğrenin» yolunda öğütler veren Kaynak, bu yolda örgütler oluşturulmasını salık vermekteydi.

NATO'DAN ÇIKALIM YOLDAŞLAR

Devrimci derneklerce de tanınıp, sevilen Kaynak, Türkiye Millî Gençlik Teşkilâtı temsilcisi olarak 15-20 Haziran 1969 tarihleri arasında Romanya'nın Başkenti Bükreş'de düzenlenen bir toplantıda, dünyanın dört bir yanından gelen komünist gençlik örgütleri toplantısında konuşmasına şu cümlelerle başlıyordu.

 “Yoldaşlar.. Böyle bir seminerde dikkatleri, askerî bir ittifak sonucu olarak ciddi tehlikelere maruz kalan bir ülke üzerine çekmek isterim. Hepinizin bildiği gibi, Türkiye NATO adlı saldırgan bir ittifakın, boyunduruğu altındadır. Ve bilindiği üzere NATO, ABD'nin iktisadî ve askerî sömürüsü üzerine inşa edilmiştir. Türkiye'nin komşu devletlerle ayrıcalık ifade edebilecek bir sorunu yoktur. Her şeye rağmen, Amerika'nın yönetimi altında bütçemizin üçte birini askerî masraflar için ayırma zorunluluğunda kaldık. Hükümetimizin onayı ile 32 bin kilometre alanı Amerikalılara verdik. Bu Amerikan üslerine Türk Genelkurmay Başkanı bile giremez.”

Mahir Kaynak, aynı konuşmasında Sovyetler'in Çekoslovakya'yı işgalini de haklı buluyor ve komünist ülke gençleri arasındaki dayanışmanın, Türkiye'yi de içine almasını öneriyordu.

 

DERNEK KURUYOR

Mahir Kaynak, 1968 yılında, devrimci gençliği etkisi altına alan demokratik devrim tezi görüşlerinin baş savunucularından biriydi. Kaynak, sadece bu görüşleri savunmakla yetinmedi, bir de bu adla bir dernek kurulmasına çalıştı ve sonunda derneği kurdurttu. «Demokratik Devrim Derneğinin İstanbul ilindeki kuruluş çalışmalarını yürüten Kaynak, derneğin kayıt defterlerini de elinde tutuyordu.

Bütün üyelerin adları, şanları ev ve iş adreslerini de böylece ele geçiren Kaynak, tabii hemen, bu belgelen MİT İstanbul Bölge Şefi’ne aktarmıştı bile... Bir süre sonra “Demokratik Devrim Derneği”  İçişleri Bakanlığı tarafından kapatılmış ve Kaynak'a göre, “İhtilâlci çekirdek” saptanmıştı. Demokratik Devrim Derneği kapatıldıktan sonra Mahir Kaynak'ı “işsizlik ve pahalılıkla mücadele derneği”nde görüyoruz. Bu dernekler aracılığı ile Mihri Belli ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı'yla da dostluk ilişkileri kuran Kaynak, Halkevlerine kanca atmak istiyordu. Kaynak bunlarla da Yetinmemiş, devrimci öğretmenlerin oluşturduğu TÖS seminerlerinin  vazgeçilmez   konuşmacılarından   biri olmuştu.

 

AMERİKA'DAKİ EĞİTİM

Mahir Kaynak, doktorasını yaptıktan bir süre sonra Birleşik Amerika'ya gitti. Birleşik Amerika'ya her giden yurttaş, gelişmiş hünerler edinerek yurda döner. Dr. Mahir Kaynak da öyle yaptı. Washington'dan Uluslararası Polis Akademisi'nde, “istihbarat” kursları gören Mahir Bey kardeşimiz, yaldızlı bir “Sertifika” ile yurda dönünce kendisine büyük kapılar şırak diye açılıyordu.

İlk amacı, komünist ihtilâli önlemek, ikinci amacı doçent olmak, üçüncü amacı da MİT’teki yerini iyice sağlamlaştırmaktı. Raporlarında «Üniversiteli» imzasını kullanan Kaynak, 12 Mart öncesinde önemli bir görev üstlenmişti: Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun çevresini izlemek ve bu grubu tutuklatmak...

 

MİT DOSYASINDAKİ ADI: M-3445

 “Üniversiteli” imzasıyla rapor yazan Mahir Kaynak'ın MİT içindeki adı “3445”olarak bilinirdi. M-3445 Madanoğlu'nun peşine düştü ve ağını kurdu. Önce devrimci yazarlarla dost olacak, bu dostluğu pekiştirecek, sonra da Cemal Madanoğlu ile bu yazarlar arasında bir siyasal örgüt yaratacak. Daha sonra da, General Madanoğlu'nu gerek Dr. Hikmet Kıvılcımlı, gerekse Mihri Belli ile tanıştıracaktı.

Kaynak sık sık seminerlerine katıldığı TÖS İstanbul Şubesi'nde yapılan bir toplantıya Madanoğlu ile birlikte gitmişti. Madanoğlu. TÖS tarafından yapılan konuşmaları pek beğenmemiş ve toplantıya katılan solculardan “asgarî müştereklerde birleşilmesini” istemişti. Madanoğlu'nun bu asgarî müşterekler sözü sonradan Kaynak tarafından MİT'e “askerî müşterekler” şeklinde yansıtılmıştır.

 

EN BÜYÜK BAŞARISI

Madanoğlu'nu adım adım izleyen Mahir Kaynak'ın en büyük başarısı Madanoğlu ile Dr. Hikmet Kıvılcımlı'yı tanıştırmış olmasıdır. TÖS toplantısını asgarî müştereklerde birleşin diye kısa bir konuşma yapıp, terkeden Madanoğlu, Kaynak tarafından “aman ayıp oldu paşam” eleştirisiyie karşılaşmıştı. Madanoğlu bu toplantıya Mahir Kaynak ve Prof. İsmet Sungurbey'le beraber gitmişti. Kaynak, “Paşam, toplantıyı yarıda kesip gittiğiniz, Sungurbey alındı” demiş ve paşadan Sungurbey'in gönlünü almasını istemişti.

Gönül alma işlemi, Madanoğlu'nun Kızıltoprak’daki evinde vereceği, bir yemekle olacaktı. Yemeğe Sungurbey, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Mahir Kaynak, beraber gelmişlerdi. Geç saatlere kadar oturuldu, konuşuldu. Rakılar içildi.

 

TÜRK NAPOLYONU ALİ ELVERDİ

27 Mayıs Devrimi, Ali Elverdi'nin binbaşılığına rastlar. Binbaşı Ali, ihtilâli bütün gücüyle desteklemiş, ancak treni kaçırdığı için, ön saftaki ihtilâlciler arasında yer alamamıştı. Fakat önüne gelen bir tarihî fırsatı kaçırmadı, eski Cumhurbaşkanlarından Celâl Bayar'ın Kayseri Cezaevi'nden tahliye olduğu gün gösteri yapan bir ere tokat atarak ihtilâlciliğini ve inkılâpçılığını kanıtladı.

Elverdi, 27 Mayıs İhtilâli'ne yürekten bağlanmıştı. Bu bağlılığın kanıtlanması için önüne bir başka fırsat daha çıkmıştı. Yıl 1962. Devrimci gençler, AP'nin eski Genel Merkezi önünde gösteri yapıyorlar. Gösteri bir süre sonra saldırıya dönüşüyor. Göstericiler AP Genel Merkezi'ne girmek istiyorlar. Kapıda bir hırgür patlıyor. Bir kurmay yarbay, gözlüklü bir milletvekiline bağırıyor, “Devrim düşmanı. Devrim düşmanı.” Bu gözlüklü milletvekili AP Erzurum Milletvekili Cevat Önder, bu devrimci subay da 28'inci Tümen Kurmay Başkanı Ali Elverdi'ydi. Sonradan Elverdi ve Önder dost oldular. Ali Elverdi'nin oğlu İskender Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra, avukatlık stajını Cevat Önder'in yazıhanesinde tamamladı.

 

ELVERDİ İHTİLÂLCİLERE KARŞI

Ali Elverdi. Ankara'da 28'inci Tümen Kurmay başkanlığı yaparken. Albay Talât Aydemir'in adamları kendisine çengel atmışlardı. Elverdi'nin elinde Ankara'yı işgal planı vardı. 22 Şubat erken patlak vermiş ve çarçabuk bastırılmıştı. Koşullar yeni bir ihtilâle gebeydi. Ancak ortalıkta pek yetenekli ebe de görünmüyordu.

21 Mayıs ihtilâl girişimi gecesinde Ali Elverdi'nin yıldızı birdenbire parlamıştır. Tank Üsteğmeni İlhan Baş, Ankara Radyosu'ndan yaptığı anonsla ihtilâlin başladığını haber vermekteydi. Elverdi hemen bir jeep'e atlayarak, radyoevine girdi. Ankara Merkez Komutanı Orhan Çokdeğer, Elverdi'den önce radyoevine gelmiş ve ihtilâlci üsteğmenle yanındaki Harp Okulu öğrencilerini tutuklamıştı. Elverdi anons odasına girer girmez, her şeyi hazır buldu. Mikrofonu görünce önce “Bursa'nın ufak tefek taşları” diye başlayacaktı amma hemen kendine geldi ve bülbülleri kıskandıran sesiyle tarihî konuşmasını yaptı :

“Çapulcuların yaptığı hareket durdurulmuştur...”

Fakat aksilik bu ya, tam o sırada Üsteğmen Erol Dinçer komutasındaki bir manga radyoevine girerek, Elverdi'yi teslim almıştı bile.

 

ELVERDİ'NİN AYAĞI TAKILIYOR

Elverdi Harp Okulu öğrencilerini görür görmez, “Evlâtlarım, demek sizdiniz, bırakın hatamı düzelteyim” dediyse de pek inandırıcı olmadı. Elverdi yolda mızıldanıyor, mırıldanıyordu: “Sizdenim ben, yanlışlık oldu.”

Harp Okulu öğrencileri bu mırıldanmalara “Sabahın seher vaktinde Ali'yi gördüm, Ali'yi” türküsünü söyleyerek karşılık veriyorlardı, öğrenciler Elverdi'yi Albay Talât Aydemir'in karşısına çıkardılar.

Bundan sonrasını pek kimse bilmemektedir. Ali Elverdi'ye göre Aydemir, “Bir kahve içer misiniz?” demiş, Elverdi, “Bir orta rica edeyim. Bu yapılanları hazmedemedim. Bir de soda” diyerek hür demokratik rejimi korumuştur. Fakat bazı “Muzur eşhas”, Elverdi'nin, Albay Aydemir'e “Affet beni Albayım” dediğini yazmışlardır.

Aydemir, ihtilâl gecesi tutuklandıktan sonra, Elverdi'nin kendisine hakaret etmek istediğini anılarında şu şekilde anlatmaktadır:

 “Elverdi... Benim önüme geldi ve (Senin kanını bu memlekete değil, Moskova'ya gömeceğiz) diye hitapda bulundu. Ve (tu) diye hücreye tükürdü. Ben de gayet sakin, (O belli değil daha) dedim. Benim elim kolum bağlı idi. Hücrede kilitli idim. O geceyi hatırladım. Ayaklarıma kapanmış, hayatını kurtarmam için yalvarmıştı...”

Yapılan araştırmalar sonunda, Elverdi'nin, Aydemir'in ayaklarına kapanmadığını, bu sırada büyük bir rastlantı sonucu ayağının halıya takıldığını ve bu sarsıntı sonucu dudaklarının Aydemir'in ayakkabılarına değdiğini ortaya koymuştur. (İş bu açıklama ilk kez yayınlanmakta olup her hakkı saklı ve üstelik de bayağı haklıdır).

Yine yapılan araştırmalarda. Talât Aydemir'in. Elverdi'ye tabancasını dayadığını, ancak Elverdi'nin iman dolu göğsünün ve de özellikle derisinin kalınlığı dolayısıyla kurşun işlemediği de anlaşılmıştır.

 

ELVERDİ'NİN YILDIZI PARLIYOR

Yarbay Ali Elverdi'nin bu cansiperane kahramanlıkları, ne yazık ki, altının değerinin düştüğü günlerde onsekiz ayar bir üstün liyakat madalyasıyla ödüllendirilmiştir. Oysa Yarbay Ali, Mareşalliği hakkettiği kanısındaydı.

Günler çabuk geçti. 12 Mart'a gelindiğinde Elverdi'yi, Tuğgeneral rütbesinde görüyoruz. 28. Tümen Komutan Yardımcılığı görevini yürüten Elverdi, 12 Mart Muhtırası'ndan hemen sonra Ankara 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanlığı'na getirilmişti. ( büyüklerimiz Uğur Mumcu)

 

AYDIN EMRE KONGAR’DAN  “AYDINLATMA” YAZILARI

1. İŞTAHI KABARANLAR

“Ordu içindeki kıpırdanmalar 15 Ekim 1961'de yapılan seçimlerle durulmamıştı. 27 Mayıs darbesinin oluşturduğu örnek, darbe sırasında yurt dışında olduğu için iktidara ortak olamamış olan Albay Talat Aydemir ve genç arkadaşlarının iştahasını kabartmıştı. Ankara'daki Harp Okulu'nun komutanı olan Talat Aydemir 22 Şubat 1962'de askeri öğrencileri silahlandırarak bir darbe teşebbüsünde bulundu. Halkın ya da ordunun başka kademelerinin desteklemediği bu darbe teşebbüsü İsmet İnönü Hükümeti tarafından bastırıldı. Talat Aydemir, 21 Mayıs 1963'de bir darbe girişiminde daha bulundu, yine bastırıldı ve bu kez idam edilerek cezalandırıldı. “

 

2. KOÇAŞ'IN SOLA VE DEMOKRASİNİN GELİŞTİRİLMESİNE AÇIK FİKRİYATI

12 Mart darbesi ilk kez "Atatürkçülük" adına baskıcı bir uygulamaya da yol açtı. Daha sonra 12 Eylül darbesi ile pekişecek bu uygulama, günümüzde pek çok "İkinci Cumhuriyetçi" diye nitelenen yazarın sergilediği "Atatürk düşmanlığının" tohumlarını attı. 12 Mart askeri darbesinin fikir babalığını bir anlamda Sadi Koçaş yapmaya çalıştı ama başaramadı. Koçaş'ın sola ve demokrasinin geliştirilmesine açık fikriyatı, kendi iç hesaplaşmasına yönelmiş olan Silahlı Kuvvetler hiyerarşisi içinde, bu hiyerarşi anti-komünist bir yapıda olduğu için, rağbet görmedi ve etkisiz kaldı; darbe "Atatürkçülük" adı altında koyu bir baskıya ve sola karşı bir harekete dönüştü. (Asker-Siyaset_Iliskileri_Emre Kongar)

Daha geniş “aydınlanma” isterseniz Emre Kongar’ın resmi internet sitesini ziyaret edebilirsiniz.    (http://www.kongar.org/aydinlanma)

 

GÜVEN BAYRAĞI

Dönemin Milli Savunma Bakanlığı Hukuk Müşaviri ve 9 Mart olayında önemli bir rol oynamış olan Hakim Albay Emin Değer yıllar sonra nasıl oyuna getirildiklerini şöyle anlatır:

“12 Mart öncesi ve sonrası genç subayın komutanına bağlılığı silahlı kuvvetlerin geleneksel yapısına uygundur. 9 Mart’ta tasfiye edilen subaylardan biri olarak güvenimizi kazanan, hareketimize katkısı olacağını düşündüğümüz arkadaşlara açıldığımızda, “Kim var başınızda, Faruk Paşa varsa evet” derlerdi. Faruk Gürler adı, bizim gerçekleştirilmesini istediğimiz Kemalist devrimci hareketin güven bayrağıydı. Faruk Gürler Paşa, o dönem, Silahlı Kuvvetlerde bilgisi ve dünya görüşüyle astlarının güvenini kazanmış tek komutandı.”

 

ON YERİNE BEŞ-ÖZEL GÖREVLİ

“Ama içimizde hep bir kuşku vardı! Acaba bizi oyalıyorlar mı, kuşkusuydu bu. Çünkü 1970 sonlarına doğru, değişik evlerde en az onar kişilik toplantılar yapılıyordu. Oysa bu tür çalışmalar, birbirine güvenen beş kişiyi geçmemeliydi. Sonradan bu toplantılardaki kimi hızlı arkadaşımızın, özel görevli olduğunu öğrenecektik. Çünkü onlar tasfiye edilmediler, görevlerinde kalıp yükseldiler”

“Hareket içindeki çalışmalara dönüp bakıldığında, komutanların bizim siyasal ve sosyal görüşlerimizi öğrenmek için bizimle birlikte göründükleri kanısı uyanıyor.”

(M.Emin Değer, UĞUR MUMCU VE MART, UM:AG Yayınları 2002. s. 216-217)

 

ALİCENGİZ’DE ROL ALMAK

“Yıllar sonra olayları bir bütün olarak değerlendirdiğimde, bir kuşkuyu yavaş yavaş siliyorum ve altından bir gerçek çıkıyor. Dickson Raporundaki “Rejime sadık olmayan devlet memurları ve subaylardan en tehlikelileri bir program dahilinde tasfiye edilmek üzere tespit” ediliyor ve bunun programı uygulanıyormuş. Anayasa ve rapor çalışmaları da hareketimize tanı konulması ve soldaki yerimizin saptanması içinmiş.

O koca koca paşalar, bu alicengiz oyununu başarıyla oynamışlar. Bizler mi, kendi adıma iyi ki bize de rol verilmiş diyorum. Sıradan bir izleyici olsaydım daha mı iyi olurdu ?” (M.Emin Değer, agy s.219)

 

İYİ Kİ ROL ALDILAR-SIRADAN İZLEYİCİ OLMADILAR

Albay Emin Değer ve General Celil Gürkan, Görevli Orhan KABİBAY’ın çengeli kullanarak ve “Sol Görünümlü Cunta“ yemine takılarak tasfiye edilmişlerdir. Hatıralarında bunu açıkça yazmıyorlar.

İyi ki rol aldılar, sıradan izleyici olmadılar. Sıradan izleyicilerin başına gelenleri gördüler. Rol almayanlar ya da rolun hakkını vermeyenler asker-sivil gençlerdi. Örneğin Albay Salih Zeki Yılmaz’ı 40 kiloya düşüren işkencelere tabii tutulabilirlerdi. 146-1 den Deniz Gezmiş gibi asılabilirlerdi. Rollerinin hakkına bağışlandılar.

MIŞ –MUŞ-DEMEK Kİ

Hukukçu Emin Değer Orhan Kabibay hakkında da “hukukçu titizliğiyle” şunları yazar:

“Uğur Mumcu, Suçlular ve Güçlüler’de Kabibay’la ilgili bir not düşer. Mumcu’nun 12 Martta Erim’in basın danışmanlığını yapan Kurtul Altuğ’un anılarından aktardığına göre: “ 12 Mart öncesi Orhan Kabibay’ın evinde toplantılar yapılırmış! Bu toplantılara, 12 Martın Başbakanı Nihat Erim, Başbakan Yardımcısı Sadi KOÇAŞ, Adalet Bakanı İsmail Arar’da bulunurmuş.”(s.227)

 Kurtul Altuğ’un da bu evin konuklarından olduğu anlaşılıyor. Kabibay öte yandan 16 Martta Silahlı Kuvvetlerden tasfiye edilenlerle de ayrı bir ekip içinde çalışmaktaydı.

Bu ekibin içinde bulunduğum için, onun ikili oynadığından son anda kuşkulanmıştık. Kabibay’ın 3 Mart gecesi Fakih Özfakih’in evinde, kendisinin ısrarlarıyla yapılan ve Atıf Erçıkan’a ordudaki solcu subayların dökümünü veren toplantıdan sonra, ikili ilişkileri gündeme gelmişti.

Bu olgu da, komutanların bir tasfiye amacıyla genç kesimle devrimcilik oynadıklarını göstermektedir.

Kabibay’ın bu oyunun iki sahnesinde de rolü varmış demek ki!” (M.Emin Değer, agy s.260)

Anasının gözü görevliler (Orhan KABİBAY ve Sadi KOÇAŞ) hepsini ayakta uyutmuştu. Emin Değer’in 10 kişilik toplantısına katılıp rol alan askerlere genç yaşlarında Albaylıktan –Generallikten emeklilik uygun görüldü

Rol almayan ya da rolün hakkını vermeyen figüran gençlere yapılanlar bahsetmeye değmez. En fazlası, öldürüldüler...

 

 

ÇETİN CEVİZ

CIA ajanı Albay Dickson "gizli rapor"unda ayrıca, Atatürk'ün "milli politikasını" ve "Atatürkçü dış politikayı" tehdit olarak görüyor ve boğulmasını istiyordu. Günümüze kadar olan siyasal gelişmelerde, ABD'nin bu planlarını adım adım uyguladığını ortaya koymuştur.

Görüldüğü gibi gelişen olaylar bir zincirin halkaları gibidir. Bu halkalar bir araya getirildiğinde bir anlam kazanmaktadır.

Dickson Demirel hükümetine de şu öğütleri veriyordu :

“Seçimlerden sonra ortaya çıkan ve sizi ilgilendiren bazı güçlükler aşağıdaki şartların bir sonucudur:

Diğer bazı hususlarla birlikte, 27 Mayıs Hükümet darbesi, ekonomik problemler, iç ve dış politikada muhalefetle olan ciddi görüş ayrılığımız büyük güçlüklere sebep olmaktadır. Meşhur af ve seçim kanununun değiştirilmesi ile ilgili sorunlar bize karşı bir birleşmenin mümkün olduğunun belirtileridir."

“Çetin ceviz [İsmet İnönü kast edilmektedir. T.Ç.] beklendiği üzere, eskiden yaptığı gibi, Atatürk’ün milli politikası, ikili anlaşmalar, üsler, vesaire gibi can sıkıcı sorunları tekrar ortaya atmaya çalışarak, hükümete karşı tecavüzlerini artırmaktadır.”

 

“Bu sebeple, herkes müttefiktir ki: bu tehlike muhalefetin tedrici şekilde parçalanmasını ve bütün arzulanmayan sonuçları ile birlikte, sol ve sol eğilimlerin benzeri bir birlik yaratmasını önlemek üzere boğulmasını tahrik eder hatta buna zorlar”

İsmet İnönü muhalefette gerçekten “Çetin Ceviz’”dir. İktidar sahiplerince kırılması zordur. Ama iktidara ortak olduğu anda emperyalizm ve işbirlikçilerin elinde “balyoz” olur. Yetiştirmesi Nihat Erim ve Sadi KOÇAŞ’ın  sol aydınlar ve gençlik üzerindeki meşhur “Balyoz” hareketini ayakta alkışlar. Verdiği demeçlerle “gençliğin” boğulması için halkı yardıma çağırır.

İdamlarla İlgili Gazetecilerin Sorularına Verilen Yanıtlar (Barış Gazetesi, 25.03.1972)

Gazeteciler: Kararda değişiklik var mı? Anayasa Mahkemesine gidilecek mi?

İnönü: Hiçbir şey söyleyecek değilim size. Bir şey söylemeyeceğim. Gazetecilik sanatıyla bana mutlaka bir şey söyletmeye çalışmayın.

Gazeteciler: Kararın tashih edileceği, Anayasa Mahkemesi'ne gidilmekten vazgeçileceği yolundaki söylentiyi, hiçbir yerden teyit ettiremedik, yalanlatamadık da.

İnönü: Daha Nihat Bey gelmedi. Gelsin bakalım. Nihat Bey gelsin.

3 İngiliz Teknisyenin THKP-C Militanlarınca Kaçırılmasıyla İlgili Verilen Demeç (Barış Gazetesi, 28.03.1972)

“Bugün Ordu ilimiz içinde Ünye'de, memleketimizde bulunan gönüllü müttefik uzmanlarından üç kişinin kaçırılması havadisini aldık. Her birimiz başımıza indirilen ağır bir hicap vuruşu ile sarsıldık.

Kaçırılanların bıraktıkları mektuptan mahkemelerde hüküm giyen ve kaderleri türlü yönden tahkikat içinde bulunan üç mahkumun kurtarılması için rehin alındığını ve eğer mahkeme hükümleri infaz olunursa, onların canlarının tehlikeye düşeceğini bildirmiş olduklarım öğrendik.

Türkiye'de mahkemelerin tehdit altında hüküm vereceklerini veya tehdit altında mahkeme hükümlerinden kurtulmak mümkün olacağını zannetmek hiçbir sonucu olmayan meyusane bir teşebbüstür.

Aklı başında insanların bu kanunsuz kaçırmadan bir netice umması düşünülemez. Fakat mektup sahiplerinin dediği gibi kaçırılanlara bir tecavüz olursa, bundan memlekete gelecek zararların hududu olmayacaktır. Bunu vatandaşlarıma bildirmek istiyorum.

Kaçırılanlar, devletin kanunu ve milletin seferi ile bağlı olduğu uluslararası taahhütle memleketimizde çalışan insanlardır.

Bunların hiçbir münasebetleri olmayan bir bahane ile hayatlarına kastedilmesi her memleketin kanunu ile bütün milletimizi leke altında töhmet altında bırakır. Böyle bir vaka yalnız cinayeti yapanlara karşı değil, onların ailelerine ve bütün yurttaşlarına sönmez, unutulmaz, derin bir düşmanlık yaratır.

Bütün insanlık âlemine karşı sözüne güvenilmekte, kanuna inanılmaktan şikâyet edilen bir millet damgası ile milletler arasında tahmin edemeyeceğimiz kötü nazarlara, ithamlara ve muamelenin maddi, manevî bütün zararlarına maruz kalırız.

Bütün vatandaşlar önemli bir vazife karşısındayız. Böyle bir cinayete mutlaka manî olmalıyız.

İlk önce şehirlisi, köylüsü, bütün Ordu ile yakın iller bütün memleket bunların peşine düşmelidir. Mutlaka bilen vardır. Barındıkları ve gittikleri yer, şehirli ve köylü halkımızın çevresindedir.

Bunları bulmalı, hükümete teslim etmeli, esirlerini kurtarmalı ve bir facia önlenmelidir.

Resmî vazifelilerin yardımcısı olarak halkımızın her ferdinin bir vatan müdafaası yapar gibi teması olanlar, kaçıranları uyarmalı temasları olmayanlar, her yerde takip etmeli, mutlaka izlerini bulmalıdır.

Kaçırılanların canlarını kurtarmak çok değerli bir ödevdir. Amaç kaçırılanların canlan gibi önemli olan milyonlarca Türk çocuklarının maruz kalacakları, zararları ve tehlikeleri celp edecekleri engin düşmanlıkları önlemektir.

Benim vatandaşlarıma söylediğim bu sözler tam bir şeref acısıyla devlet ve millet olarak temel düşüncelerle söylenmiştir.

 

VATAN HAİNİ

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,

kapkara haykıran puntolarla,

bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un

66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan           amirali

Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.

"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

 

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,

               ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.

Vatan çiftliklerinizse,

kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,

           Amerikan donanması, topuysa,

vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,

ben vatan hainiyim.

Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

 

NÜMAYİŞ- YANKEE GO HOME

Bütün bu gelişmeler karşısında toplumun bu konularda en duyarlı kesimi yüksek öğrenim gençliği tepkisiz kalamazdı. Amerika’ya karşı ilk eylemli tepki de onlardan geldi. 1000’den fazla üniversite öğrencisi 27 Ağustos 1964’de Ankara Zafer Meydanında Amerika karşıtı gösteri yaptılar. Türkiye’de ilk kez Amerika karşıtı bir gösteri yapılıyordu.

27 Ağustos 1964 Perşembe günkü Milliyet Gazetesinden:

“AMERİKA ALEYHİNE BİR GÖSTERİ YAPILDI:

 

 

Gençlerin bu tepkisi toplumun diğer kesimlerinden de, özellikle aydınlardan da destek buluyordu. Üniversite öğretim üyeleri de Amerika’nın Vietnam savaşına karşı çıkıyor ve yayınladıkları bildirilerde Amerika’ya tavır alıyorlardı.

 

ORTANIN SOLU

Devrimci hareketlerin yaygınlaşması, sosyalizmin öğrenciler ve aydınlar arasında hızla benimsenmesi üzerine CHP Genel Başkanı İsmet İnönü Temmuz 1964’de ortanın solunda olduklarını ifade etmek zorunda kalıyordu. 1947’lerde Tan matbaasını bastıran, Sol partileri yasaklayan İnönü hidayete erip solcu oldu. 27 Mayıs dalgası onu başbakan yapmıştı, Belki de Sol Düşünce dalgası da onu iktidar yapabilirdi.

Gençlerin Amerika karşıtı eylemleri 1965 yılında da devam etti, TMGT açıkça Amerika’ya cephe alıyor ve petrol sanayinin uluslaştırılması kampanyasını başlatıyordu.

 

DÜZENİ SORGULAMA

ABD karşıtlığı gençlik içerisinde hızla yaygınlaşıyordu. Bu durum devrimci, toplumcu kanadı güçlendiriyordu. “Komünizme karşı paratoner” gibi kullanmak amacıyla kurulan ve 27 Mayıs 1960’a kadar Amerikalı rektörle yönetilen Orta Doğu Teknik Üniversitesinde bile 1965 yılında Sosyalist Fikir Kulübü kuruluyor, Türkiye Milli Talebe Federasyonu ve Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı seçimlerinde ilerici öğrenciler kazanıyordu. Gençler, artık düzeni sorgulamaya başlıyor ve düzene karşı eylemlere yöneliyordu.

Asker-sivil gençlik sosyalizme koşuyordu. Kurtuluş savaşından gelen gelenek sosyalizmle buluşuyordu.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyalist Fikir Kulübünün kuruluş öyküsünü ve ODTܒlü Sosyalistlerin örgütlenmeleri ve ilk eylemleri, kulübün kurucularından Ersin Arısoy’dan dinleyelim.

 

BİR KURULUŞ ÖYKÜSÜ

Yıl 1964. ODTÜ Mimarlık Fakültesini bitirmişim. Artık çiçeği burnunda bir mimarım. Yüksek lisans bölümüne kaydımı yaptırmışım, üç dört yıldır sol düşünce ile haşır neşirim, geleceğe umutla bakmaktayım.

Bir yaz akşamı. Sınıf arkadaşım Gündoğdu Gencer ile Atatürk Bulvarı’nda amaçsızca geziniyoruz. Bakanlıklar yönünden ortak tanışlarımız Alper Doğay ile Yalçın Cerit geliyorlar.

 Karşılaşınca da;“Burada böyle aylak aylak dolaşacağınıza gelin de partiye üye olun!”diyorlar.

Gündoğdu ile birbirimize bakıyoruz ve ikimizin ağzından aynı anda aynı sözcükler çıkıyor: “Neden olmasın?”

Dördümüz birlikte, Gima’nın yakınındaki Angora Pastanesi’nin bulunduğu yapının en üst katına, TİP Ankara İl Örgütüne gidiyoruz. Giriş belgeleri dolduruluyor, Alper ve Yalçın bizleri öneren kişiler olarak belgeleri imzalıyorlar ve Gündoğdu ile benim politik yaşamımız başlıyor.

Parti üyesi olmak ciddi bir iş. Oturup partide çay içmek ve geyik yapmakla olmuyor. İkimiz de her işe koşturuyoruz. Partide etkin gençlere gereksinim duyuluyor ve ben Merkez İlçe Yönetim Kuruluna seçiliyorum. Kurulda benden başka Şekibe Abla (Çelenk), Süleyman Ege, Ethem Yazgan, Osman Çamer, Mustafa Karayol ve şu anda adını anımsamadığım bir kişi daha var. İlk oturumda Şekibe Abla başkanlığa, ben yazmanlığa, Osman Bey de saymanlığa öneriliyoruz ve de seçiliyoruz.

Partide diğer üniversitelerden gençlerle tanışıyoruz. Bu tanışlardan aklımda kalanlar Ataol Behramoğlu, İsmet Özel (sonradan politik görüşleri değişecek), Ümit Hassan, Ahmet Say, Abdullah Nefes, Hüseyin Ergün, Attila Arsoy, Alper (soyadını anımsamıyorum, Hachette Kitabevinde çalışıyor), Aslan (soyadını anımsayamıyorum). Bir de Muzaffer var. Bana garip garip sorular yöneltiyor. Polisliğinden şüpheleniyorum ve durumu bizim Osman’a (Aybers) açıyorum. Osman’ın yanıtı kesin: “Muzaffer polis bile olamayacak kadar aptal biri !”

 

DÖNÜŞÜM

Siyasal’dan, Dil Tarih’ten, Hukuk’tan ve ODTܒden sol eğilimli arkadaşlar bir araya gelip bir dergi çıkarmayı tasarlıyoruz. Adı “Dönüşüm” olacak dergi böylece doğuyor. Dergiyi bayilere vermeyip Kızılay’da kendimiz satacağız ve her sayının satışından elde edilecek gelir öbür sayısının basımında kullanılacak, döner sermayeye aktarılacak.

Yazılar ve resimler kolaylıkla toplanıyor. İlk sayı basılıyor. Kızılay’da Sakarya Caddesi’nin girişine sıralanıyoruz. Elimizde birer dergi. Bağırıyoruz:

“Sömürüye karşı Dönüşüm!”

“Emperyalizme karşı Dönüşüm!”

“Sosyalizm için Dönüşüm!”

Halk çok ilgili. İlk kez böyle bir olayla karşılaşıyor. Dergiler birer birer tükeniyor, koşturup depodan yenilerini getiriyoruz. Kızılay’dan geçen Tuğrul Akçura Hocamız parasını verip bir adet Dönüşüm alıyor, ardından ekliyor:

“Yarınki sınavınızı unutmayın evlatlarım!”

Çevrede kalabalık artıyor. Çoğunu tanımıyoruz, ancak karanlık suratlı kişiler. Bir ara birinin diğerine gözüyle işmar ettiğini görüyorum. (O zamanlar MHP yok, bunlar AP Gençlik Kolları ve Komünizmle Mücadele Derneği mensupları) Saldırıyorlar, ele geçirebildikleri dergileri yırtıyorlar, döğüş başlıyor. Benim bulunduğum yönde, Sergen Pastanesi’nin önünde bir saldırganı kötü benzetiyoruz.

Asker Mehmet’in vole atar gibi savurduğu tekmeyi gerici gazetelerden biri fotoğraflamış, ertesi günü şu alt yazıyla gazetesinde sergileyecek:“Galeyana gelen milliyetçi gençler komünistleri dövüyorlar”

Bir süre sonra yetişen güvenlik güçleri her zaman olduğu gibi saldırganları bırakıp bizleri toparlıyor. Benzer görüntüler haftalarca bir birini izliyor. Senatör Niyazi Ağırnaslı sorunu mecliste gündeme getiriyor, bir sonuç alınamıyor.

Değişik üniversitelerde okuyan biz sol eğilimli gençler okullarımızda birer fikir kulübü kurup sonra da bir federasyonda bir araya gelmek istiyoruz. ODTܒde ortam araştırması ve saptaması yapmak bana ve Gündoğdu’ya düşüyor. Tam o sırada üniversitemizde Öğrenci Birliği seçimleri var.

 

 

 

 

ÇEKİRDEK KADRO

O zamana kadar ODTܒde değişik sosyal etkinlikler (sosyal etkinlikten, danslı partiler, çaylar, suya sabuna dokunmayan açık oturumları anlıyorlar) düzenleyen gruplar seçimleri kazanmışlar. Yine öyle gruplar kurulmuş ve harıl harıl hazırlanıyorlar. Okulda bir tarama yapıp sol eğilimli öğrencileri saptamaya ve bir toplantıda bir araya getirmeye çalışıyoruz. Gündoğdu’nun İzmir’den tanıdığı Bekir Harputlu’ya açılıyoruz. Son derece olumlu karşılıyor. Ben bir Amerikan karşıtı gösteride Mühendislik Fakültesinden Tunca Bökesay’ı görmüştüm, ona haber iletiyoruz. Bizim fakültede solcu olarak tanıdığımız arkadaşlarla konuşuyoruz. Osman Aybers ve Mehmet Hamuroğlu dışındakilerden pek yüz bulamıyoruz. Belli ki bir şeylerden çekiniyorlar.

Çekirdek kadro yakın çevresinde araştırma yapıyor. İki, üç gün içinde öngöremediğimiz ölçüde kalabalıklaşıyoruz. Sonunda Mimarlık Fakültesindeki sınıflardan birinde bir toplantı düzenliyoruz. Katılım çok fazla: Ben, Gündoğdu Gencer, Osman Aybers, Hulagu Bulguç, Hüseyin Tanrıöver, Bekir Harputlu, Vahap Erdoğdu, Muammer Soysal, Tunca Bökesay, Ercan Enç, Kurthan Fişek, Seyhan Say, Nurten Kam, Selami Sargut, Ergin Kısakürek, Bahattin Akşit, Mehmet Koca, Özkan (soyadını anımsamıyorum, 21 Mayısçılardan), Tevfik (soyadını anımsamıyorum).. Mutlaka başka arkadaşlar da var ama aradan kırk yıl geçti, bu toplantıdan usumda kalanlar kişiler bunlar. Hocalardan da ilgilenenler var. Ergin Günçe, Cemalettin Çakmak, Yaşar Gürbüz, Arif Payaslıoğlu. Ancak bu ilk oturumda hocalar yok, onlar izleyen günlerde katılacaklar.

İlk toplantıda iki konu üzerinde duruluyor. Birincisi çok acil. Kısa bir süre kalan Öğrenci Birliği seçimlerine katılmak. Genel kanı sonuçtan çok umutlu değil. Yine de, bir anlamda bir Amerikan kuruluşu olan ODTܒde gücümüzü denemek istiyoruz. Bakalım oy oranımızın yüzdesi ne olacak? İkinci konu toplumsal düşüncenin okul içinde yaygınlaşmasını, örgütleşmesini sağlayacak bir fikir kulübünün oluşması. Gücümüzün bölünmesi diye bir kavram yok. Herkes her iki örgütleşmeyi de destekleyecek. Önce seçim konusu tartışılıyor. Başkan adayının mutlak Mühendislik Fakültesinden olması gerekiyor. Bu bir sorun yaratmıyor. Tüm katılanlar Muammer Soysal’ın başkanlığı konusunda fikir birliğindeler. Yönetim Kurulunun diğer üyeleri için öneriler geliştiriliyor. Bekir de mutlaka listeye alınmalı. Bir bayan olmalı yönetimde, Seyhan mı? Nurten mi? Nurten Seyhan’ın adaylığını destekliyor. Çok sayıda arkadaşın yönetime girmesini istediği Ergin kendi adaylığına karşı çıkıyor:“Benim soyadım Necip Fazıl’ın soyadı ile özdeş, bu nedenle listemiz çoğu kişiye antipatik gelebilir!”diyor ve çekiliyor.

 

TOPLUMCU GRUP

Liste son biçimini alıyor. Benim listeden bugün anımsadığım isimler Muammer, Bekir, Seyhan ve Selami. Anımsayamadıklarım altmış beş yaşımın beyin yorgunluğuna versinler. Grubun adı konusunda bir sorun yok. “Toplumcu Grup” adı tüm katılımcılarca benimseniyor.

Hazırlıklara hemen girişiliyor. Pankartlar, afişler düzenleniyor, çeşitli duvarlara yazılar yazılıyor, konuşmacılar belirleniyor. Bekir kafeteryaya yayın yapan düzenekten ODTܒlülere sesleniyor:“Ben Toplumcu Grup adına konuşuyorum,...Bize mutlaka oy verin demiyorum ama söylediklerime kulak verin...Bu düzen okulumuzda ve ülkemizde böyle sürmeyecek, bir şeyler mutlaka değişecek, bu değişimi olumlu yöne çevirmek sizlerin ellerinde...”

Okuldaki kulüplerden de bizleri destekleyenler var. Özellikle “Halk Oyunları Kulübü” seçim öncesi bir gösteriye yakalarında “Toplumcu Grup” yazılarıyla çıkıyorlar. Seçime katılanlardan “Reform Grubu”nda da solcular var. Birleşmeyi öneriyorlar, ancak çok geç.

Sonunda seçim günü geliyor. Ben kafeteryadaki sandığın başında görevliyim, yakamdaki “Toplumcu Grup” etiketini gururla taşıyorum. Akşamın bir saatinde seçim süresi doluyor. En çok oy kafeteryadaki sandığa atılmış. Oy sayımı başlıyor. Reform Grubu ile Toplumcu Grup çekişiyor. İktidardaki sosyal etkinlikçilerin (sanırım Güneş Grubu) ve Emin Çölaşan’ın başkan adayı olduğu grubun (adını anımsamıyorum) gerilerde kaldığı anlaşılıyor. Diğer sandıkların sonuçları daha önce alınıyor. Reformcular yirmi, otuz oy öndeler. Tüm öğrenciler kafeteryada, sandık masasının çevresinde toplanmış, çıt çıkarmadan sandık başkanı Yücel Özden’in ağzından çıkanları dinliyor:“Toplumcu Grup tam liste, .....Reform Grubu tam liste, ......Reform Grubu Ertöz Vahit Suiçmez dışında tam liste,..... Toplumcu Grup tam liste, ........”

Oyların sonuncuları sayılıyor. Artık fark üçlere, beşlere düşmüş. Son oylar sürekli bize çıkıyor.... Tüm sandıkların toplamında Öğrenci Birliği seçimi sonuçları: Toplumcu Grup Reform Grubundan 7 (evet tam yedi) oy fazla alarak seçimleri kazanıyor. Muammer Başkan olacak. Ancak ufak bir sürpriz var. Reform Grubundan Aydın Karagözoğlu da kazananlar arasında. O da Genel Sekreter olacak ve sonraki seçimlere hep Toplumcu Grup adayı olarak katılacak.

 

 

ODTÜ SOSYALİST FİKİR KULÜBÜ

Seçimler böylece istediğimiz biçimde sonuçlanıyor. Sırada fikir kulübünü kurmak ve tüzüğünü kaleme almak var. Toplantılar birbirini izliyor. Tüzük taslağı hazırlanıyor, maddeler bir bir tartışılıp son biçimlerini alıyorlar. Bu kez toplumcu yerine doğrudan sosyalist sözcüğünün kullanılması fikri ağır basıyor ve “Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyalist Fikir Kulübü” böylece doğuyor. İlk yönetim kurulu için seçimlere geçiliyor. Herkes büyük bir özveri içinde. Üyeler birbirlerini aday gösteriyor. Yapılan seçim sonucu SFK Yönetim Kurulu şöyle oluşuyor: Başkan Tunca Bökesay, İkinci Başkan Ersin Arısoy, Genel Yazman Kurthan Fişek, Genel Sayman Ercan Enç, üyelerden biri Gündoğdu Gencer, diğer üyeler yine usumdan gitmiş, Vahap Erdoğdu olabilir, Osman Aybers olabilir, ya da başkaları...

Kulübün resmen tescil edilmesi için Cemiyetler Masasına bildirimde bulunmak şart. Gerekli belgeler tamamlanıyor. İş başa düşüyor. Elimde belgeler Necatibey Caddesinde, Maltepe Köprüsünün yanındaki Emniyet’in Cemiyetler Masası bölümüne yollanıyorum. Biraz huzursuzluk ve ürküntü duyuyorum. Kendi ellerimizle adlarımızı ve adreslerimizi polise bildirmeye gidiyorum. Hoş onlar adları ve adresleri zaten saptamışlardır. Yüzü hiç yabancı gelmeyen bir komiser (parti kongrelerindeki hükümet komiserlerinden biri olabilir) getirdiğim belgeleri bir bir inceliyor, gerekli defterlerde işlemler gerçekleştiriyor, son derece kibar davranıyor, güçlük çıkarmıyor, sonunda beni hayretlere düşüren bir biçimde elimi sıkıyor ve ekliyor:“Kayıt ve tescil tamam, hayırlı olsun, başarılar dilerim!”

Okulda yavaştan yavaştan etkinliklere girişiyoruz. Bir “Vietnam Savaşı Sergisi” açıyoruz. Oldukça ilgi topluyor. Açık oturumlar, söyleşiler (Yaşar Kemal), müzik geceleri (Aşık Mahzuni) düzenliyoruz. Önemli günlerde ve gerektiğinde gazetelerde bildirilerimiz yayınlanıyor. İktidardaki Adalet Partisi belirgin biçimde yobazlığa prim tanıyor ve antidemokratik yasa tasarıları hazırlıyor. Bu konuda da bir bildiri döşeniyoruz. Ertesi gün okula giderken satın aldığım gazeteden önce bildirimizi okuyorum:“27 Mayıs Anayasasının gerektirdiği devrimci atılımları gerçekleştirmek yerine faşizmin gelişini desteklemek namussuzluktur. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü.”

Bildirimizin altında iki satırlık şöyle bir haber var: “Orta Doğu Teknik Üniversitesi Fikir Kulübü Başkanı Tunca Bökesay gözaltına alındı!”

O gece eve dönmüyorum. Sınıf arkadaşlarımdan üçünün kaldığı evde gizleniyorum. Protestolar, savaşımlar, tutuklanmalar, mahkumiyetler, işkenceler, öldürülmeler dönemi başlıyor...

Geçtiğimiz kırk yıl içinde faşizme karşı savaşan, tutuklanan, işkence gören, sakat bırakılan, darağacına gönderilen, çeşitli yöntemlerle yaşamına son verilen, yıllarca hapis yatan, iş ve yaşam olanakları ellerinden alınan, türlü baskılar altında savaşımını sürdüren, liberalizmin yapay büyüsüne kapılmayıp kırk yıl önceki düşüncelerinden taviz vermeyen tüm devrimci arkadaşlarımın kutsal anısı önünde saygıyla eğiliyorum.” Ersin Arısoy (Amca) Şubat 2005

 

SİNAN CEMGİL   

Ersin Arısoy’un ODTܒden mezun olduğu yıl Sinan Cemgil'in ODTÜ'ye başladığı dönemdir. 9 ve 10 Temmuz 1964 günleri ODTÜ sınavına giren Sinan Cemgil, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nü kazanır ve ODTÜ Mimarlık Fakültesi'ne kaydını yaptırır.

İlk sayısı 22 Nisan 1965 tarihini taşıyan “Dönüşüm” dergisinin, ikinci yayın döneminde yazı kurulu üyeleri arasında Sinan da vardır. Bu dönemde derginin sahibi ve yazı işleri müdürü olarak Abdullah Nefes gözükmektedir. Yazı kurulunda Sinan Cemgil dışında; Atilla Sarp, Abdullah Nefes, Ataol Behramoğlu, Ümit Hassan, Doğu Perinçek, Nuri Çolakoğlu, Şahin Alpay, Ayhan Başaran, Erdoğan Güçbilmez, Osman Sakalsız, Ömer Madra bulunmaktadır.

Dönüşüm Dergisinin ilk sayısında sahipliğini DTCF’den Ataol Behramoğlu üstlenmiştir. Sadun Aren, Aziz Nesin ve Cem Eroğul’un yazıları vardır. Başyazıda “derginin yurt içinde ve dışında hep halkın, sömürülenlerin, baskı altında tutulanların sesi olacağı, üniversite gerçeğine eğilecekleri, sözde gençlik temsilcisi olduğunu söyleyenlerin neden maşa olduklarını açıklayacakları” belirtilmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

Ersin Arısoy’un da yukarıda belirttiği gibi, “Dönüşüm” dergisinin çıkması ve Kızılay’da satılması, üniversitelerdeki, sosyalist gençlerin bir araya gelmesini ve yeni örgütlenmeler yaratmasını sağlar.

Bu örgütlenme ve dayanışmada “Dönüşüm Dergisi”’ni Kızılay’da satan devrimci gençlere yapılan saldırıların da etkisi vardır. AP güdümündeki gericiler, dergiyi satan devrimci gençlere sopalarla saldırırlar, saldırganlara müdahale etmeyen polis, devrimcileri yakalayarak karakollara götürür. Karakollara götürülenler arasında Uğur Mumcu, Alper Aktan, Ataol Behramoğlu, Hüseyin Ergün’de vardır.

ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü, 18 Mayıs 1965 Salı günü kurulur.

ODTÜ SFK, kurulduktan sonra, ilk olarak, İTÜ Öğrenci Birliği, Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ve Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT) nin başlattığı ''Milli Petrol Kullan'' kampanyasına katılır. 18 Mayıs 1965 Salı günü bir bildiri yayımlayan ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü, ''Petrolün millileştirilmesi kampanyasına'' katıldığını açıklar.

ÖĞRENCİLER TÜRK PETROLÜ SATIYOR (30.5.1965 Tarihli Ulus Gazetesi)

 

Türk petrolünün kullanılmasını isteyen ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü mensupları olan öğrenciler, bugün şehrimizde Petrol Ofisi benzin istasyonlarında, benzin satışı yapmışlardır.

Kızılay ve Sıhhiye’deki benzin istasyonlarında ekipler halinde çalışan kızlı-erkekli öğrenciler, büyük ilgi görmüşler ve her günkü normal satışın üstünde birkaç misli benzin satmışlardır.

Bu arada mavi önlükler giymiş genç kızlarla, şoförler arasında ilgi çekici konuşmalar olmuştur. Şoförler, öğrencilere, ''Siz bir Amerikan üniversitesinde okuyorsunuz. Nasıl oluyor da Türk petrolünün satışı işinde çalışıyorsunuz?'' diye sormuşlardır. Öğrenciler cevaplarında, ODTÜ'nün Türk Üniversitesi olduğunu söylemişler ve Türk petrolü kullanılması konusundaki çalışmalarının nedenlerini anlatmışlardır. Bu arada benzin alanlara, şeker ve çiçek sunmuşlardır.

Görüştüğümüz petrol satıcısı öğrencilerden Nurten Kam, Şenay Karapirim, Nurdan Takım, Yavuz Çorapçıoğlu, Ümit Güngören ve Deniz Egemen, yaptıkları iş hakkında, ''Türk petrolünü satmanın kıvanç verici olduğunu, petrolü alanların da aynı kıvancı duymaları gerektiğini'' söylemişlerdir. Öğrenc, genç kızlar ayrıca, ''Benzin satıcılığının bayanlar için iyi bir meslek olabileceği'' fikrini ortaya atmışlardır.

 ODTÜ öğrencileri, Haziran ayı içinde şehrimizdeki bütün Petrol Ofisi şubelerinde satış yapacaklardır. Bugünkü, satışlar sırasında, benzin alıcılarına, ''Yurttaş! Yurdunun ekonomik özgürlüğünü sağlamak için petrol savaşına katıl. Unutma ki, Türkiye'yi ancak sen kurtarabilirsin'' yazılı bildiriler dağıtılmış ve bu bildiriler taşıtlara asılmıştır.

ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü üyesi olan Sinan Cemgil 1967 Aralık ayında Başkanlığa seçilir. Diğer Yönetim Kurulu üyeleri Müfit Özdeş (2. Başkan), Halil Çelimli, Aydınel Altıntaş, Fehmi Sönmez, Mesut Odabaşı ve Ercan Öztürk’tür.

1965 Mayıs ayında yapılan Öğrenci Birliği seçimlerine ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü (ODTÜ-SFK) “Toplumcu Grup” olarak girer ve seçimleri kazanır. Muammer Soysal ODTÜ Öğrenci Birliği Başkanı olur.

 

ÇÖZÜM

ODTÜ Öğrenci Birliği Başkanı Muammer Soysal, 1 Ekim 1965 Cuma günü ODTÜ'nün açılış töreninde yaptığı konuşmada, özetle şunları söylüyordu: ''Üniversitemiz, Türkiye'nin dışında, bayrakları ayrı, ama dertleri, problemleri bizimle aynı olan memleketlerden gelmiş arkadaşlarımızı da çatısı altında toplaması bakımından büyük anlam taşımaktadır. Onların ve bizim ortak olan birçok acılarımız vardır. Örneğin haksız bir saldırıya uğrayan Pakistan karşısında en az Pakistanlı arkadaşlarımız kadar heyecanlandık. En az onlar kadar haksızlığa uğrayan Pakistanlıya yardım etmek istedik. Onları haklı davalarında sonuna kadar destekleyeceğiz. Geniş doğal kaynaklarına rağmen sefalet içinde yaşayan Arap ülkelerinin ve Afrika'nın Batı egemenliğinden kurtulması bir Afrikalı, bir Iraklı kadar bizi de etkileyecektir. Zira onların sorunlarının çözümü, bizim sorunlarımızın çözümü demektir. Bizim problemlerimizin çözümü, onların problemlerinin çözümü demektir. Çünkü hepimiz aynı gayeler için kullanılmaya çalışılan bir tek kitleye mensubuz. Bugün Batılılarla birleşip kendi çıkarı uğruna memleketini satmaktan çekinmeyen bir diktatörün idaresinde ilkçağ insanı hayat koşullarında yaşayan İranlının da kurtuluşu bizi de sevindirir.''

 “Dönüşüm”ün yayınlanmasının arkasından, “Dönüşüm”e karşıt olarak 5 Haziran 1965’de Adalet Partisinin desteğiyle, Muammer Kıraner’in sponsorluğunda “Kuva-i Milliye” dergisi çıkartılır. Bu dergi etrafında örgütlenen “milliyetçi” gençlere 11.Aralık 1965 tarihinde aynı ismi taşıyan “Kuva-i Milliye Derneği” kurdurulur. Bu dernek daha sonra kurulacak “Ülkü Ocakları” ve “Ülkücü Gençlik Derneklerinin” temelini oluşturur.

 

FİKİR KULÜPLERİ FEDARASYONU (FKF)

Çeşitli fakülteler bünyesinde oluşturulan Fikir Kulüpleri, kısa sürede bir yandan öğrencilerin akademik-demokratik talepleri doğrultusunda mücadelenin mevzileri, bir yandan da gençliğin ideolojik eğitim ve mücadele okulları oldular.

Türkiye İşçi Partisi’nin 1965 seçimlerinde 15 milletvekiliyle Türkiye Büyük Millet Meclisine girerek büyük bir başarı kazanması ve Üniversite ve Yüksek okullarda okuyan gençlerin çoğunluğundan oy alması, devrimci gençlerde büyük bir coşku ve umut yarattı.

 

Ankara’nın çeşitli yüksek öğrenim kurumlarındaki Fikir Kulüplerinin başlattığı görüşmeler, tartışmalar Ekim ayı içinde bütün hızıyla devam etti. Farklı düzeyde yapılan toplantılardan sonra 12 Kasım 1965 de SBF kantinindeki karar toplantısına Ankara’daki 12 yüksek öğrenim kurumundan 126 kişi katıldı. Kurucu kulüplerin belli olması üzerine tüzük ve program çalışmasına başlandı. 19 kişi ve 5 kulüp kurucu üye olarak görülüyordu. SBF FK’den (Fikir Kulübünden) 5 kişi, DTCF’den 1 kişi, Fen Fakültesi FK’den 1 kişi, Hukuk Fakültesi FK’den 3 kişi, Yüksek Öğretmen FK’den 4 kişi vardı. İstanbul’da da paralel gelişmeler yaşanıyordu.

17 Aralık 1965’te, Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) kuruldu. Böylece Türkiye’de ilk kez sosyalist üniversite gençliğinin yasal örgütü oluşuyordu. Sosyalistler gerek üniversite gençliği içerisinde, gerek yurt çapında ilgi ve sempatiyle izleniyordu.

21 Aralık 1965’te Kurucular (SBF FK’den Hüseyin Ergün, İsmet Özel, Kudret Ulutürk, Erdal Türkan, Ümit Hassan; DTCF FK’den Ataol Behramoğlu; AÜ Fen Fak. FK’den Asaf Köksal; Hukuk Fakültesi FK’den Zülküf Şahin, Taylan Türker, Şirin Yazıcıoğlu; Yüksek Öğretmen Okulu FK’den Mevlüt Korkmaz, Talip Özay,Rıfat Murat, Dudu Körücekli Federasyonun ilk yöneticilerini şu şekilde belirliyorlardı:

Genel Başkan : Hüseyin Ergün

Yazman     : Mevlüt Korkmaz

Sayman     : Kudret Ulutürk

Üyeler      : Asaf Köksal, Ataol Behramoğlu, Zülküf Şahin

Yedek Üyeler : Orhan Ali Yücealp, Erol Temelkuran, Ahmet Ali Arlı

Bu dönemde, 18 Ocak 1966’da Ziraat Fakültesi; 1 Şubat 1966’da İTİA Fikir Kulüpleri; 24 Mart 1966’da İ.Ü Orman Fakültesi Toplumcu Fikir Kulübü; 31 Mart 1966’da İ.Ü. Fen Fakültesi Kimya Topluluğu Fikir Kulübü, 24 Mayıs 1966’da Atatürk Üniversitesi İktisat Fakültesi Fikir Kulübü Federasyon üyesi oldular.

FKF’nin kuruluşundan sonraki ilk dönemi ”örgütlenme dönemi” olarak tanımlanabilir. Bu örgütlenme, kısa süre sonra Türkiye devriminde önemli kopuşları gerçekleştirecek kadroların yetişme, teoriyi, örgütlenmeyi, yönetmeyi öğrendiği yerler olacaktı. Daha sonra DEV-GENÇ adını alacak olan FKF, 1965 sonrası devrimci mücadelede çok önemli bir yere sahip olacaktır.

FKF 1965 sonrası süreçte öğrenci gençliğin merkezi kitle örgütü olarak demokratik üniversite mücadelesinin de yönlendiricisi konumundadır. Anti-emperyalist, anti-faşist mücadeleden işçi gösterilerine, grevlerden, köylünün toprak işgallerine kadar hemen her yerde pratiğiyle ağırlığını hissettiren bir örgütlenme durumundadır.

 

FKF İLK KURULTAY

FKF’nin ilk olağan Genel Kurultayı 22.Ocak 1967 yılında, Federasyonun Selanik Caddesi 31/12 Yenişehir/Ankara adresinde bulunan Genel Merkezinde yapıldı. Kurultay sonunda İzzet Ararat, Ahmet Ali Karlı, Asaf Köksal, Hamza Kırmızı, Ergun Türkoğlu, Burhan Gürcan, Mustafa Kamer, Nail Gürman, Salih Er, Gülseren Ergün, Alev Ateş, Mevlüt Korkmaz, Kuddusi Öztaş, Fikri Çiftçi, Ruknettin Biryol, İhsan Karahan, Osman Kiper, Doğan Uyuklu, M.Ali Canbaz, Ebubekir Kaya, Emre Dölen, A.Sezai Arısoy, Haluk Timuroğlu Genel Yönetim Kurulu üyeliklerine seçildiler. Genel Yönetim Kurulu 28 Ocak 1967 tarihinde yaptığı ilk toplantısında Merkez Yürütme Kurulunu belirledi.

Merkez Yürütme Kurulu

Genel Başkan : İzzet Ararat

Genel Yazman: Ahmet Ali Karlı

Genel Sayman: Asaf Köksal

Üye        : Ergun Türkoğlu

Üye        : Burhan Gürcan

Üye        : Mustafa Kamer

Üye        : Nail Gürman

Yedek Üyeler : Gülseren Ergün, M.Ali Canbaz ve Salih Er

olarak belirlendi.

21 Mayıs 1967’de yapılan Genel Yönetim Kurulu toplantısında FKF İstanbul Sekreterliğinin kurulmasına karar alındı. Sekreterliğe Veysi Sarısözen, Sekreterlik Asil üyeliklerine Fahri Aral, Ayşın Eren, Esat Yarar, Emre Dölen; yedek üyeliklerine Mehmet Salmanoğlu, Şafak Kutsal ve Ömer İnce atandılar.

İstanbul Sekreterliği ve devrimcilerin hâkimiyetinde olan öğrenci örgütleri tarafından tanınan ve bu örgütlerle ilişkisi olan İbrahim Kaypakkaya, 1967 yılı son aylarında, Yüksek Öğretmen Okulu'nda (YÖO) fikir kulübünün kurulmasına önayak olur. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Öğrencileri Fikir Kulübü (Çapa YÖOÖFK) 21 Kasım 1967 Salı günü kurulur.Kurulduktan sonra yapılan ilk Yönetim Kurulu toplantısında İbrahim Kaypakkaya başkan, Halit Koçer sekreter, Mehmet Çetin sayman olur.

 

KULÜPLER, KULÜPLER...

 

Bu dönemde de 13 Fikir Kulübü daha Federasyona katılır..

23.2.1967’de Karadeniz Teknik Üniversitesi, 15.4.1967’de İstanbul Teknik Üniversitesi ve İstanbul Edebiyatlılar Fikir Kulüpleri; 22.4.1967’de AÜ Tıp Fakültesi Fikir Kulübü ve İstanbul Tıp Fakültesi Toplumcu Fikir Kulübü, 16.6.1967’de Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi, 4.11.1967’de Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu Öğrencileri Fikir Kulübü, 5.12.1967’de İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Öğrencileri Fikir Kulübü ve Ankara Basın Yayın Yüksek Okulu Fikir Kulübü; 5.1.1968’de İzmir İTİA Fikir Kulubü, 9.1.1968’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademileri Fikir Kulübü, 10.1.1968’de İstanbul Hukuk Fakülteliler Fikir Kulübü, 15.1.1968’de Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Fikir Kulubü, 3.3.1968’de Ege Üniversitesi Fikir Kulübü ve 21.1.1968’de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Fikir Kulüpleri Federasyonuna üye oldular. Ayrıca Federasyon Kurucu üyelerinden SBF Fikir Kulübünün mahkeme kararıyla kapatılması üzerine kurulan SBF Sosyalist Fikir Kulübü, 7.7.1967 tarihinde yeniden FKF üyesi oldu.

 

ÜNİVERSİTE-İŞÇİ-KÖYLÜ GENÇLİĞİ

FKF ilk başlarda TİP’in etkinliğindeydi. Bu etkinlik şu veya bu şekilde 1968 baharında yapılan ikinci kurultaya kadar devam etti.

Fikir Kulüpleri'nin yönetiminde kısmen etkili görünen TİP; gelişen mücadelenin ihtiyaçlarına, gençliğin taleplerine cevap veremeyen çizgisiyle kısa süre sonra bu etkisini kaybetti. 1968'den itibaren TİP, hem ideolojik olarak hem de yönetim anlamında FKF içerisinde geriletildi. Fikir Kulüpleri Federasyonu 23-24 Mart 1968 tarihlerinde yapılan İkinci Genel Kurulunda Türkiye İşçi Partisine (TİP) paralel bir anlayışla hareket eden Fikir Kulüpleri Federasyonu yönetimi seçimleri kaybetti ve Milli Demokratik Devrim (MDD) anlayışı federasyona egemen oldu.

Bu kurultayın önemli bir yanı da, kurultayda alınan karar gereği Fikir Kulüpleri Federasyonu salt üniversite gençliğinin örgütü olmaktan çıkarılıyor, işçi-köylü gençliğinin de örgütü duruma getiriliyordu. Bu karardan sonra işçi-köylü gençliği ile üniversite gençliği arasında dayanışma güçleniyor, her işçi-köylü hareketinin yanında FKF’li sosyalist gençler yer almaya başlıyorlardı.

Böylece Devrimci Gençlik içerisinde misyonunu tamamlayan TİP ile Devrimci Gençlik birbirinden uzaklaştılar. Bu uzaklaşma ve TİP yerine gerçek bir sınıf partisinin olmaması veya oluşturulmaması, “devrimci gençliği” bu boşluğu doldurmaya yönelik çalışmalara itiyordu. Teoride bilinmesine rağmen “gençliğin bir sınıf olmadığı ve iktidar mücadelesinde öncülük yapamayacağı” gerçeği, pratikte gözardı ediliyordu.

 

BU OYUN SÖKMEYECEK (Mİ?)

“18 Ocak 1966 Salı günü, Siyasal Bilgiler Fakültesinin bahçesine atılmış, “Hür Subaylar Komitesi” imzalı ve Adalet Parti Hükümeti karşıtı bildiriler bulunur. Bu nedenle, SBF Fikir Kulübü üyeleri ile SBF öğrencilerinden 150 kişi evleri arandıktan sonra 1. Şube yetkilileri tarafından sorgulanır.

4 Mart 1966 Cuma sabahı Ankara, Bahçelievler ve Yenimahalle'de evlere, 'Milli Kurtuluş Komitesi' imzalı AP hükümet aleyhtarı bildiriler dağıtılır. Dağıtılan bu bildirinin ardından 5 Mart 1966 günü, 1960'daki gibi “555 K” parolası ile Kızılay'da hükümet aleyhtarı bir gösteri yapılacağı söylentileri çıkar.

Demirel hükümeti çok sayıda aydını ve gençlik önderini, hatta ortaokul öğrencilerini gözaltına aldırır. SBF Fikir Kulübü (başkanı Mahir Çayan’dır) bir protesto bildirisi yayınlar. Bildiri 15.000 adet basılarak İstanbul, Ankara, İzmir ve Erzurum'da dağıtılır. “Sahte” bildiriler nedeniyle Fikir Kulüpleri Federasyonu “Bu oyun sökmeyecek” başlıklı bir bildiri yayınlar. Ve işin bir CIA oyunu olduğunu, hükümetin yanlış yönde araştırmalar yaptığını, dünyanın başka yerinde ilericileri bu tür oyunlarla alt eden CIA’nın Türkiye’deki bu tuzağına düşecek kimsenin bulunmadığını belirtir. Bildiri 15.000 basılıp İstanbul, Ankara, İzmir ve Erzurum’da dağıtılır.”(MAHİR- Turhan Fevzioğlu)

Ne yazık ki oyun sökmüştür. Bu tuzağa düşülmüştür. CIA bu oyundan başarıyla çıkmıştır. Oyunun nasıl söktüğünü, ilerideki sayfalarda göreceğiz.

TÜRKEŞ GÖREV YERİNDE

Hakim sınıflar 1961 Anayasası ile getirilen kısmi demokratik hakların bile kullanılmasına tahammül edemiyor, bu anayasayı lüks bularak değiştirmenin yollarını arıyordu. Üniversitelerde gelişen ve giderek devrimci bir tabana oturan gençlik hareketlerinden tedirgin oluyor, gençliği bölmek ve etkisiz hale getirmek için var gücüyle çalışıyordu. “milliyetçi” ve “mukaddesatçı” adları altında, kırsal kesimden gelen bilinçsiz insanların şovenist ve dinsel duygularını istismar ederek bunları sol gençliğin karşısına çıkarmak üzere örgütlüyordu. 13 Kasım 1960’da “14” lerle birlikte MBK’den uzaklaştırılan ve 2 yıl sonra sürgüne gönderildiği Hindistan’dan dönen Türkeş bu örgütlenmede başı çekiyordu. 

1965 yılına gelindiğinde Alparslan Türkeş ve 14’lerden 9’u CKMP içinde politika yapma kararı aldılar. Yanında ileride Devrim ve Vatan gazetelerini çıkaracak Numan Esin’de vardır. Türkeş ile CKMP'ye katılan dokuz kişi şunlardır; Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Fâzıl Akkoyonlu, Numan Esin, Mustafa Kaplan, Şefik Soyuyüce, Münir Köseoğlu, Dündar Taşer ve Ahmet Er.

14’lerden CKMP’ye girmeyen Orhan KABİBAY, Orhan Erkanlı ve İrfan Solmazer’e İsmet İnönü liderliğindeki CHP’den teklif gelir ve onlar da kabul ederler. Muzaffer Karan’da TİP’e katılır.

Önceleri çoğu üniversite dışından ve öğrenci olmayan dinci muhafazakar güruhlara, giderek okullarda örgütlenmeye başlayan ülkücü-faşist gruplara; devrimci gruplara saldırılmak üzere hazırlık yaptırılıyordu.

AP il teşkilatları da yurt genelinde Nurcu, Süleymancı fanatikleri de içeren “ Komünizmle Mücadele Dernekleri” adı altında militan bir kadro oluşturdu.

1965 seçimleriyle AP nin tek başına iktidara gelmesiyle birlikte bu tür dernekler devletinde desteğiyle güç ve cüretlerini hızla artırdılar.

Buna rağmen, Devrimciliğin ve Amerika karşıtlığının üniversite gençliği içerisinde yaygınlaşması, Sosyalist gençlerin, tüm öğrencileri katıldığı öğrenci birliği seçimlerini kazanmaları, ABD emperyalistlerini ve işbirlikçilerini düşündürüyor ve yeni önlemler almalarını zorunlu kılıyordu.

Dinsel tarikatlarla sıkı fıkı ilişkiler içerisinde her yerde kuran kursları ve imam hatip okulları açılıyordu. Bu arada devletin baskısıyla daha önce ilerici gençlerin yönetiminde bulunan MTTB de AP kontrolüne giriyordu.

 

GÖZE BATIRA BATIRA

Emperyalistler yaptıklarını ve yapacaklarını saklamıyorlar, açık açık söylüyorlardı. Anlayana...

Ne diyordu ABD Savunma Bakanı Mc Namara?

“Daha kesin olarak belirtmek gerekirse, Latin Amerika’ya yapılan yardımlarda güttüğümüz temel amaç, gerekli olduğu yerlerde polis ve diğer güvenlik kuvvetleriyle birlikte, ihtiyaç duyulan iç güvenliği sağlayacak yetenekte askeri ve yarı askeri güçlerin yetiştirilmesine yardımcı olmaktır”

ve tamamlıyordu Galula:

“Yeni liderlerin mahalli halk üzerindeki otoriteleri en fazla idari bir görünüme sahiptir. Liderliğin politik alana da uzanması isteniliyorsa bu ancak bir parti vasıtasıyla olabilir […] Ayaklanmayı bastırmakla görevli olan kuvvetlerin bu liderleri bulduğu gibi, bunlar da halk arasında muharip kimseleri bulmalıdırlar. Bulunacak muharip kimseleri bir arada tutabilmek için, bu liderlerin yardıma, desteğe ve bir siyasi partinin rehberliğine ihtiyaçları vardır”

Bu strateji Türkiye’de de aynen uygulandı. Artan anti-amerikan gençlik eylemlerinin, gelişen işçi sınıfı hareketinin ve TİP’in önünü kesecek sivil siyasi örgütlenmenin, Demirel’in deyimiyle “İti ite kırdırma” stratejisini uygulama görevi verilen “Başbuğ” Türkeş’e bir taraftan polis ve diğer güvenlik kuvvetlerine yardım edecek “yarı askeri güçlerini” “saldırılara“ hazırlaması için yardımcı olunurken; diğer taraftan sivil siyaset sahnesinde de boy göstereceği bir parti arandı. Önce yeni bir parti kurulması düşünüldü, daha sonra ise Hitler’in yaptığı gibi yapıldı. Türkeş ve arkadaşları, bir partiye girerek onu ele geçirdiler.

CKMP kısa sürede kabuk değiştirmeye başladı. AP’den koparılan milletvekilleri Mustafa Kemal Erkovanlı ve İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’nun da katılımıyla mecliste de sesi duyulmaya başladı. Türkeş ve arkadaşları, parti içerisinde giderek etkin bir duruma geldiler. “Komünizmle Mücadel Dernekleri” nin üyeleri de CKMP’de birleşmeye başladılar. Türkeş artık tamamıyla partiyi kontrol altına almıştı.

Partinin, 1 Ağustos 1965 kongresinde ülkücü komandoların fiili katkılarıyla Türkeş en yakın rakibinin 516 oyuna karşılık, 698 oy alarak Genel Başkanlık koltuğuna oturtuldu. Türkeş’le birlikte Gökhan Evliyaoğlu, Muzaffer Özdağ, Dündar Taşer, Ahmet Er, Mustafa Kaplan, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Rıfat Baykal, Numan Esin, Mustafa Kemal Erkovanlı’da partinin yönetiminde görev alıyorlardı.

 

BAŞBUĞ!

Türkeş resmen “Başbuğ”luğunu ilan etmiş ve partinin ideolojisi “9 ışık“ olarak açıklamıştı. Almanya faşistlerinin “Führer’i” Hitler, İtalya’nın “Duçe’si” Mussolini varsa Türklerin de “Başbuğ”u vardı artık: “Başbuğ Türkeş”.

Türkeş, “devlet”in ve “dış güçlerin” katkı ve himayeleri ile, devrimcilere karşı resmi “devlet” güçlerine yardım edecek “komandoları” örgütlemeye başlamıştı. 1965’te kurdurulan ve daha sonra “ülkü ocakları” na dönüşen Milliyetçi Türk Gençlik Teşkilatı (MTGT)’nda, Nazi metotlarına ve örgütlenme modeline göre örgütlenen “komandolar” komando kamplarında eğitiliyor, silahlandırılıyordu. Türkeş “komandolarına” ilk talimatını veriyordu: “ Davadan döneni vurun!”

 

X-ÖRGÜTÜ

(Top Secret Yazılar - Gladio Ve Stay Behind Operasyonları - Serdar Kuru - Q-Matris)

“Operasyon meyvesini vermekte gecikmedi. 27 Mayıs 1960'ta ordu yönetime el koydu. Menderes tasfiye edildi, daha sonra da hepimizin bildiği gibi imha edildi. Amerika mesajını vermişti:

"İtaat et ya da öl!"

Darbenin ardından Amerika'yı ve CIA'yı şaşırtan yeni gelişmeler meydana gelmişti. Türk ordusunun Venezüella ordusundan farklı olduğunu anlamışlardı. Darbeye zorlanan subay grubu içinde kontrol altında tutamadıkları bir fraksiyon ortaya çıkmıştı ve bu beklenmeyen bir gelişmeydi. İşler kontrolden çıkabilir ve hesap Amerika'nın aleyhine dönebilirdi. Sovyetler de muhtemel gelişmeler için KGB Türkiye istasyonunu alarma geçirmişti, kısacası herkes tetikteydi.

Olan kısaca şuydu: Darbe için provoke edilen subaylardan CHP yanlısı olanlar sola eğilimliydi; bu, belli şartlar altında kabul edilebilirdi, muhtemel bir sola kayışı önlemek için Amerika, Albay Alparslan Türkeş ve arkadaşlarına güveniyordu. Albay Türkeş NATO bünyesinde eğitim görmüş, Amerika'da psikolojik harekat kurslarına katılmış ve X operasyonunu iyi bilen bir askerdi. CIA tarafından çıkarılan psikolojik profilinde onun Turancı ve milliyetçi olduğu, Sovyetler'e karşı operasyonlarda güvenilebileceği, sıkı anti-komünist kimliği, karizması ve teşkilatlanma yeteneği övülüyor ve güvenilir bir subay olduğu belirtiliyordu.

Albay Türkeş Amerika'da gördüğü eğitim sırasında "Stay Behind" Operasyonu konusunda bilgilendirilmiş ve X örgütünden haberi olan bir askerdi. CIA'nın çalışma yöntemlerini de iyi biliyordu; çünkü tam da onları uygulamak konusunda eğitim görmüştü. "( s46-47)

CIA İLE UZLAŞMA

“Alparslan Türkeş sürgüne gönderildiği Hindistan'da uzun uzun düşünecek zaman bulmuştu. Amerika'yı sevmiyordu; fakat komünist Sovyetler'den nefret ediyordu. Hayallerini süsleyen Turan düşünün gerçekleşmesinin tek yolu Sovyetler'in yıkılması ve Amerika'nın kazanmasıydı. Bu sebeple Amerika ve dolayısı ile CIA ile bir uzlaşmaya gitti. CIA'nın da aslında Albay Türkeş'e oldukça ihtiyacı vardı. Bunun sebebi komünizmle mücadele konusunda devlet güçleri yetersiz kalıyor, X'in sosyalist hareket içine sızdırdığı ajanların ise hedeflerine ulaşması için zaman gerekiyordu; fakat son derece iyi propaganda yöntemleriyle halkı etkileyen komünist hareket buna zaman bırakmayabilir ve Türkiye, Varşova Paktı'nın yeni bir üyesi haline dönüşebilirdi. Bunu engellemenin tek yolu komünizme karşı muhalefet edebilecek sivil bir hareketin başlatılmasıydı. Komünizm tehlikesi altındaki pek çok ülkede bu tip sivil oluşumlar faaliyete çoktan geçirilmişti bile. Bu ülkelerde genelde İkinci Dünya Savaşı sırasında taban bulan nazi ve faşist partileri yeniden canlandırılmış ve bu yapılırken Stay Behind birimleri kullanılmıştı. Bu yeni neonazi ve neofaşist hareketlerin en büyük özelliği antikomünist olmaları ve Amerika'ya fazla dil uzatmamaları idi.

 

KARİZMATİK LİDER

Türkiye'de ise böyle yeniden canlandırılabilecek bir oluşum yoktu, keza milliyetçilik bir devlet politikası olarak kullanıldığından halk nazarında bir çekiciliği de kalmamıştı. Bu sebeple Türkiye'de kurulacak antikomünist ve milliyetçi hareket sıfırdan kurulmalıydı. Bunun için gerekecek ideolojik altyapı zaten hazırdı, gereken çekirdek kadrolar da X tarafından karşılanacaktı. Mesele bu hareketin başını çekecek ve vitrinde oturacak karizmatik bir lider bulmaktı ve bu liderin X'in varlığını bilen ve bunu kabullenen bir lider olması gerekiyordu. Bu özelliklere uyan tek bir kişi vardı; emekli Albay Alparslan Türkeş ya da ileride anılacağı şekilde 'Başbuğ Türkeş'.

 

BOZKURTLARIN ÇIĞLIĞI

Yeni bir yapılanmanın başına geçecek Türkeş için aslında çok da yapılacak bir şey yoktu. Ondan istenen sadece vitrinde durmasıydı. Kurulacak yeni oluşumun bütün ayrıntıları CIA tarafından hazırlanmıştı zaten. Hareketin çekirdek kadroları ise Özel olarak seçilmiş X kadrolarından oluşacaktı. İlk önce bir siyasi parti lazımdı. Bu sorun halihazırda boşta duran bir parti ele geçirilip ismi değiştirilerek halledildi. CIA bu hareket için "Nationalist Movement Party" adını uygun buldu.

Türkeş'in Führer veya Duçe gibi bir unvana sahip olması gerekiyordu bu da bulundu: "Başbuğ". Hareketin propagandası varoşlar ve kırsal kesime yapılacağından dolayı bu kesimdeki insanların kendileri özdeşleştirecekleri bir sembol gerekiyordu, bu sembol için Almanlar ve İtalyanlar putperest dönemlerden kalma sembolleri kullanmışlardı. Yeni milliyetçi hareketin sembolü ise Türk mitolojisinde yeri olan bozkurttan seçildi ve buna uygun bir selamlaşma jesti de sonradan uyduruldu. Bu hareket KGB destekli sol örgütlerle her alanda mücadele edecekti ve kuvvetli olması gerekiyordu. Bu sebeple de özellikle gençleri organize etmesi gerekiyordu. Bu amaçla İtalyan Kara Gömlekliler ve Alman SA teşkilatı benzeri bîr yapı oluşturuldu. Bu yapı partinin vurucu gücü olacaktı. Her şey hazırdı. Binlerce vatansever Türk genci nasıl bir oyuna itildiklerini anlamadan bu partinin saflarını dolduracaklardı. (s50-52)

Alpaslan Türkeş Sağ’dan, Orhan KABİBAY Sol’dan ve Sadi KOÇAŞ Tepe’den “Yükselen Devrimci Dalgayı” boğmak üzere görev yerlerini aldılar. Sahiplerinin işaretlerine uygun davrandılar.

 

DALGA YÜKSELİYOR

60’lı yılların başından beri 61 Anayasasında belirtilen üniversite özerkliğine ilişkin hükümlerin yerine getirilmesi ve Anayasanın tastamam uygulanması için üniversite gençliği görüşlerini yer yer belirtiyor, harçların düşürülmesi, barınma, beslenme, kitap, burs gibi sorunlarının çözümü için istemlerde ve bu istemlerinin yerine getirilmesi için eylemlerde bulunuyordu.

1964’ten beri üniversitelerde reform isteniyordu, hükümet reform talepleriyle ilgilenmiş gözüküyor, ama konuları komisyonlara havale ederek gençliği oyalıyordu. 1964’ten bu yana köprülerin altından çok sular geçmişti. Gençler sorunlarına sahip çıkmışlar, okuyup, tartışıp, bilinçlenmişlerdi. Artık mevcut eğitim sistemini tümden yadsıyor, eğitimde devrim istiyorlardı.

Bunun için de devrimci öğrenciler uzun süredir kendi aralarında tartışıyor, hazırlık yapıyorlardı. Hedefleri; 68 sonbaharında geniş çaplı bir kampanya ve eylemler dizisi başlatmaktı, ama dünyada gelişen 68 olaylarının etkisiyle olaylar kendiliğinden gelişmeye başladı. İlk boykot 10 Haziran’da Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde başladı, buradan Hukuk Fakültesine, Fen Fakültesine, ardından İstanbul Hukuk Fakültesine sıçradı. 11 Haziran 1968’de de İstanbul Üniversitesi dekanlığı işgal ediliyor, üniversite santralı ele geçiriliyordu.

 

12 Haziranda eyleme İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İktisat Fakültesi de katılıyor, boykot ve işgaller tüm ülkeye hızla yayılıyordu. Üniversite gençliği bozuk düzene, köhne eğitim sistemine karşı özerk, demokratik, katılımcı, üretken ve çağdaş bir üniversite talebiyle eğitimde devrim istiyordu. Önceleri siyasi iktidarca üniversite yöneticilerine ve öğretim görevlilerine karşı masum öğrenci istekleri olarak algılanan hareketler hoşgörüyle karşılanıyordu.

Başlangıçta sağcı öğrenciler de boykotları destekliyorlardı, ama öğrenci hareketinin önderliğinin devrimci öğrencilerin kontrolüne geçmesi ve mevcut düzeni sorgulayan, eğitimde devrim isteyen boyuta dönüşmesi üzerine önce sağcı öğrenciler hareketten çekildi, sonra da siyasi iktidarlarla birlikte boykot ve işgallerin kırılması için saldırıya geçildi.

 

SİLAHLI SALDIRI

14 Haziran 1968’de ilk kez sağcılar silahlı saldırıya geçmişlerdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine saldıran sağcılar, 50 öğrenciyi yaraladılar ve böylece ilk saldırıyı başlatmış oldular. Polis saldırılarına alışkın öğrenciler, polislerin gözleri önünde ve polisin müsamahasıyla yapılan bu ilk sivil saldırı karşısında ilk şoku atlattıktan sonra bu tür saldırılara karşı tedbir almaya başladılar.

Devrimci öğrenciler artık tüm öğrencilerin güvenliğini sağlamakla da kendilerini yükümlü sayıyorlardı.

ODTÜ Öğrenci Birliği, 1968 Ocak ayının ilk haftasında, ''Gençlik Örgütlerinin Görevi'' konulu bir açık oturum düzendi. ODTÜ Konferans Salonunda yapılan açık oturuma ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü Başkanı Sinan Cemgil, ODTÜ Hür Düşünce Kulübü Başkanı Şemsettin Akbulut, ODTÜ Sosyal Demokrasi Kulübü Başkanı Öner Yurtsever katıldılar.

İlk sözü alan Hür Düşünce Kulübü Başkanı “ Dünyada iki büyük emperyalist devlet olduğunu söyleyerek sözlerine başlar. Daha sonra, Japon gençlik örgütlerinden örnek verir ve ''Köylere gitmeliyiz, ama belli bir fikri yaymak için değil'' der.

 

İNGİLİZCE ÜÇ KELİME

Daha sonra söz alan ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü Başkanı Sinan Cemgil, özetle şunları söyler: ''Sosyalistler tahlillerini, gözlemlerini bilimsel verilere göre yaparlar. Sosyal olaylara, konulara sınıf açısından bakarlar. Eğer toplumun belli katında olan bir tabakadan söz açmak gerekiyorsa, onun toplum içindeki yerini saptamak gerek. Öyleyse, önce Türk üniversite gençliğinin sosyal sınıflar içindeki yerini ortaya koyalım. Toplumumuzdaki sosyal sınıfları kabaca şöyle sıralayabiliriz: Komprador burjuvazi, toprak ağaları, tefeci tüccarlar, küçük esnaf, zanaatkârlar, hizmet işçileri, tarım işçileri, endüstri işçileri. Üretim faaliyetine doğrudan doğruya katılmayan, bunların arasında birtakım ara tabakaların varlığını da görüyoruz. Bunlar öğretmen, subay, devlet memurları, öğrencilerdir.

Fakat birey olarak ele alındıklarında üniversitelilerin farklı sosyal sınıf ve sosyal tabakalardan geldikleri görülür.

Üniversitelileri başlı başına bir grup yapan, toplumun teknik, bilimsel, sosyal, kültürel kadroları olmak için hazırlanmalarıdır. Üniversitedeki gençlerin görevleri olarak konuyu el aldığımızda bu görev objektif olarak tarihi koşulların onlara yüklediği bir görevdir. Bu görev, Türk halkına olan görevimizdir.

Türkiye bugün yapısında yarı feodal, yarı sömürgesel ilişkileri barındıran geri teknikli, az gelişmiş kapitalist bir ülkedir. 1956- 1963 dönemi süresinde ABD'ye 1,4 milyar dolar borçlandık. Bu süre içinde çeşitli ithalat-ihracat oyunlarıyla ABD'ye 1 milyon dolar hediye etmiş olduk. Türk gençliği olarak, her zaman Türk halkına karşı sorumluluğumuzun bilinciyle hareket etmeliyiz. Sosyalistler, ülkemizin tam bağımsızlığı için, emperyalistler ve onların işbirlikçileriyle mücadele eder. Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı veren halklara barbar değil, kahraman deriz.''

 ''Biz ODTÜ'de İngilizce üç kelime öğrendik: YANKEE GO HOME''

 

SOSYALİST ÖĞRENCİLER

Artık eylem bütünüyle devrimci sosyalist kesimin elindeydi ve sosyalist gençliğin örgütü 1969’de Dev-Genç adını alan Fikir Kulüpleri Federasyonu geniş öğrenci yığınlarınca tasvip gören ve prestij kazanan en güçlü öğrenci örgütüydü. Geçmiş dönemin diğer örgütleri ve yarı resmi sözüm ona öğrenci örgütleri adeta silinmişler, eylemlere karşı çıkan örgütler dışlanmışlardı. Üniversitelerde yapılan öğrenci derneği seçimlerini artık Fikir Kulüpleri Federasyonunun desteklediği sosyalist öğrenciler kazanmaya başlamışlardı.

Sonuçta eğitimde devrim gerçekleşmemişti, ama üniversite gençliği bu süreç içerisinde hızlı bir değişime uğramış, kendilerine olan güvenleri artmıştı.

Bu süreç içerisinde önce kendi akademik sorunlarını sorgulayan yüksek öğrenim gençliği, üniversite sorunlarının ülkenin sorunlarından, ülke sorunlarının da dünya sorunlarından ayrı olmadığını emperyalizme karşı bağımsızlık ve demokrasi için mücadele verilmeden ne ülke sorunlarının, ne de üniversite sorunlarının çözülemeyeceğini kavramıştı.

 

BAĞIMSIZ VE DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE

 

Kitlesel olarak demokratik forumlarda bu konuları tartışmış, üniversite gençliğinin büyük bir çoğunluğunun katıldığı ve herkesin söz ve karar verme hakkının bulunduğu forumlarda alınan kararlar doğrultusunda eylemler yapmışlardı. Bu tartışmalar sonunda demokratik üniversite isteminin emperyalizme ve faşizme karşı mücadeleden ayrılamayacağı, demokratik üniversiteye ancak Bağımsız ve Demokratik Bir Türkiye için mücadele edilerek ulaşabileceği ortaya çıkmıştır.

Ama görülmüştür ki, üniversite sınırları içerisinde kalan bu eylemler kamuoyuna doğru bir şekilde yansıtılamamakta ve ulaşamamaktadır, üniversitenin duvarları içerisinde kendileri söyleyip, kendileri dinlemektedirler. Verilen mesajlar üniversite ve fakültelerin dışına çıkamamakta, çıkanlar ise çarpıtılmış ve gençliğin istem ve taleplerini yansıtmayan, tam tersine üniversite gençliğini topluma yanlış tanıtan mesajlar olarak yansıtılmaktadır. Bu nedenlerle üniversitenin sınırları dışına çıkılması, sorunların ve çözüm önerilerinin gerçek sahiplerine, halka, işçilere, köylülere anlatılmasına karar verilmiş, fabrikalara, köylere, gecekondu bölgelerine gidilerek hem halkın haklı taleplerine destek olunmuş, hem de kendilerince kavranılan gerçekler halka anlatılmaya çalışılmıştır.

 

SALDIRI- ŞİDDET

Tam da bu noktada, yani gençlerin artık halkla buluştuğu noktada, onlarla bütünleştiği noktada önceleri öğrenci eylemlerine sıcak bakan iktidar ve egemen güçler, öğrencilerin üzerine saldırmaya başladılar. CIA‘sıyla, MİT’iyle, kontr-gerillasıyla, Ülkü Ocaklarıyla, polisiyle, faşistiyle... Sağ’dan,Sol’dan ve Tepe’den...

Yurdunu seven ve giderek anti-emperyalist bilince ulaşan gençliğin mücadelesini önlemek için, gençliğin kitlelerle kurmak istediği ve giderek kurmaya başladığı bağları koparmak, bu mücadelenin kitlelere doğru yansımasını ve kitlelerce doğru kavranılmasını önleyebilmek için gençliğin üzerine saldırdılar. Bu saldırılar üniversite gençliğinin kitlesel ve örgütsel tepkisiyle püskürtülmüş, kamuoyuna sağcı ve solcu öğrenciler çatışıyor, gençlik iki kampa ayrıldı imajı verilmek istendiyse de, gençliğin çok büyük bir bölümünün örgütlü direnciyle karşılaşılmış, çok küçük bir azınlık olan “Türkeş denetimli kadrolar” gençlik içerisinde tecrit edilmiştir. Bu defa aynı kadrolar polis desteğinde saldırtılmış, yurtsever ve devrimci gençler sokak ortalarında öldürülmüştür.

 

TÜRKEŞ’İN PİYADELERİ

29 Şubat 1968 de merkezi Yozgat’ta olan Genç Ülkücüler Teşkilatı (GÜT), aynı yıl Ankara’da Ülkü Ocakları Derneği (ÜOD) kuruldu. 1970’de merkezi Kayseri olan Büyük Ülkü Derneği (BÜD) faaliyete geçti.

Ağustos 1968 ayında gazeteler açılan komando kampları haberleriyle doluydu. 1968 yılında, İzmir, Ankara, İstanbul ve Gaziantep’te; 1969 yılında Adana, Kayseri, Mersin, Sakarya, Konya, Çankırı, Mudanya, Tokat, Amasya, Malatya, Samsun, Kars ve Antalya‘da; 1970 yılında Erzurum, Trabzon, Bursa, ve Denizli’de açılan kamplara toplam 7 binden fazla “ülkücü” katılmıştı.

Ülkü Ocakları’nın çıkardığı Devlet dergisinin 21 Nisan 1969 tarihli üçüncü sayısında “Komandalar” başlıklı yazıda şu satırlar yer alıyordu :

 “Türk’ün tarihi, normal seyrinden beş bin yıldan beri zerrece inhiraf etmemiştir. Komandolar işte bu kutsal gerçeğin kahramanlarıdır. Onlar asırlardır millet hayatını tümen tümen kuşatan şan ve şeref haleleridir. Bugün onlara ne isim verilirse verilsin, bütün tarihimizde onlar, felaket fırtınalarının üzerine bora misali patlamış, kurtuluşun müjdecileri olmuşlardır. [...]

Milletin sabrının sonu gelmiştir. Komandolar milli çaresizliğimizin ihtiyaçlarından doğmuş ve kitlelerin yanan bağırlarına su serpmişlerdir. Asırlardır uyuyanlar uyanmıştır. Liderine, kadrolarına ve aksiyonuna kavuşan Türk Milliyetçiliği, karşısındaki düşman cephelere rağmen ayaktadır. Bu savaş sol olsa da olmasa da, düşman enternasyonaller sinse de sinmese de mutlak kurtuluşa kadar devam edecektir. Komandolar yol gösteriyor işte. Şüphe yok hedef Kızıl Elma’dır.”

Alpaslan Türkeş ise şöyle diyordu :

 “Gençlik kolları, çeşitli sportif ve kültürel faaliyetlerde bulunuyorlar. Bu arada kendilerine judo da öğretiliyor. Komünistler memleketi sahipsiz sanıp sokak hakimiyeti kuramazlar. Onların anlayacağı dilden konuşacak memleketçi, milliyetçi çocuklar vardır. Bunun için gençlerimizi mücadeleci olarak yetiştiriyoruz. Gençlerimiz memleket vazifelerine hazırlıklı bulunuyorlar, bulunacaklar.”

 

BAŞ TEHDİT-CEVDET SUNAY

Sağcı militanların giderek yoğunlaşan kanlı saldırıları konusunda en büyük sorumlulardan biri, bu tür saldırıların durdurulması için ağırlığını koymasını talebinde bulunan muhalefete “İyi ama onlar yurtsever gençler” yanıtını verecek denli gerçeklere gözü kapalı olan dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’dır. 6.1.1971 tarihinde “Bunlar vatansever gençlerdir. Milliyetçi gençlerdir. Komünizme karşı mücadele etmektedirler.” diyordu.

Yükselen devrimci dalgayı, ‘milli güvenlik’ bakımından baş tehdit olarak gören devlet, bu dalgayı kırmak için, sola karşı bir “reaksiyon” olarak  özellikle kırsal kesimden gelme ve varoşlarda bulunan bilinç düzeyi düşük genç insanları “komünizme” karşı şartlayarak örgütlüyordu.

Bu genç insanlar “şuursuzca” kendilerinin de kurtuluşunu isteyen arkadaşlarına saldırtılıyor, boyunlarına “katil” yaftası astırılıyordu. Görevleri “devrimci dalgaya” dalgakıran olmaktı.

Bunların görevi “yardımcı” oldukları “devlet” güçleriyle birlikte yurdunu seven ve giderek anti-emperyalist bilince ulaşan gençliğin mücadelesini önlemek, gençliğin kitlelerle kurmak istediği ve giderek kurmaya başladığı bağları koparmak, bu mücadelenin kitlelere doğru yansımasını ve doğru kavranılmasının önleyebilmekti. Kamuoyuna sağcı ve solcu öğrenciler çatışıyor, gençlik iki kampa ayrıldı imajı verilmek isteniyor, diğer yandan da devrimci gençlerin sindirilmesi, enerjilerinin karşılıklı çatışmalarla harcatılması ve dile getirildikleri devrimci görüşlerinin, geniş halk kitlelere ulaşmasının engellenmesi öngörülüyordu.

 

DIŞ DİNAMİK

60’lı yıllarda Türkiye’deki gençliğin devrimci  gelişimini yalnız iç dinamiklerle açıklamak mümkün değildir. Bu yıllar küresel ölçekte sol muhalefetin yükseldiği bir dönem olmuştur. Reel sosyalizmi yaşayan SSCB’nin varlığı sosyalizmin dünya ölçüsünde güçlü ve meşru bir toplumsal proje olarak yer almasını sağlamıştır. ABD’nin Vietnam’ı işgali sonucu küresel ölçekte anti - emperyalist bir savunu alanı ve duyarlılık yaratmış, Batı Avrupa’da öğrenci hareketleri yükselmiştir. Latin Amerika’da ve Ortadoğu’da ulusal bağımsızlık ve devrim için gerilla mücadeleleri ortaya çıkmıştır. Politik muhalefetlerin seyrini radikal bir biçimde dönüştüren bu gelişmeler, devrim projesini bir ütopya olmaktan çıkarmış yakın gelecekte gerçekleşecek olan bir toplumsal ve politik bir projeye dönüştürmüştür.

Küresel ölçekte yükselen sol muhalefet, Türkiye’deki sol hareketi de derinden etkilemiştir. Sol yayınlar hızlı ve geniş bir biçimde Türkçe’ye çevrilmiş teorik-politik tartışmaların zenginleşmesine hizmet etmiştir. Özellikle üniversite çevrelerinde fikir kulüpleri aracılığı ile örgütlenen öğrenciler dönemin gelişmelerinden etkilenerek hızlı bir politikleşme sürecine girmişlerdir.

           

ANKARA’NIN TAŞI

19 Nisan 1966'da, ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk, CENTO Dışişleri Bakanları toplantısına katılmak üzere Ankara'ya geldi. FKF'li öğrencilerin yoğun protesto gösterileriyle karşılandı.

Çoğunlukla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF), Hukuk Fakültesi ve ODTÜ öğrencisi olan gençler, ellerinde pankartlarla, Rusk'ın kalacağı ABD Büyükelçisi'nin evine gitmek amacıyla yürüyüşe geçer. Aralarında Sinan Cemgil'in de bulunduğu 70 eylemci genç gözaltına alınır.

ABD Cumhurbaşkanı Johnson 'un Yunan asıllı özel temsilcisi Cyrus Vance, Türk hükümetine bir mesaj vermek amacıyla Ankara'ya gönderilir. Vance'in Esenboğa Havaalanı'na geleceğini öğrenen öğrenciler, 23 Kasım 1967 Perşembe günü, saat 10.30'dan itibaren havaalanının bekleme salonunu doldurur. Öğrenciler:

 

“Ankara'nın taşına bak, Şu Yankee'nin işine bak,

Bizi Yunan'a satıyor, şu feleğin işine bak,

Ankara'nın taşlı yolu, üsler dolu sağı solu,

Amerika evine dön, yoktur bunun başka yolu”

marşını söylerler.

Gençler, bir ara uçağın iniş alanına girerek oturur. Toplum polisi şefinin uyarılarına karşın öğrenciler yerlerini terk etmez.

 

YERLİ SATILMIŞLAR

ODTÜ-ÖB, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü, FKF, TMTF, AYOTB ile AÜTB, 25 Mayıs 1967 Perşembe günü, ortak bir bildiri yayımlar. Amerika'nın, Yunanistan ve Vietnam'da giriştiği faaliyetlerin yerildiği bildiride özetle şu görüşlere yer verilir:

''Emperyalizm ve yerli satılmışların, bütün dünyada sahneye koydukları yeni oyunlar karşısında duyduğumuz öfkeyi, kamuoyuna haykırmayı bir görev sayıyoruz.

Bugün Yunanistan'da, Vietnam'da, Kıbrıs'ta ve bütün Asya, Afrika, Latin Amerika ülkelerinde emperyalizm korkunç cinayetler işlemektedir. Emperyalistler aynı oyuna Brezilya'da, Arjantin'de, Dominik'te, Endenozya'da ve en son olarak Yunanistan'da başvurmuştur.

Ordumuzun şanlı tarihinin devrimci geleneği mutlaka ağır basacağına kesin olarak inanıyoruz. CIA, Türkiye'de bir General Patakos bulamayacaktır.

Amerika, özgürlüğü için savaşan Vietnam halkını yok etme çabasındadır. Gün gelecek bütün Vietnam, emperyalistlerden ve satılmışlardan arınacaktır. Çünkü, dava ölüm kalım davasıdır.

Biz Türk milliyetçileri olarak şu anda oyuna getirilmiş olan, emperyalizmin yönettiği bir faşizm darbesinin kurbanı olan Yunan halkının ve kurtuluş savaşı veren Vietnam halkının milliyetçi güçleri ile dayanışma halindeyiz. Bütün dünya halkları yakın bir gelecekte, emperyalizmin ve yerli ortaklarının üstesinden gelecek, yurtlarında kendi ulusal geleneklerine uygun halktan yana demokrasiler kuracaklardır.''

 

TÜRK BAYRAĞI-YATAK ODASI

 

24 Temmuz 1967’de 6. Filonun İstanbul’a gelmesi, artık hiç de 1946’ta limanlarımıza gelen MISSUORI zırhlısı gibi şenliklerle karşılanmıyor, emperyalizmin denizlerimizdeki bekçisi olarak algılanıyor ve tavır alınıyordu. Protesto etmek için Dolmabahçe’de ABD Konsolosluğu önünde Amerikan bayrağı indirilip, yerine Türk bayrağı çekiliyor, bayrak çeken gençlerin üzerine ise ateş açılıyordu.

Gençler tarafından, filo komutanının Taksim alanına koyduğu çelenk yakılıyor, Amerikalı denizcilerin kepleri başlarından alınıyordu. 6. Filo protesto mitingleri düzenleniyordu.

Bu tepkilere rağmen 1967 ekiminde yeniden İstanbul’a gelen 6. Filo erlerinin, bu sefer sadece keplerinin alınmasıyla yetinilmiyor, Amerikalı denizciler üzerlerine atılan çürük yumurtalar ve fışkırtılan mürekkeplerden de nasiplerini alıyorlardı. 7 Ekim 1967 de 6. Filoyu protesto etmek için Dolmabahçe’de düzenlenen oturma mitingine çağrıda:

“Emperyalizmi topraklarından yarım asır önce silah zoruyla kovarak dünya geri kalmış ülke halklarına önderlik eden Türk ulusunun yatak odalarına kadar girmeye cesaret eden Amerikan emperyalizmine artık tahammülü kalmamıştır “ deniliyor ve “bu mitinge hangi partiden ve hangi ideolojiden olursa olsun, bütün milliyetçi güçlerin bir araya gelmesi“ isteniyordu.

1968 yılında işgal ve boykotlar sürerken anti-emperyalist gösterilerde yoğunluk kazanıyordu.

14 Mayıs 1968’de “Nato’ya Hayır” Haftası düzenlendi. Gençliğin anti-emperyalist eylemleri artarken, gençlik üzerine saldırılar da arttı ve giderek bu saldırılar katliama dönüştü.

1968 Mayısında düzenlenen “ NATO’YA HAYIR” kampanyasında ”....NATO’ya Hayır diyoruz, çünkü Amerika’ya karşıyız . NATO’ya Hayır diyoruz çünkü emekçi halk yığınlarının, yani Türkiye’nin çoğunluğunun çıkarlarından yanayız (....) Amacımız bağımsızlık sorununu yalnızca biz gençlerin ve aydınların sorunu olmaktan çıkarıp, emekçi halkımıza mal etmektir. Çünkü her zaman halklar galip gelmiştir. Vietnam’da da böyle olmuştu. Türkiye’de de olacaktır... “ deniliyordu.

 

DEVRİMCİ GÜÇ BİRLİĞİ

Bu süreç Türkiye’nin tek legal sol partisi Türkiye İşçi Partisi'ni de etkiliyordu. (TİP) Malatya'da yapılan Büyük Kongre'sinde, Mehmet Ali Aybar ile Behice Boran ve Sadun Aren gruplarına karşı çıkılıyor, Milli Demokratik Devrim tezi seslendiriliyordu. Mihri Belli'nin öncülük ettiği bu tezi, FKF içerisinde Adalet Partisi (AP) Milletvekili Sadık Perinçek'in oğlu Doğu Perinçek sahipleniyor ve FKF Genel Başkanlığına geliyordu.

Bu yeni oluşum, 27 Mayıs Milli Devrim Derneği'yle dayanışmaya girerek, Devrimciler Güç Birliği'ni (Dev-Güç) kuruyordu. Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF) Genel Başkanı Prof. Bahri Savcı, ayni zamanda Dev-Güç'ün de başkanlığını üstleniyordu. Sekreteri ise, eski Milli Birlik Komitesi (MBK) üyesi yeni tabii Senatör Kadri Kaplan oluyordu.

 

(Tabii senatörler tekrar piyasaya çıkıyorlardı. Elleriyle teslim ettikleri 27 Mayıs kazanımlarını sözde tekrar geri almak için kurmaylığa soyunuyorlardı. 12 Mart 1971 sonrası bu kurmaylar sıra kadem basacaklardı. Kurmaylığa soyundukları gençler asılırken ve öldürülürken “ihtilalci” kimlikleri karşılığı aldıkları “ömür boyu senatörlük” koltuklarını kaybetmemek için, seslerini kısacaklardır. Aynını 21 Mayıs 1963 sonrası da yapmışlardı. Asılan arkadaşlarını, kurşunlanan Harbiyelileri seyretmekle yetinmişlerdi.)

1968 Martı sonunda Ankara’da şeriatçı güçler sola ve sol düşüncenin gelişmesine karşı ikinci şahlanış mitingi düzenleyeceklerdi. Dinsel gericiliğin emperyalizmin bir uzantısı olduğu ve bağımsızlık mücadelesinde engel olduğu düşüncesiyle 27 Mayıs Milli Devrim Derneği, demokratik kitle örgütlerini ortak tavır almaya çağırdı. Gericiliğe karşı tam bağımsızlık anlayışı içerisinde Anayasanın ilkelerinin eksiksiz gerçekleştirilmesi için 27 Mayıs Milli Devrim Derneği, Fikir Kulüpleri Federasyonu, Türkiye Milli Talebe Federasyonu ve Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu güç birliği yapacaklarını 27 Mart 1968 tarihinde yayınladıkları bir bildiriyle ilan ettiler.

Devrimci Güç Birliği adı altında görüş birliği yapan 50’ye yakın devrimci nitelikte öğrenci, işçi, öğretmen ve çeşitli halk kuruluşları imzasıyla yayınladıkları bildiride şunları belirtiliyordu :

“Bugün ülkemiz görünür, görünmez, açık, kapalı bir şeklide emperyalizmin, yani yabancı sermayenin kontrol ve çıkarlarının baskısı altında bulunmaktadır.

Köylerimize kadar sokulmuş barış gönüllüleri adı altında Amerikan araştırmacıları ile,

Bakanlıklarımıza yerleşerek görevlerinden çok daha etken faaliyetlerde bulundukları şüphesiz olan yabancı uzmanlarla,

Sadece bizce bilinmesi gereken bütün askeri harekatımızı rahatlıkla kontrol edip, gözetleyebilen ve mili güvenliğimizi tehlikeye düşüren askerleri ve askeri imkânlarıyla,

32 milyona mezar hazırladıkları artık iyice bilenen atom üsleriyle,

Yurdumuzda kolaylıkla üretebileceğimiz tüketim mallarını gözler önünde pervasızca satan Amerikan pazarlarıyla,

Suçluyu yargılama hakkımıza bile set çeken ikili anlaşmalarla,

Yurdumuzda kendi çıkarlarına göre kredi dağıtabilecek bankalarıyla,

Mali politikamızı kontrol edip, müsaadesine başvurmaya ve yasaklarına uymaya mecbur tutulduğumuz konsorsiyumlarıyla,

Temel sanayimizin gelişmesine engel olan ve gittikçe tekelcilik yönünden gelişen iki misli pahalılıkla mal satan montaj sanayi ve bunun arkasındaki yabancı şirketlerle ve nihayet ikide bir Dolmabahçe önünde ve İzmir’de demirleyerek gençlerimizi birbirine kırdırıp, dostluk ziyaretlerini çok aşan filolarıyla, emperyalizm ne denli ve derece etken bir şekilde ülkemizi tahakküm zincirine vurmaya çalıştığı açıkça görülmektedir. …..)

Emperyalizme karşı savaşta esas hedef, yabancı desteğine bel bağlayan ve onunla işbirliği yaparak halkımızı sömüren ve sömürülmesine göz yuman yabancılarla işbirlikçi çevrelerdir. Bunlar gayri millidirler, yabancılarla paravanlık etmekte onlara maskelik yapmaktadırlar. Bu paravan yırtılıp maskeler düşürülmedikçe, emperyalistin gerçek yüzü görülmez. Çünkü, yeni emperyalizm saklı ve sinsi karakterde, paravanlı ve maskeli bir tiptir. Hedef paravanı yırtıp maskeleri düşürerek, emperyalizmin gerçek yüzünü Türk halkının tükenmez gücünün ve sarsılmaz inancının karşısında bırakmaktır.(…….)”

 

SENDİKAL HAREKET

Dev Güç’ün ilk kuruluşu döneminde işçi sınıfı, bu güç birliğinde  son derece zayıf temsil edildi. DİSK önceleri kuruluş toplantılarına, DİSK’in Ankara Temsilcisi Uğur Cankoçak’ı göndererek katıldı. Fakat daha sonra DİSK Genel Merkezi, Dev Güç’ten çekildiğini açıkladı. DİSK çekildi. Ama Gıda-İş kaldı. Güçbirliği içerisinde ,İsmet Demir’in Yapı İşçileri Sendikası da vardı. Daha sonra Necmettin Giritlioğlu bu sendikada görev alacak  ve 22 Ağustos 1970’te Aliağa grevi sırasında öldürülecekti.

1967’de Ereğli Demir Çelik İşletmesinde soğuk haddehanesinde işçi olarak çalışmaya başlayan Giritlioğlu, bir yıl sonra Ereğli’de örgütlenme çalışmalarında bulunan DİSK’e bağlı Türkiye Maden İş Sendikası’na girerek, gençlik kolu başkanlığına getirildi.

Aynı dönemde Türkiye İşçi partisine üye olarak, Karadeniz Ereğlisi’nin ilçe örgütünün yönetim kuruluna seçildi. 1969’da aynı işletmede mühendis olarak çalışan Bingöl Erdumlu ile birlikte Türk Metal sendikasının bünyesi dışında ama özellikle sendika üyelerinin bilinçlenmesine yönelik “Toplu Sözleşme ve Grev Dayanışma Komitesi”ni kuran Giritlioğlu’nun bu çabası işçiler arasında önemli bir birikime yol açtı.

Aynı yıl Türk Metal Sendikası’nın Ereğli Demir Çelik İşletmesi’nde başlatıp uzlaşarak noktaladığı grevden sonra işçilerin DİSK’e bağlı Türkiye Maden İş Sendikası’na geçmesinde de Giritlioğlunun bu çabası etkili oldu. 1968’de Ereğli’de açılan Vietnam sergisi bahane edilerek, polis tarafından gözaltına alındı ve ağır işkenceye maruz kaldı. Şubat 1969’da İstanbul’daki Kanlı Pazar mitingine katıldı.

1969’un sonunda Ereğli’deki işinden atılan Giritlioğlu, Ankara’ya giderek Yapı İşleri Sendikasında çalışmaya başladı. Sendika başkanı İsmet Demir’le inşaat işçilerini örgütledi. Bu Bu arada Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ndeki inşaat

işçilerinin örgütlenmesinde çalışırken Yusuf Küpeli, Münir Aktolga ve Mahir Çayan’la tanıştı. Aynı yıl YİS’in Ankara şube başkanlığına getirildi. Daha Giritlioğlu İzmir’de yapılan kongre sonucunda Yapı İşleri Sendikası’nın genel başkanlığına getirildi.

Dev Güç, öğrenci gençliğin işçi sınıfıyla bağlantı kurmasında ve ortak bir program etrafında hareket geçmesinde istenilen sonuçları doğuramadı ve doğuramazdı.

FKF III. Kurultayı Ocak 1969’da yapıldı. MDD’cilerin TİP’lilere nazaran daha ağırlıklı bir şekilde yönetime geldikleri bu kongre sonrasında giderek etkinliği ele geçirdiler. Kurultay sonrası FKF’nin etkinliği giderek genişlemeye başladı. Toprak eylemleri, üretici mitingleri, anti-emperyalist eylemler, grevlerle birlikte halkın diğer kesimleriyle gençliğin birliği konusunda ileri adımlar atıldı.

Dönemin hemen tüm örgütlenmeleri ve siyasi eğilimleri FKF içinde yer almaktaydı. Aralarında kıyasıya bir "yönetim" mücadelesi olmaktaydı.

1969 yılının başındaki kongrede yapılan seçimlerde, TİP yanlısı ekip yönetimden uzaklaştırıldı ve Yusuf Küpeli FKF'nin Başkanı oldu.

 

ULUSAL ONUR

1968 işgallerinin sonrasına rastlayan 15 Temmuz 1968’de 6. Filo yine limanlarımıza geldi. Bu sefer gençlerin tepkisi ve öfkesi her zamankinden daha büyüktü Daha önce hiçbir şey olmamış gibi 6. Filonun Türkiye limanlarını yeniden kirletmesi ulusal onurumuza yapılan en büyük saygısızlıktı. 6. Filonun geldiği gün tüm bayraklar yarıya indirildi. Sokakta görülen Amerikalı askerlere boya atıldı, yuhalandı. Polis Taksim’e giden yolları bile tutmuş, genç avına çıkmıştı. Taksim’e çorba içmeye giden 16 üniversiteli bile tutuklandı.

Amerikan bahriyelileri, barlarda sazlarda gezerken polis Amerikalıların güvenliklerini koruyor, ilgili ilgisiz sokakta gördüğü gençleri topluyordu.

6.Filo’nun İstanbul’a gelmesiyle birlikte Ankara’da da öğrenci gençlik bir dizi eylem gerçekleştirdi. Ankara’daki Amerikan Haber Alma Merkezi, Pan Amerikan Hava Yolları ve Amerikan Kültür Merkezi molotof kokteyli atılarak tahrip edildi. Tuslog Komutanlığı’nın duvarları siyaha boyandı.

6. Filo'yu protesto gösterilerine katılan öğrencilerden TİP ve FKF üyesi İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu, polislerin İTÜ Gümüşsuyu Öğrenci Yurdu'nu basması sonucu yurdun penceresinden düşerek ağır yaralandı. Demircioğlu, tedavi edildiği İlk Yardım Hastanesi'nde 24 Temmuz 1968 Çarşamba günü öldü.

Demircioğlu'nun öldüğünü duyan öğrenciler yoğun protesto gösterisine giriştiler. Taksim’e kadar yürüyüp, 6. Filoyu protesto ettikten sonra Dolmabahçe’ye inerek yakaladıkları Amerikalı subay ve erleri karga tulumba denize atmaya başladılar. Bu eyleme işlerinden çıkan halkta katılınca binlerce kişi, ortalıkta denize atacak Amerikalı, Amerikalılar’da kaçacak delik aradılar.

 

TEĞMENLER, TEĞMENLER...

 

 “1968 yılına gelindiğinde Deniz Harp Okulu Subay Taburu’ndaki (3. ve 4. sınıf ) teğmenlerden oluşan devrimci bir örgütlenme, organlarıyla birlikte oluşumunu tamamlamıştı. Bu örgütlemenin ülke sorunlarına bakış mantığını anlatabilmek açısından şu noktayı hatırlatmalıyım: dönem tatillerinde teğmenlerden oluşan gruplar Doğu Anadolu’nun en ücra köylerine kadar gitmekte ve o köylerdeki okullara “Mustafa Kemal kütüphaneleri”ni kurmaktadır. Aynı zamanda devrimci teğmenler halk ile ilişkilere girip sorunlarını dinlemekte ne bu konuda raporlar hazırlamaktadır.

Bu aşamada henüz sivillerle hiçbir ilişki yoktur. Henüz Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile tanışılmamıştır. Örgütlenme benim (Sarp Kuray) başkanlığımda yürümektedir ve merkezi komitede Teğmen Sarp Kuray, Teğmen Mehmet Akmaner, Teğmen Yücel Ersoy, Teğmen Ali Kırca, Teğmen İsmail Cankardeş, Teğmen Mehmet Sağcan, Teğmen Coşkun Erkal, Teğmen Çetin Algon, Teğmen Erhan Ünal, Teğmen Ercüment Toker bulunmaktadır. Bu arkadaşların her biri kurulan eğitim, maliye, toprak vb gibi komitelerde başkanlık yapmaktadır

Bu aşamada Hava Harp Okulu öğrencilerinin oluşturdukları bir örgütlenme ile ilişkiye geçilmiştir. Hava Harp Okulu 2. sınıf yani Teğmen çıkacak devredeki öğrencilerden oluşan örgütte Saffet Alp, Mustafa Çimen, Hasan Özgen, Mehmet Aklaya, Kemal Berişler, Nevzat Yücel, Ahmet Nart, Mehmet Yurtözveri gibi Harbiye öğrencileri bulunmaktadır. Yapılan ilişkiler sonucunda kendilerine Deniz Harp Okulu’ndaki örgütlenme açılmış ve birlikte hareket etme önerisi getirilmiştir.

Öneriyi kabul eden hava Harbiyeliler ile buluşulmuş ve birlikte yürünmüştür. Her kuvvet kendi bünyesinde müstakil örgütlenmeler yapacak koordinasyon merkezden sağlanacaktır. Bu açılım ilke olarak kabul edilmiştir ve THKP-C örgütlenmesi ile temas sağladıkları ana kadar da kimse bu ilkeye ters düşmemiştir.

Havacılar çoğunlukla Harbiye 2. sınıf öğrencisi olduklarından her sene mezuniyette geleneksel olarak çıkarılan “Göksenin” adlı yıllığın çalışmalarını da yürütmektedirler. Kendilerinden gelen bilgilere göre sınıf subayları Yüzbaşı Salih Zeki Yılmaz ve Üsteğmen Fuat Turan okulda bu arkadaşlarımızla ilişki içindedirler. Bu iki havacı subay da Talat Turhan‘a yakındır. Benim bugünkü değerlendirmelerime göre genç subay ve Harbiyeliler arasında başlamış ve hiçbir yer ile bağlayıcı anlamda ilişkisi olmayan bağımsız harekette bizim boyutumuzda ilk kırılma bu subaylarla başlamıştır. Salih Zeki Yılmaz Ve Fuat Turan 12 Mart sonrası açılan 256 sanıklı “ Türk Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Davasının” sanıklarıdır ve bu iddianamede onların Harbiyeliler ile olan ilişkileri ve tüm bu ilişkilerin THKP-C’ye taşınması anlatılmaktadır.

Diğer kanal da Binbaşı İbrahim Keskin ile başlayan ve Orhan Savaşçı ile devam eden kanaldır. Buradaki kırılma iki boyuttadır; bir bizim bağımsız hareketimize yönelmişlerdir, iki sonraki süreçte de THKP-C hareketine sızmışlardır. Sonuç ortadadır. Şimdi bu acılı süreci anlatıyoruz.

Hava harp okulundaki devrimci arkadaşlar teğmen çıktıkları zaman “Göksenin” de yayınlanmıştır. Bu yıllık devrimci ve antiemperyalist bir özde hazırlanmıştır. (Sarp Kuray)

 

GÖKSENİN

GÖKSENİN 1968 Hava Harb Okulu Kültür Yıllığı Hasan ÖZGEN’in giriş yazısı ile başlıyor. Ardından,Yzb Zeki Yılmaz, Mehmet Yurtözveri, Erol Erdener Yücel, Erdal Şahman, Öner Kamburoğlu, Kemal Berişler, Selami Çetin, Akın Aklar, Üner Akdeniz, Ali Değirmenci, Kaya Gürleyen, Mehmet Güçlü, Şerif Özçelik, Mehmet Erikli, Ahmet Güvenç, M.Kemal Koçtepe, Neşet Sözer, Mustafa Çimen ve Hasan Özgen’in şiirleri; Öner Akdoğu, Neşet Sözer, Mustafa Çimen, Hasan Özgen, Mehmet Yurtözveri, Onur Akdoğu, Haşim Erkan, Saffet Alp, Öner Kamburoğlu, Kürşat Çelik, Mehmet Birhekimoğlu, Mehmet Erten ve Hv.P. Fuat Turan’ın yazıları ile kitap GÖKSENİN oluyor.

GÖKSENİN’den birkaç alıntı:

 

BARUT YERİNE DEVRİMCİ DÜŞÜNCE

Daha güzel bir “YILLIK” çıkartamaz mıydık? Daha güçlü ve gür... olurdu, ama ilk yapıt bizim verdiğimiz. Bir kültür yayınının ilki. Temel olması önemli bizce. Toplumlar sürekli gelişir, düşünceler de öyle. Eylemler için. değer yargıları da evrimleşecektir; iyiye ve daha güçlü olana. “Kartal Kapı”dan uğurlanırken, daha koyu solukların savımızı sürdürecekleri gün gibi açık.

Nedir tanıtlamak istediğimiz? Savaşçıyız ya, katı ve sıkı yaşantıların insanları olarak biliniriz. Öyledir de... Dışarı taşırmasak da duygu ve düşünce evrenimiz kuşam gibi üstümüzdedir. Örneğin; düşünemez miyiz? Sevmediniz mi?

Büyültelim adımlarımızı daha bir. Bir kez savaşa barıştan yükselmek, önümüzdeki  gerçek. Konu yurt ise topraksa ya da özgürlük ise bizim de söyleyeceklerimiz var topluma. Harbiyeli olarak görevimiz bu. Hakkımızı ulustan alıyoruz, gücümüzü Ata’dan. Artık tüfeklerimize barut yerine devrimci düşünceyi sürmek zorundayız.Tetik o zaman güvenilir olur.

İşin ilgi yönü umut vermedi bize. Kendi çabalarımızı geriden izlemek yırtılacaktır gün olup. Gelecek betikler tümden ilgi duyarsa, yüce yapıtlara varabilir, üstümüze çıkar. İleriden çok şeyler beklemenin ilk uyartısıdır bu. Büyük olmak için, ilkten bütün olmak gerekir...

“GÖKSENİN” demeyi uygun bulduk yıllık için. Belki gökte konaklamış yaşantılarımızın ılıklığını yansıttığı için, belki de maviye olan tutkunluğumuzdan... Dileğimiz «GÖKSENİN» in geleneksel bir güç kazanması.

Anıksamanın yorgunluğunu yüklenen arkadaşlara özellikle Mustafa ÇİMEN, Neşet SÖZER, Erdal ŞAHMAN ve Nevzat KILIÇARSLAN'a “sağolun” demeden geçemeyiz.

Bir diğer sıcak ilgi Alay Komutanımızdan ve yöneticilerimizden geldi. Karşılık olarak kendilerine elinizdeki yapıttan özge ödül veremezdik...

Toplarsak, gelecek için bir temel, 1968 Devresi için de onur verici bir yıllık vermeğe çalıştık.

Bu uğraşıdan yüzümüzün aklığı ile çıkmışsak, üleşiyoruz.

Yeşilyurt, 14 Haziran 1968- GÖKSENİN Yürütmeni Hasan ÖZGEN

 

TÜRK DÜŞÜNÜŞÜNÜN BATILAŞMA EYLEMLERİ İÇERİSİNDE EVRİMİ

Saffet ALP

(Kızıldere’de “Deniz Gezmiş’in idamına mani olmak için mücadele ederken” Mahir Çayan’la birlikte Üsteğmen rütbesinde öldürülmüştür. Uzun yazısının son kısmı alınmıştır.)

Ekonomik bağımsızlıktan yoksun olan toplumun bütün çabaları yalnız sömürü düzenini sürdürenler içindir. Ve son olarak, devrimci bir görüşü kabul etmeyen toplumun bu yönde düşünü aşılamayan her toplum, dünya toplumları ayrımında, doğru dediğimiz ve her zaman geri kalmışlığını önerdiğimiz bir düzeyde kalacaktır.

Bir toplumun kalkınması, çağının uygarlık düzeyine paralel bir düzeyde yürütülmek isteniyorsa, ilk önce bağımsızlığa kavuşturulması, ondan sonra da topluma sürekli bir devrimcilik anlayışının egemen kılınması zorunludur. (Saffet ALP)

 

DOĞUM YERİ-NERELİ?

1961 Anayasası’nın getirdiği nispi demokratik ortam Türkiye’de her sınıf ve katmanı etkiledi. Özellikle Türkiye işçi sınıfı, aydınları ve Kürt devrimci demokrat, yurtseverleri de bu ortamdan yaralanma yollarını aradılar.

O dönemde gerek dünyadaki, gerekse Türkiye’deki gelişmelerden etkilenen Kürt kökenli devrimci gençler ve aydınlarda devrimci örgütlenmelerin içerisinde yer almaya başladılar. Önceleri Türkiye İşçi Partisi içinde ve Fikir Kulüpleri Federasyonu içerisinde devrimci mücadeleye katıldılar. O dönemlerde devrimciler arasında, etnik ve/veya dinsel ayırımlar söz konusu bile değildi. Öyle ki gençler birbirlerinin nereli olduklarını bile merak etmezdi, bilmezdi. Yıllar sonra öğrendiler arkadaşlarının doğum yerlerini.

 

Kürt aydınlar; T. Ziya Ekinci, M. Ali Aslan, Kemal Burkay N. Kutlay, A. Aras ve Yaşar Kaya TİP içinde yoğunlaştılar. M. Ali Aslan bir dönem TİP Genel Başkanı oldu. Daha önceleri T. Ziya Ekinci TİP Genel Sekreteri oldu ve parlamentoya girdi. Kürt gençlerin büyük bir kısmı Fikir Kulüpleri Federasyonu’nda (FKF) yer aldılar.

 

ETNİK MİLLİYETÇİLİK-DDKO

Devrimci dalgayı kırmak için kışkırtılan “milliyetçilik” akımları, bir yandan “Türk Milliyetçiliği” adına devrimcilere saldırtılırken diğer yandan “etnik” ayırımları ön plana çıkarttı ve Kürt halkını yok sayan anlayış, “Kürt Milliyetçiliğini“ tetikledi. Bu ortam Kürt gençlerini de etkiledi. Giderek genel devrimci hareketten uzaklaşarak kendi “etnik” kimliklerini aramaya başladılar.

Önceleri sosyalist ve komünist olmayanlara hafif gözle bakılırken, daha sonra ulusalcı olmayanlara hafif gözle bakılmaya başlanıldı. Devrimci Doğu Kültür Ocaklarını (DDKO) kurarak bir kısım Kürt gençleri ayrı örgütlenmeyi tercih ettiler.

Şüphesiz bu ayrılmada, o günkü solda yaşanan ayrışmalar ve çekişmeler de etkili oldu. Sosyalist Devrim (SD) İle Milli Demokratik Devrim (MDD) tartışmaları devrimcileri böldü.. SD’yi M. Ali Aybar ve Behice Boran temsil ediyordu, MDD’yi Mihri Belli temsil ediyordu. Dergileri bile ayrıldı. BEYAZ Aydınlık ile KIRMIZI Aydınlık dergileriyle kendilerini ifade ettiler.

DDKO’ların kuruluşları ile ilgili ilk toplantı 1969 Nisanında, ANKARA Ticari İlimler Akademisi Öğrenci Derneğinde yapıldı. Öğrenci Derneği Başkanı Mehmet Demir’di. Bu toplantı sonunda Ankara DDKO 21 Mayıs 1969 tarihinde kuruldu.

Kurucuları: Yumni Budak, Daham Keleş, İbrahim Güçlü, Kemal Cengiz, Hikmet Buluttekin, Ahmet Kotan, Şerif Felekoğlu, Nazmi Onur, Nusret Kılıçaslan, Abdullah Soysal, Ali Beyköylü, Salih Sıtkı, Mustafa Karacadağ, Halit Çetinyalap, Mümtaz Kotan, Mustafa Karadağ, Mehmet Demir, Halil Dündar, Nuri Bingöl, İsa Geçit, M.Sait Aktaş, İrfan Özen, Faruk Aras, Bedri Demir den oluşuyordu. Başkanlığa  Yumni Budak getirildi.

İkinci Toplantı Ankara DDKO Kurulduktan bir hafta sonra 27 Mayıs 1969’da İstanbul’da Diyarbakır Yurdunda yapıldı. Bu toplantı sonucunda da İstanbul DDKO kuruldu.

Kurucuları: Necmettin Büyükkaya, Hikmet Bozcalı, Ali Buran, Leyla Ejder, Mehmet Tüysüz, Ali Haydar, Emre Mehmet Can, Sabri Ünlü, İbrahim Önen, Ömer Bakal, Fevzi Yardımcı, Mahmut Kılıç, Aydın Yümlü, M.Ali Aslan, Aziz Yılmaz, Sait Bozgan, İbrahim Yüksekkaya, Fazlı Can Kadir Akgüneş, Salih Kaynak, Mustafa Doğan Özbay, Ahmet Zeki Okçuoğlu, Mehmet Balamir, Sait Pektaş, Şakir Elçi, Ali Yilmaz Balkaş, Agah Uyanık, Kadri Çağlı, Hüseyin Azkan, İlhami Yaban.

1. Dönem Başkan: Necmettin Büyükkaya

2. Dönem Başkan: Hikmet Bozcalı

3. Dönem Başkan: Mehmet Tüysüz

Kuruluş toplantılarında tartışmalar genellikle iki noktada yoğunlaştı.

Örgütün Merkezi olup olmaması. O günkü yasal koşullar nedeniyle örgütün merkezi olmamasına, özellikle Doğu illerinde yoğunlaşılarak il bazında ayrı dernekler kurularak örgütlenmesine

Ayrı örgütlenilmesine rağmen DEV-GENÇ ve TİP ile dayanışmanın sürdürülmesine karar verildi.

Kararlar doğrultusunda illerde Devrimci Doğu Kültür Ocakları açıldı.

DDKO- Kozluk, 28 Ocak 1970

Kurucuları: M. Şirin Baltaş, Alaattin Baltaş, Abdi Dizmen, Yusuf Güzel, Mehmet İnal, Halil Kaneş, İrfan Bozgil, M.Tahir Birlik, A.Halim Dinler, Mehmet Asker, Nasir Bağ.

DDKO -Ergani 13-Ekim 1970

Kurucuları: Ömer Kan, Mehmet Emintektaş, Kemal Vural, Mustafa Gök, Mehmet Sağlamoğlu.

DDKO- Silvan, 9 Kasım 1970

Kurucuları: Bahri Evliyaoğlu, Mahmut Okutucu, Muhterem Biçimli, Vedat Erkaçmaz, Akif Işık, A.Kerim Ceylan, Yusuf Kılıçer, Mahmut Yeşil, Cüneyt Ceylan, Zeki Bozaslan, Fikri Müjdeci

DDKO-Diyarbakır, 6-Ekim 1971

Kurucuları: Yusuf Ekinci, Süleyman Çelik, Fikri Gürbüz Yıldızhan, Ömer Çetin, Mehdi Zana, Nazım Sönmez, İlhan Aslan, Abdurrahman Uçman, Vedat Hayrullahoğlu, Gıyaseddin Ayaz, Halit Ayçiçek, Hasan Yılmaz, Hüseyin Altan, Tarık Ziya Ekinci, Naci Kutlay, Sadun Kılıç, Mehmet Canpolat.

DDKO- Batman, 18 Kasım 1971

Kurucuları: Mehmet Yıldız, Sabri Yıldız, Mehmet Durmaz, Sabahattin Saygılı, Übeydüllah Aydın.

O dönemde Türkiye solunun “Milli Mesele” ye bakışı son derece netti. Sistemin inkarcı tutumuna, yasak ve engellemelerine rağmen Kürt halkının sorunlarına sahip çıkıyor. Halkların kardeşliğini savunuyordu ve Türkiye halkının devrimci mücadelesinin Kürt ve Türk ayrımı yapmadan sömürülen ve hakları gasp edilen tüm Türkiye halkının kurtuluşu için yapıldığını belirtiyordu.

1969’da TİP’in Ankara’daki YİBA düğün salonunda yaptığı aldığı kurultayda alınan bir kararda "Doğu ve Güney Doğuda Kürt halkı diye bir halk yaşamakta" olduğu ve bu halkın sorunlarına da sahip çıkılacağı belirtiliyordu. Bu karar nedeniyle 1971 yılında TİP kapatılıyordu. Aynı yıl DDKO’larda kapatıldı. Yönetici ve üyeleri tutuklandılar, işkence gördüler ve hüküm giydiler.

Deniz Gezmiş idam sehpasında bile “Yaşasın Türk ve Kürt Halkının kardeşliği” diyerek son sözünü  söylüyor ve devrimci kardeşliğe vurgu yapıyordu.

 

ÜÇ HİLAL-GAMALI HAÇ

19 Ağustos 1968’de Türkeş gazetelere demeç vererek “CKMP’nin komünistlerle mücadele için komando birliklerini kurduklarını” resmen açıklıyordu. Türkeş demecinde “Komando birliklerinde ’milliyetçi’ çocukların, Genel İdare Kurulu üyesi Dündar Taşer nezaretinde her gün sıkı bir eğitime tabi tutulduklarını,” bildiriyordu.            

 “Türkçülük“ ve “milliyetçilik” sadece laftı ve bilinçsiz kitleleri aldatmaya yönelik, sloganlardan ibaretti. ABD’nin talimatıyla “yeşil kuşak” stratejisine uygun olarak “Türkçülüğün” ve “milliyetçiliğin“ bile içi boşaltılıyordu. 8 Şubat 1969’da Adana’da yapılan CKMP kongresinde Parti içerisindeki Nihal Atsız taraftarı “Türkçü” ve “milliyetçi” unsurlar tasfiye ediliyor, partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), amblemi de “üç hilal” olarak değiştiriliyordu. Gençlik Kollarının amblemi hilal içinde “bozkurt” olarak belirleniyordu.

Artık, parti ideolojisini “Türkçülük” ve “Milliyetçilik” değil Türk-İslam Sentezi olarak sunulan ve ABD emperyalizminin yeni stratejisine göre belirlenen yeni anlayış belirliyordu.

Bu anlayışa karşı çıkanlar için ise sert ve katı önlemler alınıyordu. Başbuğun “davadan döneni vurun” talimatı sonucu; MHP’li Ali Balseven Ankara Kurtuluş Parkı’nda öldürülüyordu.

 

DEVRİMCİ ÖĞRENCİ BİRLİĞİ (DÖB)  

Bütün bu gelişmeler yaşanırken, FKF yönetiminin pasif tutumu, devrimci gençlerin huzursuzluğuna yol açıyor, bir yandan FKF içerisinde devrimci muhalefet yükselirken, diğer yandan İstanbul’da başta Deniz Gezmiş’in bulunduğu ve olaylar içinde aktif rol oynayan bir grup devrimci genç tarafından DÖB (Devrimci Öğrenci Birliği) kuruluyordu.

 FKF yönetiminde değişikliklerden ve 28 Ekim - 10 Kasım 1968 de Samsun’dan Ankara’ya yapılan “Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü” ne katıldıktan sonra DÖB, DEV-GENÇ ile bütünleşiyordu.

           

KOMER

Parker Hart'dan boşalan ABD'nin Ankara Büyükelçiliğine, Güney Vietnam'da “Barışı Koruma Programı Müdürü” olan CIA ajanı Robert Komer'in getirildiği Beyaz Saray tarafından açıklanır.

“Barışı Koruma” yani Türkçesi “hükümet darbesi yapmak, karşı devrimi tezgahlamak, işkence tezgahlarını açmak, seçimlere para yatırımı yapmak, iç savaş çıkartmak“. Bütün bunlar 'özel harekât' ve Amerikanca deyimi ile 'special operation'ca yapılan işlemlerdir.

Ankara Amerikan Büyükelçisinin Türkiye'den önce Vietnam'da 'pasifikasyon' hareketini yönetmesi de gene CIA programı içinde bulunmaktadır. Bu programa göre 15 milyonluk Güney Vietnam halkının % 90'ı, 11.000 stratejik köye veya dikenli tel ve mayınlarla çevrilmiş kamplara toplanmıştır. Bu program Türkiye'de pek iyi tanıdığımız AID (Amerikan Yardım Teşkilatı) eliyle yürütülmüştür.

Komer, Vietnam’da, Amerikanın işgaline karşı yurtlarını savunan yurtseverlerin, Vietkongların pasifize edilmesi alanında ortaya attığı parlak fikirlerle dikkat çekmişti. Vietnam’da Milli Kurtuluş Hareketine karşı yürütülen sindirme hareketinin yöneticisi, Vietnam halkının celladı idi.

“Sindirme”, “Pasifikasyon”; “Komünistleri kendi oyunları ile yeneceğiz, horozlarını boğazlayacağız, gerekirse kadınları ve çocukları da; bu, komünistlerin halk üzerindeki etkisini silene dek sürecek...” diyen CIA’nın “Artık bir insan sadece Vietkong’a benzese bile, bu onun öldürülmesine ya da kampa konulmasına yetecektir ve bu iş, halkın, kendi hükümetiyle işbirliği yapmasını öğrenmesine dek böyle devam edecektir” dediği bir savaştı bu.

Sahra Kuvvetleri, Eyalet Keşif Birlikleri adı altında yaratılan “korucu” güçleri, Özel Şube adıyla anılan korkunç işkence merkezleri, zindanlarda başlatılan “pişmanlık” kampanyaları ve katliamlar, Stratejik Köy ya da Toplama Kampları, Devrimci Kalkınma Programı adı altında uygulanan kandırma çabaları, vb. hepsi Komer’in döneminin başlıca uygulamaları olarak öne çıktı.

Köylerin yakılması, kelle avcısı özel timler, ispiyon şebekeleri ve bütün diğer kirli işler... Komünist bir teğmenin kellesine 42 dolar, eyalet komutanınkine 4200 dolar.

İşte Honcho (Kasap) adıyla anılan görünürde ABD Vietnam Büyükelçisi Robert Komer, Vietnam’da böyle koruyordu barışı. Meslekdaşlarının şimdi Irak’ta “özgürlüğü” getirip koruduğu gibi.

Sonradan, tam da devrimci mücadelenin geliştiği yıllarda 1969’da Türkiye Büyükelçiliğine atandı.

Komer’in Ankara’ya Büyükelçi olarak atanmasını devrimci gençler büyük bir tepki ile karşıladılar. Komer’i getiren uçağı karşılamak üzere ODTÜ ve Ankara Üniversitesi öğrencisi gençler 28 Kasım 1968 Perşembe günü dersleri boykot ederek Esenboğa Havaalanına gittiler. Komer’i karşılamaya gelen resmi protokolün aksine gençlerin elinde çiçek buketleri değil, çürük yumurta ve domatesler vardı. Komer havaalanı binasına uğratılmadan, iniş pistinin ucundan alınarak gizlice şehre götürüldü.

 

CADİLLAC

 

Komer, kendisine yöneltilen protesto gösterilerini ciddiye almadığını göstermek veya protestonun ciddiyetini test etmek üzere ODTÜ öğrencilerinin şaşkın bakışları arasında 1969 model 'Cadillac' marka, siyah renkli, 06 CA 001 plakalı makam otomobiliyle, 6 Ocak 1969 Pazartesi günü, saat 12.30'da ODTÜ'ye geldi. Gözlerine inanamayan, ilk şaşkınlıkları geçer geçmez bu inanılmaz olayı tüm kampusa duyurdular.

Komer'in otomobilini ilk olarak, rektörlüğün hemen yanında ve karşısında olan kantin, kütüphane ve kimya laboratuvarında bulunan öğrenciler fark etti.

Mustafa Yalçıner, Komer'in ODTÜ'ye geldiğini arkadaşlarına haber vermek için yurtlara koştururken, Mimarlık Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi Hamid Yakup isimli İranlı bir öğrenci de, ODTÜ SFK'ye giderek, arkadaşlarına seslendi: ''Haberiniz var mı? Komer'in otomobili rektörlüğün önünde''. Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, İrfan Uçar, Halil Çelimli, Yusuf Aslan, Tuncay Çelen, Mehmet Akın Atauz, İbrahim Seven, Ulaş Bardakçı, Mete Ertekin, Sait Big, Serdar Haybat, Mustafa Taylan Özgür ve birkaç öğrenci, hızla olay yerine gittiler. Birkaç öğrenci, ODTÜ Rektörlük binası önünde parketmiş ABD Büyükelçisinin makam otomobilinin yanına gelerek şoför Nidai Cemal'den, kapı ve kontak anahtarlarını istedi. Şoför, anahtarları vermedi. Bunun üzerine öğrenciler arabayı taşa tutttular ve 'çimlere basmayınız' yazılı demirleri sökerek arabanın camlarını kırmaya başladılar.

Rektör Kurdaş ile ODTÜ Öğrenci Birliği Başkanı İskender Odabaşıoğlu, bu arada, öğrencilerin arasına karışarak eylemcileri engellemeye çalıştı. Rektör Kurdaş'ın uzaklaşmasından sonra Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, Akın Atauz, İbrahim Seven, Halil Çelimli, Tuncay Çelen, İrfan Uçar, Ulaş Bardakçı, Yusuf Aslan, Mustafa Taylan Özgür, Komer'in otomobilini önce tutarak sallamaya ve sarsmaya başladılar.

Komer'in otomobilini sarsan ve sallamaya çalışan öğrenciler, sonra havaya kaldırarak devirmek için bir süre uğraştılar. Fakat otomobil çok ağır olduğu için deviremediler. Civardan bulunan bir çelik boruyu, manivela gibi kullanarak Komer'in otomobilini ilkönce yan, sonra ters çevirdiler.

Ters çevrilen otomobilin benzin deposundan benzin akmaya başladı. Hüseyin İnan, Sinan'ın boynundaki kaşkolu alarak; ters çevrilmiş ve benzin akıtan otomobilin benzin deposunun kapağını açtı ve kaşkolu deponun içine soktu. Benzin emdirdiği kırmızı siyah çizgili uzun kaşkolu otomobilin değişik yerlerine vurarak, otomobili, benzinle buladı. Ve kibriti çaktı. Otomobili söndürmek için gelen itfaiye öğrencilerin engeliyle karşılaştı. Ateş alan otomobilin etrafında toplanan binlerce ODTܒlü Amerikan emperyalizmini, Komer’i ve Komer’in ODTܒ gelmesine izin veren Rektör Kurdaş’ı saatlerce protesto ettiler.

Rektör Kemal Kurdaş da basın toplantısında olayı şöyle aktarıyordu :

“Her yönü ile yerilecek bir kaba kuvvet gösterisi oldu. Rektöre bir nezaket ziyaretinde bulunan, dost bir elçinin arabası herkesin gözleri önünde gösteriler arasında yakıldı.”

 

REKTÖR-FIRTINA

Kurdaş’a göre, Komer, ismini “övgüyle duyduğu” üniversiteye gelmek istediğini daha önce iki kez Rektöre söylemişti. Ancak, Rektör, "Bu fırtına estiği sürece Komer’e fazla yakınlaşamazdım. Ama üniversiteme 7.700.000 dolar yardım yapacak bir ülkenin elçisine karşı uzak da duramazdım" diye kendini savunuyordu.

Kurdaş anılarını yazdığı kitabında olayı şöyle anlatıyor:

 "Misafirlerimizi yemeğe davet ettim, masaya oturduk. Fakat çok geçmeden kötü haberler birbiri ardına gelmeye başladı. Öğrenciler toplanıyorlar. Çok kalabalıklaştılar. Arabanın etrafındalar. Malum grup hepsi oradalar. Arabayı devirmeye çalışıyorlar. Camını kırdılar. Devirdiler. Arabayı şişliyorlar. Arabayı yaktılar. Saat 13.15 dolaylarında…"

Hepimiz masadan fırladık. Arabayı gören rektörlüğün makam odasının pencerelerine yığıldık. Araba gerçekten yanıyor, etrafı öğrenci kaynıyor. Yanan arabayı bir iki dakika seyrettik. O sırada rektörlük telefonu çaldı açıp bana verdiler. “Bir komiser sizi arıyor efendim!”

 

KOMİSER

Telefonu aldım “Buyur kardeşim.” Dedim. Karşımdaki kendisi tanıttı. Komiser bilmem kim, ismi hatırımda kalmadıç Söylediği şu:

Komiser: Efendim, arabayı yaktılar.

Ben:Evet gördüm.

Komiser: Müdahale edeyim mi?

Ben:Neyle edeceksin?

Komiser:Yanımda adamlarım var.

Ben: Sen neredesin ?

Komiser: Mimarlık Fakültesindeyim 35 numaralı odada.(bu rakam 33 de olabilir)

Ben: Benden izin almadan üniversiteye nasıl girdin ?

Komiser: Amirlerim emir verdi girdim efendim. Ben bir saatten fazla bir süredir buradayım.

Ben: Yaa..(Demek ki Emniyet, Büyükelçinin üniversiteye geleceğini ve geliş saatini biliyordu, burada bir olay çıkacağını tahmin ediyordu veya belki de biliyordu. Onun içinde üniversiteye bir öncü ekip de yerleştirmişler.)

Telefonda komiser soruyor ”Efendin müdahale edeyim mi?” Cevabım:” Olay şu ana kadar bir araba yakılmasından ibaret, şimdi sen müdahale edip kan mı çıkartmak istiyorsun ? Masum bir öğrenci ölürse ben bunun hesabını hayatımın sonuna kadar veremem. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde kan akıttırmam, otur oturduğun yerde, sonra da sessizce kimseye görünmeden üniversiteden çık.”

Komiser çaresiz “Peki” dedi. Telefonu karşılıklı kapadık. Üç dört dakika geçmemişti ki ikinci bir telefon. Saat 13:20 olabilir.

 

KİM YAKTI? - BACAĞI KOPMUŞ KEDİ

Bu defa beni arayan İçişleri Bakanı Faruk Sükan. Telefonda bir bacağı kopmuş kedi gibi bağırıyor:

-Sükan: Rektör, Elçinin arabasını yaktın!..

-Ben:Hayır ben yakmadım. Beş on manyak öğrenci yaktı.

-Sükan: Sen Yaktırdın

-Ben : Hayır öğrenciler yaktılar. Ben bunu üniversiteye karşı işlenmiş vahim bir hata, hatta ihanet kabul ediyorum.

-Sükan: Sefiri kandırıp oraya yemeğe davet ettin, tuzağa düşürdün arabayı yaktırdın.

-Ben : Hayır ben davet etmedim, ısrarla o gelmek istedi.

-Sükan: Ben şimdi olaya müdahale edeceğim. Bütün gücümle üniversiteye giriyorum.

-Ben: Ne ile gireceksiniz ?

-Sükan: Karşınızdaki Mobil istasyonunda 250 polisim var, onlarla gireceğim.

-Ben: Faruk bey polisinizi üniversiteye sokmam. Polis bu anda üniversiteye girerse mutlaka kan çıkar, arabanın etrafında iki yüz, üç yüz tane çocuk var. Bunların belki on-onbeşi olaya karışan zorba, diğerleri masum öğrenci, seyirci. Ama hepsi genç ve heyacanlı. Bu ortamda polis üniversiyete girerse burası bir muhabere meydanına döner. Belki onlarca masum öğrenci, hayatını kaybeder. Ben kimseye bunun hesabını veremem. Onun için kesin olarak söylüyorum polisin üniversiteye bir adım bile atmasına izin vermiyorum.

-Sükan: Ben gireceğim,

-Ben: Giremezsin, girersen karşında beni bulursun.

-Sükan: Elçi orada hayatı tehlikede.

-Ben: Elçinin hayatı benim teminatım altındadır. Beni öldürmeden kimse ona dokunamaz. Burada işleri kontrol altına aldıktan sonra elçiyi şahsen ben götüreceğim,

Sükan homurdanarak telefonu kapattı.

 

NE İSA’YA NE USA’YA YARANDI

Kurdaş “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan” oldu. Ne İsa’ya ne USA’ya yaranabildi. Bir işkenceciyi, bir CIA ajanı “kasabı” “dost bir elçi” olarak bağrına basarak “öğrencilerini”; koca kadillaklarını yakılmasını önleyemeyerek; “polisin” üniversiteye girmesine izin vermeyerek “dostlarını” “incitti”.

ODTÜ Direniş Komitesinin Bülteninde şu satırlar yer alıyordu : "6 Ocak 1969. Öğle üzeri kalabalık büyüdü. Geri bırakılmışlığın ve bağımlılığın öfkesi gibi büyüdü. Sonra yüreklerdeki bağımsızlık ateşi gibi arabayı sarıverdi.”

 

ODTܒde yakılan araba devrimci gençler tarafından 2. Milli Kurtuluş Savaşının Meşalesi olarak adlandırılıyor ve Türkiye’nin her yerinde birbiri ardına, anti-emperyalist gösteri ve etkinliklerle ABD emperyalizmi, Komer ve işbirlikçi iktidar protesto ediliyor, bildiriler ve özel gazetelerle Komer olayı ve nedenleri Türkiye halkına anlatılıyordu.

ABD elçisi Komer ise basın açıklamasında şunları söylüyordu:

"Müttefik bir ülkenin temsilcisinin, büyük bir Türk üniversitesi rektörü tarafından öğle yemeğine davet edildiği bir sırada, otomobilinin ufak bir müfrit grup tarafından ateşe verilmesi gerçekten üzücü bir husustur."

 

 

 

 

 

KOMERİN ARABASINI BİZ YAKTIK

 

Ne var ki başta ODTÜ gençliği olmak üzere, Türkiye halkı “ufak bir müfrit gruba” sahip çıkıyordu. 3000 ODTÜ öğrencisi Rektörlüğe dilekçe vererek, “Komerin arabasını biz yaktık’” diyerek, tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılmasını, ya da kendilerinin de tutuklanmasını istiyorlardı.

Komplo, tersine çevrilmişti. TCK 128. Maddesi ile idam talebiyle tutuklanan ve “vatan haini” ilan edilmek istenen “Komerciler”i, halk “vatansever” olarak bağrına basıyordu. “Komerciler” in vekilliğini yüzden fazla avukat “gönüllü” olarak üstleniyordu.

Gençlerin yargılandığı Ankara Anafartalar Adliyesini, gençler ve halk doldurmuştu. Duruşma salonunda ayakta durmak için bile yer kalmadığı gibi, kalabalık Adliye Sarayının dışına Anafartalar caddesine taşmıştı.

Av. Halit Çelenk başkanlığındaki “hukuk ordusu” gençleri savunuyordu.

 

Gençlerin yargılandığı TCK 128.madde “İki ülke arasının açılması ve savaşa neden olunması”nı içermekteydi. Savaş çıkarsa idam, çıkmaz da sadece “ara açılırsa” müebbet hapis cezasını öngörüyordu. Avukatlar; “bu olayın Türk-Amerikan dostluğunu zedeleyip, zedelemediğinin ABD Dışişleri Bakanlığından sorulmasını istedi. Gelen cevap muhteşemdi “ Bu hareket iki dost ve müttefik ABD ve Türk Hükümetleri arasındaki dostluk ilişkilerini daha da kuvvetlendirmiştir”. O halde gençlere ceza değil “madalya” verilmeliydi. 128. madde düştü. Gençler sadece “toplu ızrar “ suçundan altı ay ceza alarak tahliye edildiler.

Gençlerin tahliyesinden sonra daha da gelişen antiemperyalist gösteriler ve hareketler sonucu ABD Komer’i geri çekmek zorunda kaldı. Böylelikle “Honcho” (kasap-işkenceci) olarak adlandırılan Vietnam Pasifikasyon uzmanı ve CIA ajanı Komer’in kısa süren Türkiye macerası 7 Mayıs 1969 da sona erdi.

 

KASAP’IN FİLOSU

Komer’in makam arabasının yakıldığı, Türkiye’ni hemen her yerinde anti-emperyalist ve Amerika karşıtı etkinliklerin düzenlendiği bir ortamda, 6. Filo’nun tekrar geleceği öğrenildi. Devrimci örgütler 28 Ocak 1969 da toplanarak “Dayanışma Kurulu “ oluşturdular ve hazırlıklara başladılar. İlk olarak 6 Şubat’da Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a ve Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’a telgraf çekildi :

 “Amerikan emperyalizminin bekçisi bu filoyu ve askerlerini, kendi donanmamızdan ve Mehmetçiklerimizden daha fazla görmekten usandık. Soruşturması hala açılmayan Vedat Demircioğlu’nun ve Savaş Atalay’ın öldürülmesi olaylarının doğurucusu Amerikan askerlerini görmek istemiyoruz. “

Tüm bunlara rağmen 6. Filo yine İstanbul’a geldi. Daha filo karasularımıza girmeden başlayan anti-emperyalist gösteriler, filonun gelişiyle giderek arttı. Devrimci örgütler 16 Şubat’ta yapılacak ve Taksim Meydanı’nda sona erecek “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü“nü hazırlıyorlardı. Bu arada Komer olayı ve 6. Filo protestolarından dolayı yurtsever - devrimci gençliğe diş bileyen Amerika boş durmuyor, gizli örgütleri ve işbirlikçileri aracılığıyla gerici-şeriatçı güçleri devrimcilere karşı kışkırtıyordu.

 

 

           

ABD’NİN DOSTLARI-KANLI PAZAR

Bazı gerici gazeteler “Cihada Hazır Olun”, “Kızılları Boğmanın Vakti Geldi”, “Ya Tam Susturacağız, Ya Kan Kusturacağız“ başlıkları atıyor, toplu kılınan cuma namazlarından sonra cemaate ABD’ye karşı çıkmanın komünistlik olduğu, komünistlerin başlarının ezilmesi gerektiği söyleniyordu.

Bütün bu tahrikler sonucu 16 Şubat 1969 Pazar günü sayıları 40.000 e ulaşan yürüyüşçüler Taksim alanına girerken polisin gözü önünde, hatta himayesinde çember sakallı, takkeli gözü dönmüş şeriatçılar ve gericiler devrimcilere saldırtırılıyordu. Saldırı sonucu Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürülüyor, yüzlerce kişi yaralanıyordu.

Cevdet Sunay tam da bu sıralarda Suudi Arabistan'a gidiyor ve bu ülkeyi ziyaret eden ilk Türkiye Cumhurbaşkanı oluyordu.

Basında da, İslamcı örgütlenme ve eylemlerin Suudi Arabistan'daki ABD sermayesi denetimindeki Aramco petrol şirketinin katkılarıyla desteklendiği yazılıyordu.

 

EMPERYALİST SALDIRGAN CERYAN

1970 yılında zamanın başbakanı Süleyman Demirel’e Emniyet Genel Müdürlüğü Önemli İşler Dairesi tarafından hazırlanmış bir rapor sunuluyordu. Bu raporda 1968-70 yıllarında yurdun çeşitli yerlerinde kurulan 25 komando kampı tek tek belirtiliyor; bu kampların Türkeş’in emriyle kurulduğu, kendisi tarafından zaman zaman kampların ziyaret edildiği, kamplardaki komandoların silahlandırıldığı, belirtiliyor ve raporun sonuç bölümünde “Türk milliyetçiliği, Türkçülük maskesiyle yurdumuzda tatbik edilmek istenen Nasyonel Sosyalizmle, mevcut demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan emperyalist ve saldırgan bir cereyandır” deniliyordu.

Devletin resmi bir kuruluşunca, ülkenin başbakanına “ mevcut demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan emperyalist ve saldırgan bir cereyan” olarak, delilleriyle birlikte rapor edilen, “ülkücü hareket” devletin diğer farklı güçlerince korunup kollanıyor, beslenip büyütülüyordu. Bazıları “Devlet adına” görevlendiriliyordu.

Gençliğin arasına ajan provakotörler sokuluyor, meşru müdafaa için silah bulundurmak zorunda bıraktırılan gençlik, silahlı çatışma ortamlarının içine sürüklendiriliyordu. Forumlarda büyük bir hoşgörü içerisinde özgürce tartışan, kendi sorunlarını ve Türkiye’nin sorunlarını irdeleyebilen, sağ-sol tüm siyasi liderlerle, düzenledikleri açık oturumlarda tartışma olanağı bulabilen gençler bu özgür ve demokratik ortamın dışına itilmeye çalışılıyordu. Ülkeyi yönetenler, Amerika’nın ve bir avuç işbirlikçi çevrelerinin çıkarları için ülke geleceğini, ülke gençliği feda ediyorlardı.   

Cinayetler birbirini kovalıyordu. Mehmet Cantekin (19.9.1969), Taylan Özgür (23.9.1969), Mehmet Büyüksevinç (9.12.1969), Battal Mehetoğlu (14.12.1969) teker teker katledildi. Gençlik meşru müdafaaya zorlanarak, kendini korumak için silah taşımak zorunda bırakıldı.

 

BİLİNÇLİ PLAN- TAYLAN ÖZGÜR’ÜN KATLİ

Taylan Özgür 23 Eylül 1969 da İstanbul’da güpegündüz herkesin ortasında Beyazıt Meydanında katledildi. Taylan Özgür, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü üyesiydi ve Sosyalist Fikir Kulübünce düzenlenen “köy çalışmaları”na ilk katılan ve başarılı sonuçlar elde eden arkadaşlarımızdandı. Kitlelerin güvenini kazanmayı bilen, özveri sahibi ve mücadelen kaçmayan atak ve yiğit bir kişiliği vardı. Taylan, 6 Ocak 1969'da Amerikan elçisi Komer’in makam arabasını ODTܒde yakan devrimci gençlerden biriydi. Komer, daha önce Vietnam’da CIA ajanı olarak görev yapan ve “pasifikasyon “ hareketini, yani her türlü işkence, şiddet ve baskı ile Vietnam halkının sindirilmesi hareketini, yöneten kişiydi.

Taylan ölen ve öldürülen ilk 68’li değildi. Taylan’ın öldürülmesinden yaklaşık bir yıl önce, Amerikan 6 Filosunun İstanbul’a gelişi sırasında çıkan olaylarda vermişti 68’liler ilk şehidini.

18 Temmuz 1968 günü sabaha karşı 04.30’da polislerin Gümüşsuyu İTÜ öğrenci yurduna yaptığı baskında pencereden atılan FKF üyesi Vedat Demircioğlu 6 gün komada kaldıktan sonra 24 Temmuz’da yaşamını yitirmişti. 28 Temmuz’da da Ankara adliyesi önünde, arkadaşlarının duruşmasını izlemeye gelen gruba polisin müdahalesi sonucu Atalay Savaş, polisten kaçarken bir minibüs altında kalarak can vermişti.

Evet, Taylan ölen ve öldürülen ilk 68’li değildi. Ama, CIA’nın, 1952’den itibaren NATO’ya bağlı tüm Avrupa ülkelerinde “ gladio” “kontr-gerilla” “özel harp dairesi” adı altında kurduğu ve “komünistleri” yok etmeyi amaçlayan örgütlerin tetikçileri tarafından, “bilinçli” ve “planlı” bir şekilde öldürdüğü ilk 68’li devrimcidir.

Taylan Özgür, CIA bağlantılı gladio tetikçileri tarafından, bilinçli bir şekilde hedef seçilerek katledilmiştir.

 

ÖLÜM EMRİ- HEDEF GENÇLİK

Taylan Özgür emperyalist güçlerin, “öldürülecekler” listesine rastgele seçilmiş bir devrimci değildir. Tıpkı Deniz gibi, Yusuf gibi, Mahir, Hüseyin, Ulaş gibi, Kaypakkaya, Cevahir gibi asılarak, vurularak, işkence yapılarak öldürülen yüzlerce binlerce devrimci kardeşimiz gibi, varlıklarıyla, eylemleriyle, halklarıyla kucaklaşarak emperyalizme karşı örgütlenmeleriyle emperyalistleri ve işbirlikçilerini tedirgin ettiği “bilinerek” verilmiştir “ölüm” emri.

 

CIA’sıyla, MİT’iyle, kontr-gerillasıyla, Ülkü Ocaklarıyla, polisiyle neden saldırılmıştır 68 devrimci gençliğine? Neden sokak ortalarında öldürülmüştür, yurtsever ve devrimci gençler? Yanıt basit: Kitlelerle kurmaya başladığı bağları koparmak, devrimci mücadelenin kitlelere doğru yansımasını ve doğru kavranılmasını önlemek için.

Gençliğin arasına ajan provakötörler sokularak, sokak ortasında öldürülerek, meşru müdafaa için silah bulundurmak zorunda bıraktırılmış, silahlı çatışma ortamlarının içine sürüklendirilmiştir. Ülkeyi yönetenler, Amerika’nın ve bir avuç çıkar çevrelerinin çıkarları için ülke geleceğini, ülke gençliğini feda etmiştir.

 

TEPKİ-69 SUBAY BİLDİRİSİ

69 Subay Bildirisi’nden bazı bölümleri aktaralım:

 “Halkımıza bildiririz, senden yana olanları bir bir vurmaya başladılar yiğit halkım. Önce Vedat’ı öldürdüler alaca karanlıkta, bağımsız Türkiye demişti Vedat. Sonra Mehmet’i sonra Taylan’ı, Türk halkı ezilmekten kurtulsun demişti Taylan’la Mehmet. Sonra bir gece bir başka Mehmet sonra bir gece bir yiğit Battal. Sandılar ki durdururuz ihanet selleriyle bu coşkun seli... Ama yetsin artık bu alçakça katliam, bitsin artık bu zulüm. Sahipsiz bildikleri devrimi köşe başlarında yok etmeye kalkanların karşısına yeni Mehmetler yeni Taylanlar dikilecektir bunu bilsinler, bunu anlasınlar ezenlerin kuklaları, iplerini tutan elleri kıracak güçler de vardır Türkiye’de; meydan boş değildir. Tüfeklerimizdeki mermi,mermilerimizdeki barut, yüreklerimizdeki ateş yeter size...

Ne paşalık, ne beylik istediler bu kavganın sonunda, ve zaten bu kavgada ne bir paşa ne bir bey; bu kavgada en güzel şey, tam devrimci bir nefer olabilmek. Patlamaya hazır bir mermi gibi barutla dolabilmek ve devrim için asıl olan yaşamak olduğu halde mümkünü kalmamışsa şayet hiçbir şey olmamış gibi sessizce ölebilmek. Analar taş bassın bağırlarına, bağımsız bir Türkiye’nin yarınlarına sel olsun, bol olsun, göl olsun anaların gözyaşları, ne değişir kesilsin devrimcilerin başları birer birer oysa bir yasadır bu mümkünü yok devrimciler ölür, devrimler sürer.” ( 69 subay bildirisi)

 

DEV-GENÇ

Ekim 1969’da FKF’nin olağanüstü 4. Kurultayı toplandı. Federasyonun adı; Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (Dev-Genç) olarak değiştirildi. Bu ad artık Türkiye'deki devrimci gençlik mücadelesinin efsaneleşecek adı olacaktı.

Bu kurultay, salt isim değişikliğinin değil, aynı zamanda Devrimci Gençliğin TİP’ten tamamen uzaklaşmasının da kesin bir şekilde belirlendiği bir kurultay olması açısından önemlidir.

Kongre sonunda geçici bir uzlaşmayla Atilla Sarp başkan seçildi.

DEV – GENÇ Merkez Yürütme Kurulu şu isimlerden oluştu:

Genel Başkan   : Atila Sarp (AÜ Ziraat Fakültesi)

Genel Sekreter  : İrfan Uçar (ODTÜ)

Genel Sayman  : Aktan İnce (Basın Yayın Yüksek Okulu)

Üye          : Tuncay Çelen (ODTÜ)

Üye          : Ahmet Bozkurt (AİTİA)

Üye          : Ergun Aydınoğlu (HÜ)

Üye          :Gün Zileli (DTCF)

Üye          : Oral Çalışlar (SBF)

Üye          : Ömer Özerturgut (AÜ Fen Fakültesi)

Ancak bu "uzlaşma" geçiciydi . Bir süre sonra Perinçek grubu DEV-GENÇ Yürütme Kurulundan tasfiye edildi. Yeni DEV-GENÇ Yürütme Kurulu şu isimlerden oluştu.

Genel Başkan   : Atila Sarp (AÜ Ziraat Fakültesi)

Genel Sekreter  : Ruhi Koç (AÜTıp Fakültesi)

Genel Sayman  : Tuncay Çelen (ODTÜ)

Üye          : Ahmet Bozkurt (AİTİA)

Üye          : Ergun Aydınoğlu (HÜ)

Üye          : İrfan Uçar (ODTÜ)

Üye          : Oktay Etiman (SBF)

Üye          : Nurettin Öztürk (HÜ)

Ayrılık resmileşti. Çıkmakta olan dergilere yansıtıldı. Perinçek çevresi Mahir’lerde kalan “Aydınlık Sosyalist Dergisi”nin karşısında "Proleter Devrimci Aydınlık" dergisini çıkartmaya başladılar

 

HEY DEV-GENǒLİ

 

Sosyalist işçi ve köylülerin kurduğu derneklerin de DEV-GENǒe üye olabileceğini kabul eden bu kurultayla birlikte DEV-GENÇ artık yalnızca devrimci üniversite gençliğinin bir dayanışma örgütü olmaktan çıkıyor; Akhisar’da ki tütün üreticisinden, Sungurlu’daki işçiye; Çorumlu temizlik işçilerinden Akdere’deki gecekonduluya, cezaevlerindeki “kader kurbanlarına” kadar herkesi kucaklamaya çalışıyordu. İsmi kendinden büyük DEV-GENÇ kimin başı sıkışsa yardımına koşuyordu. 

DEV-GENÇ bir gençlik örgütü gibi değil, adeta bir siyasi parti gibi algılanıyordu. Gerçek anlamda kitleleri kucaklayabilecek sosyalist bir partinin bulunmaması ve sosyalist grupların dağınıklığı, DEV-GENǒi bir anlamda böyle bir görevi de yerine getirme zorunluluğu ile baş başa bırakıyordu. Dev-Genç yöneticileri “bir gençlik örgütü olduklarını ve gençliğin siyasi bir devrime önderlik edemeyeceğinin bilincinde olmalarına rağmen; böylesine çetin ve kapsamlı bir görevi de omuzlamak zorunda kalıyorlardı.

Bir yandan üniversitelerde gençliğin sorunlarına sahip çıkarken, şehirlerde anti-emperyalist, anti-faşist mücadeleyi sürdürüyorlar, gerek İşçi sınıfı içerisinde, gerekse yaz tatillerinde kırsal alanda çalışmalarına devam ediyorlardı.

Yapılan çalışmalar, çalışmaları yapanların gözlem ve deneyleri raporlar halinde genel merkeze iletiliyor ve değerlendiriliyordu.

 

KÖYLÜLERLE OMUZ OMUZA

68 GENÇLİĞİ devrimci potansiyeli ülkenin tüm köşesine ve tüm kesimlerine taşımak için her yolu denedi, her türlü özveriyi gösterdi. Öğrenci-gençlik içerisindeki örgütlenmeler, anti-emperyalist çıkışlar, gecekondu çalışmaları, işçilerle dayanışma eylemleri, onlar için yeterli değildi. Kırsal kesimlere de ulaşmak, yoksul köylüleri de harekete geçirmek için yollara düştüler.

1968 devrimci gençliğinin eylemleri; üniversite işgalleri, Amerikan aleyhtarı mitingleri, Komer’in arabasının yıkılması, işçi eylemlerini desteklemek, gecekondu çalışmaları yapmakla sınırlı değildi. 68’lerin kalıcı başarılar sağladığı önemli çalışmalarından birisi de tarımsal üretim ve üleşim sorunları, toprak sorunları ile ilgiliydi.

Gençler; ağalarla, topraksız ve az topraklı köylülerin mücadelesinde köylülerden yana; toprak sahipleriyle, üreticiler arasındaki mücadelede üreticilerden yana tavır aldılar.

 

YAZ ÇALIŞMALARI

Çalışmalar, daha 1967 yılında ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübünce, ODTÜ Öğrenci Birliğinin desteğiyle “Yaz Çalışmaları” adı altında başlatıldı. Bu çalışmaların amacı “Önce ODTܒlü öğrencilerin Türk Yurdunu; halkını, kaygı ve korkularını, yaşayış biçimini öğrenmesi, Türk halkına işleri başında, çiftini sürerken ya da madenine girerken gidip görmesi, Türkiye’de üretimde çalışanların çilesini bilmesi, tanıması” olarak açıklandı.

Çalışmalara katılan öğrenciler, yaz tatillerinin 45 günlük süresini, ön bir eğitimden geçirilerek, Türkiye’nin her bölgesinde, çalışanların, üretenlerin sorunlarını yerinde görmek, tespit etmek ve sonuçlarını bir raporla bildirmekle görevlendirildiler.

Çalışma, öncelikle, Etibank işletmelerinin bulunduğu yerlerde, Göcek, Halıköy, Emet, Kütahya, Murgul ve Maden bölgelerinde yapıldı. Ardından Konya-Ilgın, Amasya-Taşova, Tokat-Erbaa, Elazığ, Diyarbakır, Van-Erçiş, Kar-Iğdır’a ekipler gönderildi.

Bir sonraki “Yaz Çalışması”nın programlanabilmesi ve ön çalışma yapılabilmesi için Bafa, Akhisar, Biga, Kocaeli, Pınarhisar, Sivas, Malatya, Erzurum, Erzincan; Samsun, Ordu, Rize, Giresun ve Trabzon’a öğrenciler gönderildi.

En kapsamlı çalışma İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, İstanbul Teknik Üniversite Teknik Okulu Talebe Birliği, İstanbul Yüksek Okulu Talebe Birliği temsilcilerinin de katılımıyla Elmalı’da yapıldı. Elmalı olayları yerinde incelendi. “Elmalı Olayları” adlı kitap hazırlandı. Yapılan çalışmalar raporlar hazırlandı. Kitaplar basıldı. Bir bölgede yaşanan sorunlar, diğer bölge çalışanlarına yayınlarla, bildirilerle aktarıldı. Kamuoyuna duyuruldu. Elmalı’nın ayrıntılarına ileride değineceğiz.

Kırsal nüfus, toplam nüfus içinde önemli bir yer tutuyordu ve ticaret ve sanayi burjuvazisi için önemli bir iç pazar haline getiriyordu. Bu iç pazarın, pazar özelliğini koruyabilmesi için verimliliğin ve üretimin artması ve bu kesimdeki insanların alım güçlerinin yükseltilmesi gerekiyordu. Bu da ancak, feodal ilişkilerin ve kalıntılar temizlenmesi, makineli tarıma geçilmesi, ekilebilir alanların genişletilmesi ile mümkündü.

Bu gereksinimlerin karşılanabilmesi için 1960’lı yıllarda bazı göller kurutulmuş, hazine arazileri ekime açılmıştı. Tohum, gübre, sulama, makine gibi üretim artışını sağlayacak girdilere devlet desteği sağlanmıştı. Ne var ki, her zaman olduğu gibi, bu konuda da, “ekonomik” kurallar işlememiş, devlete yakın kesimler aslan payını kapmıştı.

Büyük tarım işletmeleri kolayca toprak ve kredi girdileri elde ederek gittikçe büyürken, küçük işletmeler toprak ve kredi sağlayamadıkları gibi çoğu kez ellerindeki toprakları bile kaybetmekteydiler.

Daha önce ürettikleri endüstriyel tarım ürünlerini devlete satan ve üretim için gerekli bazı girdilerde devlet desteğinden yararlanan üreticiler bu avantajlarını eskisi kadar kullanamaz olmuşlardı.

Tütün, çay, incir, üzüm, pamuk, pancar, fındık, fıstık, haşhaş ve ayçiçeği gibi endüstriyel değeri olan tarım ürünleri üreticileri mağdur edilmekteydi. Devlet tarafından ilan edilen destek alım taban fiyatları düşük tutulmakta, eksperler tarafından ürünün kalitesinin belirlenmesinde haksızlıklar yapılmaktaydı. Üretici ürününü, devlete satabilmek için, uzun kuyruklarda bekletiliyor, satın alınan ürün bedelleri zamanında ödenmiyordu. Açıkçası devlet bilinçli olarak üreticiyi bezdiriyor ve adeta ürününü tefeciye ve/veya tüccara ucuz fiyatla kaptırmasını teşvik ediyordu.

 

DEV-GENǒE HABER SAL 

 

Bu açık sömürüyü, üreticiye oynanan oyunu gören ve kavrayan devrimci gençlik, devlet tarafından tefecilerin ve tüccarların acımasızlığına terk edilen bu üreticilere sahip çıktı ve onları destekledi.

Üreticilerle bağ kurdu. Sorunlarıyla ilgilendi. Üretici köylü Mitingleri düzenleyerek, üreticilerin bir araya gelmesine, sorunlarını birlikte tartışmasına ve çözüm yolları bulunmasına önayak oldu.

Dev-Genç, aynı anda 5-6 ilde binlerce köylünün katıldığı üretici mitingleri düzenleyerek, o yıllarda hiçbir siyasi partinin gerçekleştiremediği etkinlikleri gerçekleştirdi.

Üretici köylülerle bağ kurulması ve birlikte etkinlikler düzenlenmesi için komiteler kuruldu. Bu komitelere, gidecekleri yöreler, üretim biçimleri, ilişkileri, üretilen ürün çeşitleri ve yöresel sorunlar hakkında bilgi verildi.

Köylülerle sıcak ve inandırıcı ilişkiler kuruldu. Bu ilişkiler o derece artırıldı ve karşılıklı öyle bir güven sağlandı ki, Türkiye’nin neresinde olursa olsun, haksızlığa uğrayan veya herhangi bir eyleme kalkışmak isteyen köylüler, devrimci gençliğin örgütü DEV-GENǒe haber verir oldular.  Köy çalışmaları devrimci gençlik hareketin bir parçası oldu. DEV-GENǒin yayın organı İLERİ ‘de yapılan köy etkinlikleri haber olmaya, sorunları ayrıntılı olarak incelenmeye başladı.

Devrimci gençliğin fiilen katıldığı ilk önemli köylü hareketi Elmalı eylemidir .

Antalya’nın Elmalı köylüleri 40 yıldan beri ekip biçtikleri arazilerinin ağalar tarafından kendi tapulu toprakları olduğu gerekçesiyle gasp edilmesi üzerine 1964 yılında direnişe geçerler ve bu toprakları ağaların elinden kurtarılması için mücadele ederler. 1967 Eylül ayında da ağaların el koyduğu bu toprakları işgal ederler.

Yukarıda değindiğimiz “Yaz Çalışmaları” çerçevesinde, 1967 Elmalı Toprak işgalini yerinde inceleyen ve bu konu araştıran ekibin sorumlusu ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü üyesi Ercan Enç “Elmalı Olayı”nı şöyle aktarır:. 

 

ODTÜ ÖĞRENCİSİNİN ELMALI'DA İŞİ NE?

“Birinci Dünya savaşı öncesinden başlayıp çeşitli biçimler alarak günümüze dek gelen bir toprak sorunu var Elmalı'nın. Bayralar, Beyler, Karamık, Taşağıl köylerinde. Salt bir biçimde ortaya çıkan ağa-köylü çatışması var Antalya'nın Elmalı'sında. Bir toprak sorunu var dedik Elmalı'nın, aslında sorun sadece Elmalı'nın değil fakat Türkiye'nin sorunu, %75'i köylerde yaşayan bir ulusun yan feodal bir ortamdan çıkıp çağdaş düzeye erişme sorunu.

Elmalı'nın kan, ateş, barut kokan bir geçmişi var 1964 olaylarını yaratan. Olayları başlangıcından günümüze dek geçirdiği aşamaları belgeleriyle birlikte hazırlamakta olduğumuz bir kitapta anlatacağız. Biz burada sadece bir sorunun, Elmalı'da jandarma komutanından kaymakam vekiline, ODTÜ'de bazı öğretim üyelerinden öğrencilerine kadar çeşitli kimselerin zihinlerini meşgul eden sorunun, "ODTÜ öğrencisinin Elmalı'da işi ne" sorusunun cevabını daha doğrusu ODTÜ öğrencisinin Elmalı'yla ilişkisini ve bu ilişkinin nedenini açıklamaya çalışacağız, Türkiye'nin bin bir örneğinden biri olan Elmalı olaylarını kısaca anlatmakta fayda var, üniversite öğrencisiyle Elmalı köylerinin ilişkisini açıklamakta.

 

VALİ-KAYMAKAM-JANDARMA KOMUTANI-HAKİM

Olaylar 1964 senesinde kadastronun köylerde çalışmaya başlamasıyla yeniden kıvılcımlanıyor. Ağa artık makineli tarıma geçmiştir, elindeki imkanlarla daha binlerce dönümü ekebilme ve yüz binlerce lira fazla kazanma olanağı geçirmiştir eline, o halde ağa ne yapacaktı. Ağa da yapması gereken şeyi yapıyor, 40-50 yıldan beri köylülerin zilliyetinden olan toprakları işgal ediyor, eder ya. Türkiye de, iddia edildiğine göre, bir hukuk devleti. Bir hukuk devletinde, halkın haklarını korumakla görevli, valisi var, kaymakamı var, jandarma kumandanı var, hakimi var. Antalya'da yok mu bunlar? Var tabii, ama kim köylüden yana (ağa menfaatine karşıt) çıkmışsa değiştirilmiş hepsi, valisinden kaymakamına, jandarma komutanından hakimine kadar. Salt ağadan yana bir mekanizma kurulmuş Antalya'da, Antalya'nın Elmalı'sında. Jandarmayı dikmişler köylünün karşısına, köylülerin bir yıllık emekleri çıkarılan men-i müdahale kararlarıyla ellerinden alınmış, binlerce köylü açlığa terkedilmiş.

YOOO

Sadece köylülerin zilliyetlerindeki topraklara, bu topraklar üzerindeki ürünlere mi el konulmuş men-i müdahale kararlarıyla? Yooo, men-i müdahale karan tatbik edilmiş, devlet bakanının resmen hazine arazisi olarak ilan ettiği, devletin resmi müessesi olan Devlet Su İşleri tarafından fakir halktan toplanan milyonlarca lirayla kurulan Avlan Gölü'nden elde edilen topraklar üzerine köylülerin ektiği 200 bin lira değerindeki nohutlara. Ve çürümeye terkedilmiş bu nohutlar. Köylü esasında aç kalmaya, açlıktan ölmeye razı, razı ama şu jandarma baskısı, jandarma dayağı yok mu ya? Kadın erkek, çoluk çocuk gece yansından evden toplanmalar, meydan dayağı yemeler, jandarma kumandanı yüzbaşı Nejdet Çavusçu'nun kadın, erkek, çoluk çocuğa erkekliğini ispatlama çabalan, daha neler neler.

Bir de Elmalı'daki toprak dağılımı var. Sadece şu dört köydeki toprak dağılımına bakmak ağa-köylü çatışmasının nedenine yeteri kadar ışık tutar.

Beyler Köyü- Köy arazisi 15 bin dönüm, 50 hane, sadece beş hanenin yüzer dönüm toprağı var. 14 bin 500 dönüm ise ağanın.

Karamık Köyü- Ekilebilir durumda 16 bin dönüm, 60 hane, 45 hane topraksız, 10 hanenin 10-15 dönüm, beş hanenin 50-100 dönüm, 15 bin dönüm ise ağanın.

Taşağıl Köyü- Toprak 70 bin dönüm, ekilen 30 bin dönüm, 350 hane 76 hane topraksız,265 hane 10-50 dönüm, 6 hane 50-200, 2 hane 200-250, bir hane 300 dönüm. 18 bin dönüm ise ağanın.

Bayralar Köyü- Toprak 30 bin dönüm, 236 hane, 83 hane topraksız, 130 hane 5-10 dönüm, 23 hane 20-25 dönüm, 28 bin dönüm ise ağanın.

 

KORKUNÇ

Ne diyelim, Türkiye'de dağıtılacak toprak yoktur diyenlere ithaf olunur. Türkiye'deki toprak dağılımı, ulusal gelir dağılımı, eğitim durumu kısaca Türk ulusunun yaşam düzeyi, Devlet İstatistik Enstitüsü resmi göstergelerine göre korkunç bir eşitsizlik ve yirminci yüzyıl ölçülerinin çok çok altında. Gerçi rakamların gösterdiği gerçek korkunç ama, daha korkuncu bu rakamlar değil, gözle görünen halkın yaşam şekli.

Yirmi birinci yüzyıla hazırlanan geri kalmış dünya halktan kurtuluşlarını evrensel görüş içerisinde salt milliyetçilikle görüyorlar. Bu milliyetçilik anlayışı kısaca; geri kalmış bir ulusun maddi kaynaklarının sadece o toplum tararından ve toplum içerisinde bu kaynaklardan eşit surette faydalanılarak, halkın yaşama düzeyinin toptan yükselmesi ve her ferdin kendine düşen görevi bu yaklaşım açısından ele alarak yerine getirmesi olarak tanımlanıyor.

 

HALKIN RIZKI- ODTÜ ÖĞRENCİSİ

 

Türkiye geri kalmış bir ülke ve ODTÜ öğrencisi de % 60’ı okuma yazma bile bilmeyen halkın rızkından keserek okuttuğu bir ulusun üniversite öğrencisi, sorumluluğunu bilen, ülkesinin geri bırakılmışlığının nedenini kavramış, ülkesini ve ülkesi topraklan üzerinde yaşayan yığınları seven bir üniversite öğrencisi ve işin en önemli tarafı halkının kurtuluş yolunu bilen, yöntemi çizmiş bir üniversite öğrencisi.

Böyle bir üniversite öğrencisinin halkını daha iyi tanımak ve ona gerçekleri anlatmak istemesi ve bunun için de Anadolu’nun uçsuz bucaksız ovalarına, yaylarına dağılmasından daha doğal bir şey olamaz.

Esasında hakim güçlerin kuşkusu ve korkusu üniversite öğrencilerinin köylere gitmesi onlarla kaynaşması değil emekçi halk yığınlarının gittikçe artan uyanışı ve birbirinden kopmaz bir birleşmeye gitmesidir. Evet, Türk halkı artık kıpırdanmaya başladı. Bu kıpırdanıştan bu denli ürkenlerin, halkın emeğinin bilincine tam anlamıyla vardığı zaman ne gibi bir tutum takınacakları merak konusudur.

Türk halkı da artık yirmi birinci yüzyıl hazırlıklarına başlamıştır. Artık önemli olan halktan yana olmak değil, halkın kendisi olmaktır.”

 

TELGRAF-CAN SAVRAN

Olayları aralıklara sürdüğü Elmalı köylülerinden; 1968 Mart ayı sonunda ODTÜ Öğrenci Birliği ve ODTÜ Sosyalist Fikir Kulubü’ne bir telgraf gelir. Köylüler yardım istemektedir. Telgrafı alır, almaz ODTÜ Öğrenci Birliği 2. Başkanı Can Savran’ın başkanlığındaki beş kişilik bir grup, ön bilgi toplamak için, 27 Mart’ı 28’e bağlayan gece saat 01.00 de, otomobille Elmalı’ya hareket eder. Ne var ki, Elmalı’ya ulaşamazlar. Otomobil, saat 03.00 te Sivrihisar yakınlarında devrilir. Üç kişi ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılır. Can Savran 1 Nisan 1968 de Eskişehir Devlet hastanesinde yaşamla vedalaşır. Can Savran törenle uğurlanır. Kaldığı yurda Can Savran ismi verilir. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü üyeleri otobüslerle Elmalı’ya giderek direnişi desteklerler.

 

 

 

 

KÖYLÜLER, KÖYLÜLER – DEV GENÇ

 

7 Şubat 1969 tarihinde Akhisar’da tüccarların parayla tuttukları silahlı adamların engelleme çalışmalarına rağmen, tütün üreticileriyle ortak bir miting düzenlenmiştir. 10 Şubat 1969 tarihinde Ödemiş’te yine bir tütün mitingi düzenlenmiştir.

4 Şubat 1969’da İzmir’in Atalan ve Göllüce köylüleri ağaların elinde bulunan Hazine arazileri ile, ağaların kredi topraklarından, kendi topraklarından bir kısmını işgal ederek 600 kişilik bir komite kurup, hükümetten topraklarının gerçek sınırlarının saptanmasını istemişlerdir.

22 Şubat 1969 tarihinde Malatya’da “emperyalizmi, işsizlik ve pahalılığı protesto mitingi” yapılmıştır.

Şubat 1969’da Tokat’ın Uzunburun köylüleri ağaların elindeki devlete ait hazine arazilerini sürmeye başlamışlardır.

Şubat 1969’da Torbalı köylüleri yine ağaların elindeki hazine arazilerini işgal etmişlerdir.

13 Nisan 1969 tarihinde Diyarbakır’da “özgürlük mitingi” yapılmıştır.

16 Nisan 1969 tarihinde Söke’de “toprak reformu ve bağımsızlık mitingi” yapılarak, köy ağası Tanman ve diğer ağalar ile ağalık düzeni, protesto edilmiştir.

1969 yılının Mayıs ayında Ağrı ilinde Erzurum Atatürk Üniversitesi Fikir Kulüpleri Federasyonu Erzurum Sekreterliği’nin örgütlediği “işsizlik ve pahalılık mitingi” yapıldı. Bu mitinge toplam nüfusu 10-12 000 olan Ağrı’da yaklaşık 4 000 kişi katıldı. Bu miting Kürt ve Türk sosyalistlerinin ortaklaşa yaptıkları bir mitingdi. Mitingin konuşmacılarından birisi de Mehti Zana’ydı. Yine bu mitingin sunucusu da Kadir Manga idi. Mitinge destek verenler arasında o zamanki Türkiye İşçi Partisi Ağrı Teşkilatı il yöneticilerinden Naci Kutay gibi, Mehmet Ali Aslan gibi isimler vardı.

Aynı günlerde, Kars’ta Türkiye İşçi Partisi İl Başkanlığınca düzenlenen (o zamanki İl Başkanı Hayati Tuncer’di) Susuz ve Digor ilçelerinden topraksız köylülerin toprak talebiyle yaptıkları yürüyüş ve mitinge katılındı. Mitingde 1500 köylü vardı

Haziran 1969’da Akhisar’da Tütün Üreticileri Sendikası kurularak, tüccara, tefeciye ve devlete karşı üretici haklarını savunmaya geçilmiştir. 18 Ağustos 1969 tarihinde Anamur köylü mitingi yapılmıştır. 20 Ağustos 1969 tarihinde Çivril’de haşhaş mitingi yapılmıştır. Eylül 1969’da Tarsus’ta pamuk üretici köylüler verilen taban fiyatı düşük bularak Yenice’de bir miting düzenlemişler, Ankara-Adana-Mersin asfaltını 2 saat trafiğe kapatmışlar, daha sonra da Yenice’den Tarsus’a kadar yürüyüşe geçmişlerdir. 12 Eylül 1969 tarihinde Hatay Kırıkhan köylüleri 56 köyden gelen katılımcılarla tefeciye karşı güçlü bir miting yapmışlardır.,

Kasım 1969’da Silivri Değirmenköy’de köylüler ağalara ait Esecelik çiftliğinin 5 000 dönümlük bölümünün kendilerine ait olduğunu belirterek işgal etmişlerdir.

 

İŞGAL-MİTİNG-ÇATIŞMA

1969 yılındaki diğer önemli eylemler şunlardır: Fatsa’da fındık ve demokratik haklar mitingi, Hilvan’da köylüler kredi dağıtımındaki yolsuzluğu protesto etmek için Ziraat Bankası şubesini işgal etmeleri, Adana Kozan’da pamuk üreticileri Adana asfaltını trafiğe kapatarak pamuk üreticilerinin sorunlarını dile getirmeleri, Antalya Manavgat’ta ağaların köylülerden gasp ettiği topraklar yüzünden çatışma çıkması ve 13 köylünün tutuklanması, Balıkesir Dursunbeyli’de Akyayla köylüleri ağaların elindeki hazineye ait toprakları işgal etmeleri, Gemlik Murattuga köylüleri topraklarının baraj inşaatı için istimlak edilmesi üzerine direnişe geçmeleri, Erzurum Tekman ve Malatya Düzyurt köylüleri ağaların elindeki hazineye ait arazileri işgal etmeleri, Ankara Polatlı’nın Karailyas köyünü ağalar satın alınca köylülerin topluca direnişe geçmeleri, Kütahya Değirmenözü ve Yozgat Kayadibi köylüleriyle köylü gençlik dayanışmasının oluşturulması. Aralık 1969’da Burdur’da küspe satışındaki yolsuzluğu protesto etmek için traktörlü köylülerin traktörleriyle birlikte küspe fabrikasını işgal etmeleri, Sakarya’da da çobanların ağalara ait sürüleri başı boş salıvermeleri eylemi...

           

FINDIK-SÜT-TÜTÜN-TOPRAK

26 Ocak 1970 tarihinde çok sayıda Dev Genç’li devrimci Turgutlu, Manisa Akhisar, köylerini gezerek büyük bir potansiyel yaratmışlar, polisin ve tefeci tüccarların baskılarına rağmen tütün üreticileri ortak bir miting düzenlemişler ve tütün üreticilerinin sorunları üzerinde durmuşlardır. Akhisar mitinginden yaklaşık bir hafta sonra Ödemiş’e geçen devrimciler çok sayıda tütün üreticisi köyleri gezerek, sağladıkları potansiyeli yine bir mitingle değerlendirmişlerdir.

1970 yılı başlarından itibaren beşer kişilik gruplar halinde Alaçam’ın tütün üreticisi köyleri gezilmiş ve Şubat 1970’te Alaçam’da bir miting yapılmıştır. 23 Mart 1970’te Ankara Nallıhan’a bağlı dağ ve orman köyleri “köylüye otlak ve yeteri kadar toprak” sloganı altında toplanarak ilçe merkezine doğru yürüyüşe geçti. Kentte düzenlenen “uyarı ve ihtar” mitingine katıldılar.

Mayıs 1970’te Giresun, Bulancak, Ordu ve Fatsa fındık üreticisi köyler gezilmiş, alınan ilk miting izni polis tarafından engellendiği için Ordu-Fatsa-Samsun karayolu trafiğe kapatılmıştır. Gözaltına alınan miting tertip komitesinden bir arkadaşın götürüldüğü karakol basılmış ve salıverdirtilmiştir. Daha sonra Mayıs ayı sonunda Fatsa’da güçlü bir fındık mitingi düzenlenmiştir.

9-25 Haziran 1970 tarihlerinde Kars’ın süt üreticisi köyler beşer kişilik iki ekip tarafından gezilmiş, süt ve besicilik üzerine bir rapor hazırlanmış, süt ağası Şemihtan Koçulu protesto edilmiş, fakat Kars’ta süt üreticileri bir miting gerçekleştirememişlerdir. O dönemde Dev Genç’in bölge binası da kundaklanarak yıkılmıştır.

 

HAŞHAŞ-FISTIK-ÜZÜM

Haziran 1970’te Çorum, Amasya ve Tokat’ta haşhaş üreticisi köylülerin bir çoğu 20 günlük bir çalışmayla gezilmiş ve bölgenin en önemli, hatta bazı yerlerde tek geçim kaynağı olan haşhaşın yasaklanması konusu işlenmiştir. Bu çalışmalar sırasında haşhaş konusu üzerinde yazılmış olan bildirilerden 14 000 tanesi köylülere dağıtılmış ve bu bildiride özellikle Amerika’nın isteğiyle haşhaş ekiminin yasaklandığı vurgulanmıştır.

Yine haşhaş ekiminin yasaklanmasını işlemek üzere beşer kişilik ekipler halinde çok sayıda Dev Gençli Malatya’nın köylerini gezerek, tüm engelleme girişimlerine rağmen, Temmuz 1970’te Malatya mitingi gerçekleştirilmesini sağlamışlardır.

20 Ağustos 1970 tarihinde 15 günlük köy çalışmaları sonucunda Denizli-Çivril haşhaş üreticilerinin katıldığı Çivril mitingi yapılmıştır. Bu mitingi engellemek için Ülkü Ocaklarıyla, Ziraat Odaları Birlikleri ortak çalışmışlardır, ama mitinge engel olamamışlardır.

Ağustos 1970’de Gaziantep’te fıstık ve üzüm taban fiyatlarının düşük tutulması üzerine yerel Dev Gençlilerle üretici köylüler ortak bir miting düzenlemişlerdir. Mitinge katılmamaları için vali, köyleri tek tek dolaşarak köylüleri uyarmasına rağmen katılım büyük olmuştur.

Uşak Eşme’de Dev Gençli devrimciler kahve toplantıları yaparak, bütün üreticilerin sendikalaşması gerektiğini savunurken, gözaltına alınmışlardır.

Nevşehir Gülşehir’de devrimcilerin 15 günlük köy çalışmaları sonucunda üzüm üreticileriyle Eylül 1970’te Gülşehir üzüm mitingi yapılmıştır. Ülkücüler, köylülere mitinge katılmamaları için tehdit etmeleri sonuç vermeyince Nevşehir’de devrimcilere saldırmışlar, 7 devrimci arkadaşımız bu saldırıda yaralanmıştır.

 

ÖĞRETMENLER

Anamur’da Dev Gençli gençler, TÖS üyesi öğretmenlerle birlikte köyleri dolaşmışlar, hem topraksız dağ köylerinin sorunlarını, hem de fıstık üreticisi sahil köylerinin sorunlarını işlemişlerdir. 26 günlük çalışma sonucunda Anamur Köyle Birliği oluşturulmuştur. Bu örgüt, pahalılığı, fıstık fiyatlarının düşüklüğünü protesto için 12 Eylül 1970 tarihinde Anamur’da bir miting düzenlemiştir. Anamur çalışmaları da raporlandırılmış ve Dev Genç tarafından değerlendirilmiştir.

Bütün dünyada ve Türkiye’de “bozuk düzen” diye nitelendirilen sisteme karşı duran güçlerin oluşturduğu direnç, bu yıllarda en yüksek düzeyine erişmiştir. Bu gelişimden etkilenen köylülük, tarımsal kesimdeki kendine özgü üretim ve toprak sorununda yaşanan sistemin yarattığı bozuklukların da etkisiyle demokrasi güçlerinin muhalefetine katılmıştır.

Devrimci gençlerin hiçbir çıkar gözetmeden birçok tehlikeyi göze alarak onların yanında yer alması, köylülerin baskı ve sömürü düzenine karşı harekete geçmesinde önemli etki kaynağı olmuştur.

O dönemde sağlanan köylü-devrimci işbirliği sonucunda ortaya konulan köylü sorunlarına yönelik eylemler hak arama kavgasında köylülerin miting ve örgüt geleneğiyle buluşturulmuştur. Karadeniz Tütün Üreticileri Sendikası, Türkiye Tütün Üreticileri Sendikası, Anamur Köylü Birliği, Ağalığa Karşı Oluşturulan 600 Kişilik Söke Komitesi, bu örgütlenmelerin örneklerindendir.

Köylülerin ellerindeki toprak ürünlerinin değerlendirilmesinde devletin tek yanlı olarak fiyat belirlemesi sistemi uygulanamaz olmuş ve fiyat belirlemede, demokrasi güçlerinin yarattığı muhalefet etkili olmaya başlamıştır. Bu çalışmalar sırasında köylüler emek sömürüsüne karşı bilinçlendirildiği gibi aynı zamanda anti - Amerikancılık bilinci verilmiş ve o zamanki devrimcilerin sloganı olan “Tam Bağımsız Gerçekten Demokratik Türkiye” sloganı, köylülerin de dillerine ve belleğine girmiştir.

Bütün bunlardan başka köy çalışmalarıyla kırsal kesimden Türkiye devrimci hareketinde sürekli yer alacak militanlar yetişmiştir. 12 Mart düzenine karşı kırsal kesimde savaşım veren devrimciler, 12 Mart öncesindeki köy çalışmalarıyla oluşan dirençli köylü kadrolarının destek ve katkısını görmüşlerdir.

 

GREV-TOPLU SÖZLEŞME

1960‘lı yıllar köylülerin olduğu kadar, işçilerin de mücadelesinin yükseldiği yıllar olmuştur.

1961’in kitlesel işçi eylemi 23 Aralık 1961’de sendikalaşma ve grev haklarının tanınması için Eskişehir’de 5 bin işçinin çeşitli sloganlar atarak yaptığı yürüyüştür.

1962 yılında Türkiye’de yaşayan 15- 65 yaş arasındaki çalışabilir nüfus yaklaşık 16 milyon kişi idi. Çalışabilir nüfusun %77’den biraz fazlası tarım, yaklaşık %9’u ise sanayi sektöründe çalışıyordu. Ülkenin toplam nüfusu ise 30 milyon kadardı... İşçiler çok ağır koşullarda ve genellikle büyük kentlerin çevrelerinde oluşmuş altyapı hizmetlerinden yoksun derme- çatma yerleşim merkezlerinde, “gecekondu”larda yaşamaktaydılar.

Ankara nüfusunun %45’i, İstanbul nüfusunun %21 kadarı ve İzmir nüfusunun %18’i gecekondularda yaşıyordu. Henüz ekonomide ağırlık tarımdaydı ama, endüstri işçileri belirli merkezlerde yoğunlaşmışlardı ve bilinç düzeylerinde hızlı bir yükseliş gerçekleşmişti. Bu işçiler, emeklerini satarken ellerindeki tek silah olan grev ve toplu sözleşme haklarını elde edebilmek için mevcut sendikalarının bir kısmı ile birlikte yoğun bir mücadele başlattılar.

 

FUKARA TAHİR

1962 yılının önde gelen işçi eylemlerinden biri de Ankara’da gerçekleştirildi. “Fukara Tahir” ismiyle bilinen Tahir Öztürk’ün 5000 işçiyle birlikte yaptığı ünlü Meclis yürüyüşüyle yeni bir çığır açıldı. Çıplak ayaklarıyla Meclise yürüyen işçilerin gösterisi, ekonomik istemlere dayalı bir kararın sonucu olarak başladı.

26 Nisan 1962’de, Ankara’daki Yapı-İş Federasyonu, inşaat iş kolundaki işsizliği protesto etmek amacıyla bir yürüyüş düzenlemeye karar verdi.

Bu yürüyüş 3 Mayıs’ta gerçekleşti. Yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı bu mitinge gelen vali, sakıncalı bulduğu dövizlerin indirilmesini istedi. Ancak işçiler buna karşı çıktılar ve sloganlar atarak yürüyüşe geçtiler. Polisin kurduğu barikatları aşarak Sıhhiye’ye ulaştılar. Oradan sopalarla saldırıya geçen polisleri yararak, koşar adımlarla meclisin kapısına dayandılar. Burada çatışma daha da şiddetlendi ve kimi işçiler gözaltına alındı. Kitle patlamaya hazırdı. Meclis ve Senato başkanları, işçiler tarafından seçilecek bir heyeti kabul edeceklerini bildirdiler. Görüşmeye 20 kişilik bir temsilci grubu katıldı; gerekli güvencelerin verilmesi üzerine işçiler Meclisten ayrıldı.

 

LİMAN-MOTOR-TEKSTİL-LASTİK

Tutuklanan işçilerin bırakılması için eylem sürdürüldü. Artık eylemin içeriği değişmiş, hedefi siyasal iktidara yönelmişti. “Af değil, iş”, “İnönü istifa”, “Ecevit istifa” sloganlarıyla Ankara sokaklarını inleten Yapı-İş üyesi işçilerin gösterisi, “Açların yürüyüşü” olarak tarihe geçti. Aynı yıl İstanbul’da binlerce liman işçisi ile, Rami Gümüş Motor Fabrikası, Bursa Otobüs Atölyesi, İstanbul Bahariye ve Defterdar Tekstil Fabrikaları, Sümer Lastik ve Derbi Lastik Fabrikası işçileri -grev yasağını tanımayarak işlerini bıraktılar. Sekiz saatlik iş günü, ücret artımı ve çalışma koşullarının düzeltilmesini istediler. NATO Çiğli Hava üssü inşaatı işçileri ve Ereğli Demir Çelik inşaatında çalışan 500 işçi, bir miting düzenleyerek Morrison Şirketinin baskılarını protesto ettiler.

 

KABLO-OTEL-HAMAM

1963 yılı Ocak ayında, Kavel Kablo Fabrikası’nda işçiler, işten atılan 4 arkadaşlarının geri alınması için direnişe geçtiler. Polisin işçilere saldırması sonucu 10 işçi yaralandı.1963’ün sonlarında Eskişehir’de otel ve hamam işçileri greve gitti.

24 Temmuz 1963 tarihinde 274 sayılı sendikalar kanunu ve 275 sayılı toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt kanunları meclislerce onaylanarak yürürlüğe girdi. Bu yasaların çıkmasıyla birlikte Türkiye’de işçiler ilk defa grev ve toplu sözleşme hakkına sahip oluyorlardı.

274 ve 275 sayılı yasaların da sağladığı avantajla işçi sınıfımızın ekonomik-demokratik mücadelesinde yoğun bir dönem başlamış oldu. Bu dönemin önemi, işçi direnişlerinin gündeme girmesi ve bu direnişlerin sonucunda TÜRK-İŞ bünyesindeki parçalanmanın ortaya çıkmasıdır.

 

İŞÇİ SENDİKALARI

Türk-İş yönetimi Ereğli’deki Morrison-Nadsen Amerikan şirketinin işyerindeki grevi, Mersin’deki Amerikan- İngiliz ortaklığı ATAŞ rafinerisindeki işçilerin grevlerini, İstanbul’da yapılan Kavel grevini, Zonguldak maden işçilerinin grevini yasadışı ilan edip kırmaya çalışmıştı. Türk-İş’in Ocak 1964’de Bursa’da yapılan kongresi sırasında bazı sendikalar bu konfederasyondan ayrılacaklar ve Mayıs 1964’de İstanbul’da Hür Türk- İş adlı yeni bir konfederasyon kuracaklardı. En büyük bölünme ise, 1965 Zonguldak grevinin ardından gerçekleşecekti.

Ayrılanlar, Türkiye İşçi Sendikaları Dayanışma Konseyi adlı bir birlik oluşturacaklar, ardından yeni bir konfederasyonun kuruluşu için sözkonusu sendikacılar arasında görüşmeler başlayacaktı. Görüşmelerin gerçekleştiği 1965 yılında, Petrol İşçileri Sendikaları Federasyonu’nun açıklamasına göre, Türkiye’de 728 işçi sendikası bulunmaktaydı. Bunların sadece 270’i Türk-İş konfederasyonuna üye idi. Türkiye’de endüstri ve tarım işçilerinin sayıları yaklaşık iki milyondu. Türk-İş’e üye işçilerin sayıları ise sadece 280 bin kadardı. Türk-İş dışındaki sendikalı işçilerin sayıları ise 700 bin kadardı. Kısacası, mevcut işçilerin yaklaşık yarısı sendikalı idiler ama, sendikalıların ancak üçte bir kadarı Türk-İş çatısı altındaydılar.

 

GREV-LOKAVT

1964’e gelindiğinde, hem işçiler, hem de işveren, 274 sayılı sendikalar kanunu ve 275 sayılı grev, lokavt ve toplu sözleşme kanununda doğan haklarını sonuna kadar kullanmakta kararlı bir yapı içine girdi; işçilerin grev kararlarına işverenler lokavtla cevap vermeye başladı. Kimi işkollarındaki grevler ise Bakanlar Kurulunca ertelenmeye başlandı.

 

Bu koşullarda yurdun çeşitli yerlerinde olduğu gibi Ankara’da da Yapı-İş ve Maden-İş’in örgütlediği grevler oldu. Yapı-İş’in Ankara oteli inşaatındaki grevi, dışarıdan getirilen işçilerle kırılmak istendi; işçiler buna karşı mücadele ettiler ve polisle girilen çatışmada kimi işçi ve sendikacılar tutuklandı.

1965 Mart’ında 2 işçinin ölümüyle sonuçlanan Kozlu olayları önemlidir, fakat bu olaylardaki ana neden, çoğumuzun tahmin ettiği ya da umduğu işçi sınıfı hareketinin siyasal düzeni, toplumsal düzeni değiştirmeye yönelik eylemliliği değil, doğrudan doğruya işyerindeki primlerin dağıtılmasına ilişkin çıkan sorunlarla bağlantılıdır.

 

İŞÇİLER-DENİZ GEZMİŞ

31 Ağustos 1966’da, Türk-İş yöneticilerini kınamak amacıyla Çorum'dan İstanbul'a yalınayak yürüyen Çorumlu 54 belediye işçisini Taksim Meydanı'nda karşılayanlar arasında Deniz Gezmiş de vardı.

12 Kasım 1966’da Türk-İş tarafından Ankara’da Cemal Gürsel Meydanı’nda Amerikan üslerinde çalışan işçilere uygulanan baskıları kınamak amacıyla bir miting düzenlendi.

Mitinge diğer Demokratik Kitle Örgütlerinin dışında Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)’da etkin biçimde katıldı. Cemal Gürsel alanındaki mitinge katılmak için Tandoğan alanından yürüyüşe geçen işçiler ve FKF’liler “Yankee Go Home”, “Topraklarımızın Altı da Üstü de Bizimdir”, “Gençlik İşçi El Ele”, “Türkiye Johnson’un Çiftliği Değildir”, “Kahrolsun Emperyalizm” yazılı dövizler taşırken, diğer yandan hep bir ağızdan değiştirilmiş sözleriyle “gül ağacı değilem / her gelene eğilem / çek elini üstümden / ben sömürgen değilem” şarkısı söyleniyordu.

Miting dağılırken kitlenin önemli bir bölümü FKF’lilerin yönlendiriciliğinde polis engelini de aşarak Kızılay’a yürüdü. Amerikan Haber Merkezi’nin önünde sloganlar atıldı, oturma eylemiyle Atatürk bulvarı trafiğe kapatıldı. Bu sırada ABD Haber Merkezi’ni korumaya çalışan AP Gençlik Kolları’nın üyeleriyle çatışıldı.

 

DEVRİMCİ İŞÇİ SENDİKALARI KONFEDERASYONU (DİSK)

Paşabahçe Şişe-Cam Fabrikası’nda sürmekte olan uzun grev sırasında Türk-İş yönetiminin takındığı grev kırıcı tavır bardağı taşıracaktı. Türk- İş’e bağlı sendikalar arasındaki bölünme eğilimini ve yeni bir sendikal federasyonun çatısı altına örgütlenme arzusunu güçlendirecekti.  Türk- İş yönetimi, Kristal- İş önderliğinde 31 Ocak 1966 günü başlamış olan ve ikinci ayını doldurmak üzere bulunan bu grevi 21 Mart 1966’da bitirmeye kalkışacaktı. İşçiler kararı kabul etmeyip direnişi sürdürünce Petrol-İş, Maden-İş, Teksif, Deniz-İş, Basın-İş, Ulaş-İş, Enerji-İş, Kimya-İş, DYF-İş, Şöför-İş, Ar-İş, Tez Büro-İş, Karayolları Sendikası, Oley-İş, Sağlık-İş, Harp-İş, Gıda-İş, Tekstil-İş gibi diğer sendikalar söz konusu grevi desteklemek amacıyla bir konsey meclis oluşturacaklardı.

Sonunda, Demirel Hükümeti’nin kararıyla grev 83’ncü gününde ertelenecekti. Kristal-İş ve Petrol-İş gibi grevi destekleyen sendikalar geçici süreler için Türk-İş’ten ihraç edileceklerdi. Türk-İş yönetimi Demirel Hükümeti ile ortak davranmaktaydı. İhraç edilen sendikaların bir kısmı daha sonra DİSK’in kuruluşunda yer alacaklardı.

Türk-İş’te muhalefetin öncüsü olarak bilinen Lastik-İş, Maden-İş ve Basın-İş, Bağımsız Gıda-İş sendikasıyla anlaşarak 1966 yılında “Sendikalar Dayanışma Konseyi” ni kurdular. Bu üç sendika, 1967 yılında yaptıkları genel kurullarında yapıdan kesin olarak ayrılmaya karar verdiler. Bağımsız Gıda-İş ve Zonguldak'taki Maden İşçileri Sendikası da Türk-İş’ten ayrılan bu üç sendikayla birleşerek, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)’nu kurdular.

 

MİLİTANCA SAVUNMA

Uzun hazırlık toplantılarının ardından, Türkiye Maden-İş Sendikası, Türkiye Lastik-İş Sendikası, Türkiye Basın-İş Sendikası gibi örgütlerin öncülüğünde hazırlanan DİSK tüzüğü, 13 Şubat 1967 sabahı valiliğine verilecek ve örgüt tüzel kişiliğine kavuşacaktı.

DİSK elbette diğerlerine ve özellikle Türk-İş’e göre işçilerin ekonomik haklarını daha militanca savunan bir sendika olacaktı. Ayrıca DİSK, Türk- İş’in “partiler üstü” sendika yalanına da karşı olup, açıkça TİP’in safında yer alacaktı. Fakat tüm bu gerçeklere karşın DİSK sosyalistlerin çoğunlukta oldukları bir Konfederasyon değildi. DİSK’e bağlı bir kısım sendikalar da örgütlenebilmek için zaman zaman bazı patronlarla anlaşabiliyorlardı ve DİSK içinde de Amerikan sendikacılığının çok büyük etkileri vardı. Çünkü, sonuçta onu kuranların bir kısmı ilk sendikal eğitimlerini ABD’de almışlardı. Her şeye karşın Türkiye koşullarında DİSK çok daha mücadeleci idi ve üye sayısı hızla yükselmekteydi...

 

İŞÇİLER YALNIZ DEĞİLDİR

1968 – 69 yılları, işçi sınıfımızın ekonomik – demokratik savaşında önemli olaylarla dolu bir dönem oluşturmaktadır. Yemek boykotları, grevler, yürüyüşler ve fabrika işgalleri boyutunda yoğunlaşan ve yükselen direnişler kısa zamanda ülkemizin tümünü kaplamış ve işçi sınıfımızın direniş gücünü ezmeye çalışan devlet güçleriyle sık sık çatışmalara kadar varmıştır.

Türkiye işçi sınıfı hareketinde 68 öğrenci hareketleri de etkili olur. 1968 ilkbaharında Haziran ayında başlayan boykot eylemleri ve işgal eylemleri Türkiye işçi sınıfı ve sendikacılık hareketini de etkiler.

Fabrika işgalleri, öğrenci işgal eylemlerinden hemen sonra, Derby Fabrikasının işgaliyle başlıyor. Derby işgali, üniversitelerin işgalinin hemen ardından aşağı yukarı 10-15 gün sonra yapılmıştır. 1600 işçi, 4 Temmuz günü sendikal mücadele  nedeniyle işgale başlıyor. Bunun üzerine İstanbul’da, İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Özel Yüksek Okullar İşgal Konseyi ve Komiteleri adına bir heyet Derby işgalini ziyaret ediyorlar.  Boykot Komiteleri Başkanı, daha sonra kanserden kaybettiğimiz Harun Karadeniz’dir. Harun Karadeniz orada bir konuşma yapıyor.

 “Biz, devrimci Türk gençliği olarak her zaman emekçi halktan yana çalışmalar yapmak yolunda ve azmindeyiz. Patronların ezdiği, sömürdüğü siz emekçi kardeşlerimizi, babalarımızı, amcalarımızı bütün gücümüzle desteklemekteyiz. Bu fabrikada sizleri, diğer fabrikalarda daha birçok emekçi halkı sömüren patronlar şunu bilmelidir ki, bu işçiler yalnız değildir. Bu halkın evlatları olan bizler, halka dönük düzeni kurana dek çalışacağız. Bugün burada sizin yanınızdayız, sizi desteklediğimiz ve her zaman siz emekçilerden yana olduğumuz bilesiniz diye geldik. Gerektiğinde yine geleceğiz ve her hareketinizde sizinle beraber olacağız.”

 

İŞÇİLERLE OMUZ OMUZA

20 Mayıs 1969’daki Horoz Çivi direnişine öğrenciler desteğe giderler, polis müdahale eder, çatışma çıkar, 21 öğrenci gözaltına alınır;

68-69’da Akiş Dokuma, Altınel Pres, Bel Kimya, Çelik Halat, Deniz Nakliyat, Diyarbakır Belediyesi, Emayetaş, Gabriel Gabrieloğlu Dokuma, Güven Boya ve Apre, Kavel Kablo, Krom Manyezit, Perşembe Fındık Tarım Satış Kooperatifi, Singer, Tekel Çamaltı, Tunpeyin grevi sırasında 1969’da Exe Kültür Gemisinin işgali, Türk Demir Döküm, Yarımca Seramik, 1969 yazında Ankara’da Lili Deterjan işçilerinin fabrikayı işgal etmeleri, bu yıllarda işçilerin, öğrencilerin dayanışmalaryla gerçekleştirilen direnişlere örneklerdir. Çok önemli bir örnek de Alpagut Dodurga işgalidir. Burada işçilerin işyerini işgal ederek, uzun müddet alacaklarını tahsil etmek için işyerini kendileri yönetmişler ve üretimi sürdürmüşlerdir.

 

 

 

TETİKLEME

Gerçekten de, 1968-1969 yıllarında işçi sınıfı hareketinde bir yükseliş vardır. 68 devrimci gençlik hareketleri işçi hareketlerini de tetiklemiştir. Ne var ki bu yükseliş, ilk bakışta zannedildiği gibi kapitalizm karşıtı sosyalist bir programı benimseyen, anti-kapitalist bir programı olan bir yükseliş değildir. Bu yükseliş, işçilik bilinciyle, sınıf bilinci arasında oynayan ve sınıfın ancak çok küçük bir bölümünün katıldığı bir eylemliliktir. İşçi sınıfının mücadelesi, gençliğin mücadelesinden farklı olarak, uzun vadeli ve kararlı bir sınıf mücadelesidir. Saman alevi gibi, çabuk tutuşup, birden parlayarak kısa zamanda sönmez. Uzun bir süreç içerisinde için için olgunlaşır, kendisini engelli koşuya hazırlar. Sonra hiç acele etmeden engelleri birer birer aşarak ağır ağır ve kararlı bir şekilde hedefine doğru ilerler.

             

MEMURLAR-ÖĞRETMENLER

Öğretmenler ve diğer memurlarda, işçi sınıfının bir parçasıdırlar. 1960’lı yıllarda belli bir örgütlülüğü olan bu kesimin, öğrenci gençlikle ilişkileri  daha sıcaktır. 1960’lı yılların başlarında öğretmenler Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu’nda yaygın bir biçimde örgütlüdürler.

Bu örgütlenmenin içinde de onu canlandıran, onu daha politize eden Köy Enstitüsü Mezunu Öğretmenler Derneği vardır. Eskiden devletle bağlantılı Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonunun yapısının değiştirilmesinde bu köy enstitülü öğretmenlerin çok ciddi çabaları ve katkıları olmuştur. Öğretmenlerin Dev-genç tarafından da desteklenen en önemli eylemi, 15-18 Aralık 1969’daki büyük öğretmen boykotudur, öğretmenlerin genel grevidir.

Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu 1965 yılında iki kuruluşun daha oluşmasında etkili olur. 1961 Anayasasına göre memur statüsünde çalışanlara da sendika kurma hakkı tanınmaktaydı. 1965 yılında 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu çıkar çıkmaz, Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonunda etkili olan kesimlerce, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS),  İlksen (Ruşen Keleş’in Başkanlığını yaptığı İlkokul Öğretmenleri Sendikası) ÜNAS (Üniversite Asistanları Sendikası) TEKSEN gibi çeşitli sendikalar kuruldu. Bu memur  sendikalarının sayısı 1965’ten, 12 Mart 1971 askeri darbesinden  sonra Anayasa değiştirilerek memurların sendikalaşması yasaklanana kadar 658 e ulaştı. 350 bin dolayında  memur, bu sendikalara üye oldu.

 

ORDU GENÇLİĞİ

“9 Ocak 1970’te sabah erken saatlerde, tutuklu bulunduğum Gölcük - Güllübahçe Askeri Cezaevi’ne gelen bir deniz albayı: “Hemen hazırlan, resmi elbiselerini giy, donanma komutanı seni istiyor.” dediği zaman ‘Bütün eşyalarımı alayım mı?’ sorusunu sordum.

Albay resmi bir tavır içinde ’Hepsini al, bir daha buraya dönmeyeceksin‘ yanıtını verdiği anda, hayatımda yeni bir sayfanın açıldığını hissetmiştim.

O tarihte Donanma Komutanı Oramiral Turgut Uzel idi.

Turgut Paşa’nın yeniden hareketlenmeye başlamış cunta örgütlenmeleriyle yakın bir ilişkisi yoktu. Deniz Kuvvetlerinde bu örgütlenmede hiyerarşide Oramiral Kemal Kayacan’ın ismi öndeydi.

Turgut Paşa beni odasında kabul etti. Komutan, dört arkadaşımla birlikte Yüksek Askeri Şura’nın kararıyla ordudan atıldığımızı bildirdi ve resmi evrakı bana imzalattı.

YAŞ kararında isimleri geçen diğer dört arkadaşımın kimliklerini öğrendiğim anda şaşkına dönmüştüm. Çünkü bu genç subayların gelişen olaylarda, ordudan atılacak bir boyutta rolleri olmadığını biliyordum. Liste yanlış düzenlenmişti.            

Bu itirazımı Donanma Komutanı’na ilettiğim anda, kendisi sakin bir tavırla ’Bunu ben de biliyorum ama Ankara böyle istiyor’ yanıtını verdi ve devamla ’Sizi çok uyardıklarını ama söz dinlemediğinizi söylüyorlar, son bildiri bardağın taşmasına neden oldu.’ diyerek beni (Sarp Kuray) sivil hayata doğru uğurladı.

 

ÇATI-GÖZDAĞI-İLK TASFİYE

 “Donanma Komutanı ile yaptığım kısa konuşma, ister istemez kafamda bazı geriye dönüşleri ateşleyici olmuştu.

Daha bir yıl önce, Deniz Harp Okulu Subay Taburu’nda okurken özel olarak ziyaretime gelen ve benimle uzun bir görüşme yapan Tuğamiral Bülent Tarkan (bu subay, 9 Şubat 1962 tarihli bir protokol ile ihtilal yapmaya karar veren illegal bir örgütün üyesidir ve protokolde imzası vardır. Aynı zamanda Yassıada İrtibat Komitesi’nde görev yapmış ve Adnan Menderes’in idamında hazır bulunmuştur) beni adeta sorgulamış ve ordu tabanında giderek yaygınlaşan hareketimizin düşünce yapısını öğrenmeye çalışmış, benden aldığı yanıtlar karşısında asabileşerek, adeta gözdağı verir bir biçimde;

 ‘Ankara’da ülke sorunlarıyla yakından ilgilenen komutanlar var, ayrı örgütlenmeye gerek yok, bir çatı altında toparlanmak gerekir’ sözleriyle bir çıkış yapmıştı.

Ben o dönemde 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 dönemleriyle ilgili derinlemesine bilgi sahibi olmadığımdan, Bülent Paşa’ya verdiğim yanıtı yalnızca ideolojik bir çerçeveyle sınırlayabildim ve ’Yön ve Devrim Gazetesi çizgisinde olmadığımızı’, örgütlenmede de bu hiyerarşik yapıdan uzak durarak bağımsız kalacağımızı bildirdim.

Konuşma bitmişti. Ankara’dan özel olarak gelmiş paşa benim (Sarp Kuray)  tespitlerimden memnun olmamıştı.

Demek ki Donanma Komutanı’nın da sözünü ettiği “Ankara” bizim bağımsız duruşumuzdan, eylemlerimizden ve düşüncelerimizden rahatsız olmuş, tasfiyeyi başlatmıştı.      

Evet, şu tespiti yapmak gerekiyor: 12 Mart öncesinde, devrimci ordu gençliği içinde başlatılan ilk tasfiye hareketi budur.

Daha 12 Mart’a 15 ay vardır ve Ankara düğmeye basmıştır. Mesaj nettir: “Ya ‘Bizimle birlikte olacaksınız yada tasfiye edileceksiniz.’

Bu noktayı iyi kavrayamadığımız taktirde he, 12 Mart’ın kirli ve karanlık yüzünü, yani Derin Devlet operasyonunu çözemeyiz hem de ordu içindeki devrimci birikimin başından geçenleri tam olarak anlayamayız.” (Sarp Kuray)

 

YAYIN ORGANI-TIME

“27 Mayıs’da yığınlara tanınan sınırlı özgürlükten sonra devrimci hareket gelişmeye, yığınların ekonomik mücadelesi gün geçtikçe güçlenmeye başladı.

27 Mayıs’ın devrimci özünün canına okuyan yerli - yabancı para babaları, güçlenen devrimci kavgadan da gocunmaya başladılar. Silahlı milis (Toplum Polisi) teşkilatı kurdular.

Devrimci öğrenciler sokak ortasında kurşunlanmaya başladı.

Devrimci Ordu Gençliği, halkının devrimci kavgasını görmemezlikten gelemezdi.

“69 Deniz Subayı Bildirisi” ile devrimci işçilerin, köylülerin, gençliğin yanında olduğunu kamuoyuna bildirdi.

O sırada uluslararası para babalarının yayın organı Time şöyle yazıyordu: “Türkiye de sosyalistler orduyu iktidara getirmek istiyor”. Para babalarının ne yapıp yapıp ordu gençliğini frenlemeleri gerekirdi.

 İlkin bildiriye imza koyan Beş Deniz Subayı atıldı” (Dr.Hikmet Kıvılcımlı)

 

ÜNİVERSİTELİ ASKERİ ÖĞRENCİLER

“24 yaşındaydım ve yıllar önce büyük ideallerle terkettiğim Hukuk Fakültesi’ne geri dönüyordum.

Ankara’da babamın evine indiğim gece Deniz Lisesi’nden atılanlardan, çok sevdiğim Murat Yedican, yanında Atatürk Lisesi’nde okuyan devrimci bir arkadaşıyla ziyaretime geldi.

Murat ile gelen devrimci genç, Türk Ordusu’nda özellikle de genç subayların gönlünde efsaneleşmiş Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’ın küçük oğlu Öner Gürcan’dı.

Öner kendisiyle buluştuğumuz hemen o gece, beni ODTܒde askeri öğrenci olarak okuyan ağabeyi Ömer Gürcan ile tanıştırmıştır.

Beni Askeri Tıbbiye’lilerle buluşturan Ömer olmuştur.

10 Ocak 1970 sonrası, Askeri Tıbbiye’lilerle kader birliği yaptığım bir dönemdir.

 

Askeri Tıbbiye’liler olarak anılan “Askeri Fakülte ve Yüksek Okullar”daki devrimci askeri öğrenciler dönemin en aktif ve örgütlü güçlerinden birisidir. DEV-GENÇ saflarında son derece prestijli devrimci duruşları vardır

Bu örgütlenme de hiçbir hiyerarşik bağlantısı bulunmayan ve sosyalist düşünceli bir yapıya sahiptir.

Askeri Tıbbiye’lilerle buluştuğum gece, bugün bile hafızamda tüm canlılığı ile yaşayan bir anımı aktarmak istiyorum: Ömer ve Öner beni (Sarp Kuray) onlarla tanıştırmak üzere Cebeci Tıp Fakültesi’nin bahçesine getirdiği zaman, fakültenin bütün duvarlarının Denizcilerin yayınladığı “69 Subay Bildirisi’nden” bölümlerle donatılmış olduğunu gördüm. Fakülte kantininin yanındaki duvarda boydan boya:

 “Katiller

Türkiye’de meydan boş değildir.

Tüfeklerimizdeki mermi

Mermilerimizdeki barut

Yüreklerimizdeki ateş, yeter size”

yazısı duruyordu ve altında THKO imzası vardı.

Askeri öğrenciler o gün mücadelelerini bu isimle ifade ediyorlardı. Sonraki günlerde Deniz Gezmiş ve arkadaşları bu ismi çok beğenmiş, arkadaşlarımızdan kullanmak üzere izin istemiş ve kullanmışlardır.     

Demek ki Askeri Tıbbiye’liler bizlerle kucaklaşmaya hazırdılar.

12 Mart öncesi çetin döneme onlarla omuz omuza girdim: Erkan Dirik, Uğur Oral, Yakup Hindistan, Ömer Gürcan, Ahmet Zafer Ergün Murat Kaçar, Lütfü Dokuzoğlu, Ahmet Türk, Remzi Aygün, Behçet Safa Aysan, Cengiz Kılıç, Seçim Yıldırım,Hasan Ataol, Celal Sarman, Engin Arasan, Önder Sağlık, Zeki Gümüşel, Hüseyin Soysever, Recepay Sayar, Ahmet Akküçük, Gürkan Dirik, Halil Alkan, İsmail Başyiğit ve yüzlercesi...

           

BEHÇET AYSAN-CENGİZ KILIÇ

Bu satırlarda Askeri Tıbbiyeli iki devrimci kardeşimizi anmadan geçemeyeceğim.

Sivas’ta kışkırtılmış gerici güruh tarafından yakılan Behçet Aysan,ve bir trafik kazasında yitirdiğimiz Cengiz Kılıç.

Her iki arkadaşımız da Kuleli Askeri Lisesi çıkışlı olduklarından, 71 öncesinde başta Kara Harp Okulu olmak üzere, ordu içindeki faaliyetlerde çok aktif ve başarılı olmuşlar ve taşıdıkları üstün insani değerlerle örgütlenmeye güç katmışlardır. Onları saygıyla anıyorum.”

 

DEV-LİS

Öner Gürcan, 1971 öncesinde Ankara’da örgütlenmesi başlatılan Devrimci Liseliler (DEV - LİS)’ in kurucularındandır.

Öner, Barış, Sabri, Alaattin, İhsan, Naki, Nuri, Taki, Suat, Gültekin, Selim, Güntekin ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım diğer liseli öncüler, dönemin ağır koşulları altında ve türlü imkansızlıklar içinde çok kısa bir sürede bu örgütü bir güç haline getirmişlerdir.

Ne olursa olsun, 1971 öncesi DEV - LİS, mücadele tarihinde hakettiği yeri alacaksa, bu devrimci öncü liselilerin gayretlerini asla atlamamak gerekir.

 

BİR YASA-ABDULLAH BAŞTÜRK

İşçi sınıfımızın ekonomik - demokratik mücadelesi, 27 Mayıs 1960 Politik Devrimi ve onun sağladığı kısmi özgürlükler ortamında geçmişe kıyasla, çok daha boyutlu bir durum almıştır. 15 – 16 Haziran Büyük İşçi Direnişi bu dönemin vardığı en yüksek noktalardan biridir.

 

Dünya 1970 yılına ekonomik krizle girmişti ve Türkiye ekonomisi de bundan kendine düşeni alacaktı. Demirel hükümeti iktidarda idi ve bu iktidarın dayandığı mali-sermaye çevreleri “eski güzel günlere” dönme düşü taşımaktaydılar. Daha yedi yıl önce ne grev hakkı, ne de toplu sözleşme hakkı vardı.

Mevcut ekonomik krizin yükü, kolayca, “milli menfaatler” ajitasyonuyla, rahatlıkla, emekçi kesimin sırtına yüklenebiliyordu. Ama artık kazın ayağı pek öyle değildi.

Bir yandan devrimci gençlik hareketi, “her türlü” engele rağmen üniversite sınırlarını aşıyor ve Türkiye’nin dört bir yanına ulaşıyordu. Yoksul köylülerle, öğretmenlerle, işçilerle, emekçilerle buluşuyor, öğrenciler, gittikleri her yere heyecanlarını ve dinamizmlerini taşıyorlardı.

Diğer yandan, DİSK içindeki sosyalistlerin konfederasyonu gerçek anlamıyla sınıf sendikası konumuna getirme çabaları ve DİSK’in varlığının Türk- İş’i de daha mücadeleci bir çizgiye sürüklemesi hakim sınıfların işini zorlaştırıyordu. Öncelikle DİSK’in gücü zayıflatılmalı ve giderek yok edilmeliydi.

Bu nedenle, Demirel Hükümeti, 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nu değiştirmek için harekete geçti.

Bu konuda ilk girişim, 1969 dan önce yapılmış, TÜRK-İŞ tarafından hazırlanan bir tasarı meclise getirilmiş, ancak o dönemde güçleri bunu yasallaştırmaya yetmemişti. 1969 – 70 döneminde biri CHP, diğeri AP tarafından hazırlanan iki yasa tasarısı Millet Meclisine verildi. Her iki tasarı meclis komisyonunda tek bir tasarı haline dönüştürülüp meclise sevk edildi. İlk olarak 274 Sayılı Sendikalar Yasasında, o dönem Türk-İş’e bağlı olan Genel-İş Sendikasının genel başkanı ve CHP milletvekili Abdullah Baştürk (sonradan DİSK Başkanı olacaktı.) ile yine o dönem Türk-İş’e bağlı olan Ges-İş Sendikasının genel başkanı ve CHP milletvekili Osman Soğukpınar’ın  DİSK’in kapatılması amacıyla verdikleri bir kanun teklifi  “11 Haziran 1970 tarihinde 274 sayılı sendikalar yasasında değişiklik yapılması ile ilgili tasarı” meclis gündemine geldi. Millet Meclisinde kabul edilen tasarı, Cumhuriyet Senatosunda görüşülecekti.

Söz konusu 274 sayılı yasada yapılacak değişiklikle sendikaların kurulabilmeleri için asgari bir üye sayısı limiti getirilmekteydi. Eğer dahil oldukları işkolundaki işçilerin en az üçte birini örgütleyemezlerse sendika kurma hakları bulunmayacaktı. Ayrıca sendika kurucuları o işkolunda en az üç yıldan beri çalışıyor olmalıydılar. Uluslararası işçi örgütlerine üye olma hakkı da, aynı işkolunda en çok üyeye sahip sendikaya veriliyordu. Farklı işkollarındaki sendikaların aynı yörede birlik oluşturma hakları yok edilmekteydi. Sendikalara üye olmak zorlaştırılıyordu.

Görünüşte yüzde yüz bir geriye dönüş yoktu ama, Demirel Hükümeti tarafından getirilen bu değişiklik önerileri eğer Meclis’ten geçecek olursa, sınıf sendikacılığının mezarı kolayca kazılabilir, işçilerin ekonomik ve demokratik mücadele silahları olan grev ve toplu sözleşme hakları ve her şeyden önce örgütlenme hakları ağır bir darbe yiyebilirdi. Sonuçta DİSK’in sonu gelirdi. Meydan, patronlarla ve olayla ilgili devlet bürokrasisi ile anlaşarak kişisel kasalarını dolduran “sendika ağalarına” kalırdı. Bu “oyunda” Abdullah Baştürk’ün başrolde olması ilginçti.

 

BİR DİRENİŞ: 15-16 HAZİRAN

Meclisten geçen yasa önerisinin, Cumhuriyet Senatosunda görüşülmesinden önce, önerinin yasalaşmasını  önlemek amacıyla, çoğunluğu DİSK’e bağlı olan işçiler, İstanbul ve İzmit gibi büyük endüstri merkezlerinde 15 Haziran 1970 sabahı işbaşı yapmayıp yürüyüşe geçtiler.

İstanbul’da, Kartal, Bakırköy, Levent, Topçular, Sağmalcılar, Gebze gibi yerlerde bulunan fabrikalardaki işçiler ve yine İzmit’te 115 fabrikadan işçiler ters yönlerden aynı istikamete doğru düzenli bir şekilde yürümeye başladılar. Yolları üzerinde bulunan fabrikalardaki işçilerde onlara katıldığı için, yürüdükçe sayıları artmaktaydı. İşçiler polis barikatını aşarak Kadıköy’de birleştiler. Polisin açtığı ateş sonucu bir arkadaşlarını yitirdiler. Yolu kesmek üzere yollanan askerler, başlarındaki subayların emriyle işçilere dokunmadı ve yürüyüş kolu tankların üzerinden geçip, gitti. İlk gün Kadıköy’de ki eylemler saat 17.00’ye dek sürdü.

Ertesi gün, 16 Haziran’da aynı yoğunlukla süren gösterilerde ise üç işçi ölecek, 84 işçi yaralanacak ve 500’ü aşkın gösterici gözaltına alınacaktı.

Aynı günün akşamı İstanbul ve İzmit’te 60 gün süreyle sıkıyönetim ilan edilecekti. 15 Haziran’da İstanbul ve İzmit’te DİSK’e bağlı öncü fabrikalarda oturma greviyle başlayan direniş kısa bir zamanda sokağa inmişti. Türk-İş’e bağlı bir takım işçilerin hatta yer yer bağımsız sendikaların da katılmasıyla direnişçi işçilerin sayısı yüz bini aşmıştı.  DEV-GENǒe bağlı gençlik kesimleri de bazı sendika yöneticilerinin tüm engellemelerine rağmen eyleme katılmıştı.

Direnişin ikinci gününde çatışmaların yaygınlaşması ve yoğunlaşması üzerine, 16 Haziran 1970 günü öğleden sonra İçişleri Bakanı, İstanbul valisi, diğer yetkililer ve DİSK yöneticileri Vilayette bir toplantı yaptılar.

Bu toplantıdan sonra DİSK Genel Sekreteri Kemal Sülker bir demeç vererek şunları söyledi: “Girişilen tahripkar eylemlerle ilgimiz olmadığını İçişleri Bakanı’na söyledik ve kesinlikle bu tahripkar olayları tasvip etmediğimizi bildirdik. Ayrıca işçilere de radyodan bir uyarı yaparak, kötü cereyanlara alet olmamalarını söyledik.” Kemal Sülker’in demecinde sözünü ettiği ve radyodan yayınlanan mesajı ise DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler vermişti.

Sendika yöneticileri tutuklanıp ağır ceza istemleri ile yargılanmaya başlanacaklardı.

Türk-İş yönetiminin engelleme çabalarına karşı sözkonusu direnişe, aralarında Türk-İş’e üye işçilerinde bulunduğu 200 bin civarında işçi katılacaktı. İlerici gençler de bu haklı ve demokratik eylemin içinde yer alacaklardı. Demirel Hükümeti’nin değiştirmek istediği 274 ve 275 sayılı yasalarla ilgili değişiklik önerileri gerçekleşmeyecekti.

Örgütlü demokratik güçlerini gösteren işçiler ilk raundu kazanmışlardı. 275 sayılı yasa değişikliğini senatoya sevk edilmeyerek geri alındı.

 

7. BÖLÜM

TUZAKLAR

Parçalanma-Savrulma-MDD-Zinde Güçler

 

YENİLGİ DÖNEMİ

Ne var ki burjuvazi, bu başkaldırıyı affetmedi. 15-16 Haziran olaylarının ardından 2 ay sıkıyönetim ilan edilirken Marmara Bölgesindeki işçi hareketi yaklaşık 4000-4500 tane işçinin işten atılması, kara listeye alınmasıyla birlikte ciddi bir gerilemeye girdi. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Dergisinin o tarihlerde 2 sayısında ortada her biri 15-16’şar sayfalık uzun isim listeleri yayınlandı ve o eylemlere katılanlara, yıllarca iş verilmedi. .      

Başka bir gelişme Çukurova Bölgesinde yaşandı. Çukurova bölgesindeki işgaller de Bossa işgaliyle bitti. İşgal çok sert bir biçimde bastırıldı.

             

SENDİKACILAR-BARİKAT

Devlet güçleri ve yedeğindeki gerici milisler tarafından bir plan çerçevesinde, silahlı, çatışmalı meşru müdafaaya zorlanan ve TİP tarafından bu ortam gerekçe yapılarak, parti dışına doğru itilen devrimci gençlik, bu defa da “sendikacılar” barikatıyla karşılaşıyor ve devlete “kötü cereyanlar” olarak ihbar ediliyordu. Sonuçta işçi sınıfının biricik, dolaysız müttefiki Devrimci Gençlik bu alanda da tecrit edilmeye çalışılıyordu. Bütün bu gelişmeler, işçi sınıfının öncülüğünü savunan ve işçi sınıfının iktidarı için mücadele eden devrimci gençlikte “şok” etkisi yapıyordu.

 

SAVRULMA

 “Her işçi, grevlere ajitatörlerin değil kötü ücretlerin ve koşulların sebep olduğunu bilir.Bazı abartılı gazetelerin verdiği izlenimlerin aksine grevler o kadar yaygın olaylar değildirler. Bir fabrika ya da işyeri görünüşte yıllarca sükunet içinde kalabilir.

Ücretlerine ve koşullarına saldırıldığında bile işgücü tepki göstermeyebilir. Kitlesel işsizlik koşullarında ya da sendikaların tepesinden bir yönlendirme gelmediğinde bu özellikle doğrudur. Çoğunluğun bu bariz kayıtsızlığı, eylemci azınlığı çoğu kez umutsuzluğa sürükler. Diğer işçilerin ‘geri‘ olduklarına ve asla bir şey yapmayacaklarına dair yanlış bir hükme varırlar. Ama aslında görüşte durgun yüzeyin altında değişimler yaşanmaktadır. Binlerce küçük hadise, sinir bozucu küçük olay, haksızlıkla, yaralanmalar adım adım kendi izlerini işçilerin bilincine bırakmaktadır.“ (Alan Woods, Ted Grant, Marksist Felsefe ve Modern Bilim s . 59 /60 )

Henüz ekonomik ve demokratik mücadele sürecinden, geçmemiş, sınıf sendikalarını oluşturamamış, ”ilk öğretimini” tamamlayamamış, sınıf bilincine henüz ulaşamamış işçilerden “üniversiteli” gibi davranmasını elbette bekleyemezsiniz. Beklerseniz, 1970’lerde olduğu gibi, hayal kırıklığına uğrarsınız ve savrulursunuz. İşçi hareketinin bırakınız öncülüğünü yapabilmeyi, hareketi, sizin “hız”ınıza ayak uyduramayan “İşçi sınıfıyla” birlikte ıskalar, işçi sınıfı adına hareket eder veya işçi sınıfı adına hareket edenlerin peşine takılarak savrulursunuz.

Öyle de olmuştur. Savrulmuşuzdur.

 

GENÇTİK, DELİKANLIYDIK

Biz bu savrulmanın bedelini fazlasıyla ödedik. Bu ülkenin geleceğini, iki kuşak gençliğini yok ettiler. 68’lilerin, 78’lilerin üzerinden, asker, sivil demeden tüm devrimcilerin üzerinden tanklar geçirildi, silindir gibi. Önderleri asıldı, öldürüldü, sakat bırakıldı. Biz bedel ödedik, biz yenildik. O kadar çok kahramanımız var ki, yeniden bedel ödemeye, yeniden kahramanlar yaratmaya ihtiyacımız yok. Karıncalara ihtiyacımız var bizim. Uzun ince bir yolda, sabırla, ama kararlı yürüyecek karıncalara.

Biz bilerek, isteyerek savrulmadık, eksiklerimiz vardı. Zaaflarımız vardı. Yanılgılarımız vardı. Gençtik, delikanlıydık. Gençliğimiz vardı.

 

           

 

Bir siyasi okulda eğitim göremeden atıldık mücadeleye.

Köklü bir siyasi parti eğitimi alamadık. Türkiye’de bir köklü sosyalist parti geleneği olsaydı, o sosyalist parti geleneği içinde kendimizi fedaya hazır coşkumuz  ve inancımızla sınıf hareketinin köklü, sakin, zor harekete geçen ama kalıcı ve kurumsallaşan  yapısı bütünleşebilse idi bugün çok olumlu noktalara gelebilirdik.

Biz bugün bunları kavramış durumdayız. Bunları kavrayanlara sözümüz yok. Sözümüz, bilerek, devrimci gençliği örgütsüz bırakanlaradır. Sözümüz bilerek, gençliği savuranlaradır. Gençliği sahte “devrim”lerin peşine sürükleyen ve hiçbir bedel ödemeyenleredir.

 

Biz bugün bunları kavramış durumdayız. Bunları kavrayanlara sözümüz yok. Sözümüz, bilerek, devrimci gençliği örgütsüz bırakanlaradır. Sözümüz bilerek, gençliği savuranlaradır. Gençliği sahte “devrim”lerin peşine sürükleyen ve hiçbir bedel ödemeyenleredir.

 

 

BİZ ÖYLE AHMAK DEĞİLİZ

Ne diyor Engels:

“Okur, şimdi anlıyor mu; neden, yönetici iktidarlar ille de bizi tüfeklerin patladığı, kılıçların şakladığı yere götürmek istiyorlar?

Neden, bugün yenilmekten, daha baştan emin bulunduğumuz sokağa, paldır küldür inmiyoruz diye bizi korkaklıkla karalıyorlar?

Neden ısrarla bir kez olsun kurbanlık koyun gibi ortaya atılmamız için yalvarıp duruyorlar?

Bu baylar provokasyonlarını olduğu gibi, yalvarışlarını da boşuna ve hiç uğruna harcıyorlar. Biz öyle ahmak değiliz.”

 

PARÇALANMA- FRAKSİYON

60’ların sonları geniş ölçekli işçi eylemlerine, toplu gösterilere sahne oldu. Bir yandan da burjuvazi içindeki çelişkiler hükümet politikalarında da su yüzüne çıkıp gerilimler yaratıyordu. Güvenlik güçleri ve hatta ordu, gösterilere sertçe müdahale etmeye başladılar. Bazı üniversiteler ve liseler kapatıldı. Daha 6 ay önce Yargıtay, Danıştay, baro üyelerinin cüppeleriyle gelmiş olduğu ve yüz binlerce devrimci-demokrat ve ilerici insanın katıldığı “Anayasaya Saygı” yürüyüşünü düzenleyen Dev-Genç parçalanmaya başlamıştı. Dev-Genç içerisindeki gruplar illegaliteye çekilmeye zorlanmaktaydılar. Gençlik cephesinde bu süreç yaşanırken, işçi sınıfımız İstanbul ve İzmit’te 15-16 Haziran’da yüzbinlerle sokaklara inerek ve önüne dikilen polis ve asker barikatlarını aşarak sendikal haklarını koruma mücadelesi veriyorlardı.

DEV-GENÇ, TİP çizgisinden uzaklaşan kitlelerle buluşmuş, üniversite devrimci ve yurtsever gençliğinin tartışmasız en güçlü örgütü olmuştu. Kırsal çalışmalarıyla, gecekondu bölgelerinde yaşayanların ve işçileri sorunlarıyla sahip çıkarak halkın güvenini kazanan bir örgüte dönüşmüştü.

Ne var ki, “fraksiyon” ayrılıkları sürüyordu. DEV-GENÇ artık tamamen MDD’cilerin yönetiminde idi ama, MDD'cilik içinde de ayrılıklar vardı. Hepimiz MDD'ciydik ama MDD’yi farklı farklı yorumluyorduk. Kimimiz için MDD sosyalizme varmak için bir zorunlu aşama, kimimiz için kendi başına bir amaçtı. "İşçi sınıfı öncüdür" diyorduk. Ama bu söylem, kimimiz için sınıfın bilfiil öncülüğü anlamına gelirken, kimimiz için “işçi sınıfına inananların” fiili öncülüğü anlaşılıyordu. Kimimiz için Demokratik Devrim Küba, Çin, Vietnam'da olduğu gibi "halk savaşı" yoluyla gerçekleşecekti. Kimimiz için "asker-sivil-aydın zümre"nin yapabileceği bir işti. Kimimiz bu zümreyi, kendi dışımızda, ama demokratik aşamada amaçlar ortak olduğu ölçüde ittifak yapılacak bir güç olarak görürken, kimimiz MDD hareketini o zümreyle yapılacak pazarlıklarda bir koz olarak görüyordu.

 

GOŞİST-ANARŞİST

Bu ayrılıkların ilk belirtileri pratik sorunlardan çıktı. DEV-GENÇ üyeleri, kontr-gerillanın hedef tahtası haline getirilmişti. Sürekli olarak faşist komandoların, resmi, sivil polislerin silahlı saldırılarına göğüs germek zorunda kalıyorlardı. Bu saldırılarda, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor ve işkence görüyorlardı. Gözleri önünde arkadaşları vuruluyor, yaralanıyor katlediliyordu. Bu saldırılara karşı, silahlanmak ve kendilerini korumak zorundaydılar. Kendilerini korumaya kalktıklarında da ister istemez silahlı çatışmaya giriyorlar ve bu çatışmalar kamuoyuna “öğrenciler sağ, sol olarak cepheleştiler silahlandılar ve çatışıyorlar” şeklinde yansıtılıyordu. Oysa çatışmanın tarafları sağ-sol gençler değil, kontr-gerillanın örgütleyip yönlendirdiği bazı resmi ve sivil illegal güçlerle, kendilerine “komando” diyen ve bu güçlerin desteğinde saldırıya geçen Başbuğ TÜRKEŞ ve faşist çetelerdi. TÜRKEŞ kendine verilen görevi “komando”, ”bozkurt” adını vererek aldattığı gençleri, devrimci gençlerin üzerine sürdürerek onları yasadışı silahlanmaya itiyordu.

Bu eylemlerin içerisinde olmayan, olayları yalnızca basından izleyen bazı “sol” unsurlar, hareketin özünü göremiyordu. Devrimci gençliği savunup saldırılara karşı durarak, devrimci gençlik üzerinde oynanan oyunlara tavır almak yerine, devrimci gençleri suçluyorlardı.          Devrimci gençliğin mücadelesini, yalnızca “mecbur bırakıldığı” silahlı çatışma olarak gösterip, gençleri “hor” görüyor ve onlara, egemen güçlerle birlikte kolayca "anarşist" “goşist” damgasını vuruyorlardı. Devrimci gençliğin öfkesi bundandı. Bu öfke bazı haklı eleştirileri de gözardı etmelerine neden oluyordu. Gençler, hiçbir şey yapmayıp, sadece “ahkam kesen” bu kesimi “pasifistlikle”, mücadeleden kaçmakla suçluyorlardı.

Yıllar sonra özeleştirilerini yapabilen DEV-GENǒliler bu konuda ki görüşlerini şu şekilde dile getiriyorlardı:

 

ÖZELEŞTİRİ

 “Evet, bizlerde anarşizan bir yan vardı ama bundan çıkarılacak sonuç, faşistlere karşı direnmenin reddi olmamalıydı. Bu tür eylemler daima içinde bir anarşizm öğesini besler; tıpkı parlamenter mücadelenin parlamentarizm; sendikal mücadelenin sendikalizm eğilimlerini beslemesi gibi. Bundan çıkarılacak sonuç parlamenter veya sendikal mücadeleyi reddetmek olamaz ise, özsavunmayı da reddetmek olamazdı. Bundan çıkarılacak sonuç, gerçek bir proletarya partisinin öncülüğü ve eğitimiyle, bu mücadeleleri daha disiplinle ve bilinçli kılmaktır. Yoksa bir proletarya partisinin bu yöndeki bilinçli çabalarından yoksun her mücadele yozlaşma eğilimi taşır. Ancak burjuva sosyalistleri -tıpkı Rusya'da olduğu gibi- bu eğilimlerden, bu mücadelelerin reddi sonucunu çıkarabilirler.

Elbet o zamanlar sorunu böyle koymuyorduk ama bize karşı çıkanlarda bir sakatlık, bir oportünizm olduğunu da seziyorduk. Çünkü deneyle görüyorduk ki, o çatışmalar gerçekten gerekliydi ve başarıları ortadaydı.

Gerçekte bize karşı çıkanlar müttefikleri ürkütmemek için karşı çıkıyorlardı. O ürkütülmeyecek müttefikler ise faşistlere direnişi yanlış buluyorlardı.”

 

ZİNDE GÜÇLER

Pratiğe ilişkin bu tartışmalar yaşanırken bir başka eğilim kendini göstermeye başlamıştı.

Bu eğilim; 1961 Aralığı’nda Doğan Avcıoğlu yönetiminde çıkmaya başlayan Yön dergisinin devamı niteliğinde idi. Yön dergisinin temsil ettiği çizgi 60’lı yıllarda gündeme gelen Kemalizm’in radikal bir yeniden yapılanmasını içeriyordu. Feodal nitelikleri ve azgelişmişliği ile karakterize edilen toplumsal yapı için siyasi ve ekonomik çözümü devlet öncülüğünde gerçekleşecek planlı bir ekonomi politikasında gören Yön çevresi, anti-feodal ve anti-emperyalist eğilimler etrafında örgütlenecek bir seçkinler, teknokratlar, subaylar ve aydınlar yani ‘zinde güçler’ öncülüğünde bir ‘Milli Demokratik Devrim’ projesini öngörüyordu. “Zinde Güçler”, askerlerden ve bazı aydınlardan oluşuyordu. İşçi sınıfı ve diğer emekçi kesim “zinde” olmadığı için es geçiliyor, tüm “umutlar” ordudan gelecek hareketlere bağlanıyordu.

Bu düşünce tarzı, 1930’lu yılların “kadrocular”ının düşüncelerine yakındı. 1930’lu yılların başlarında, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör ve arkadaşlarının çıkardığı “Kadro” dergisi etrafında buluşan kadrocuların o dönemdeki tezi de “Türkiye’deki işçi sınıfı yeterince gelişmemiştir” şeklindedir. Bu nedenle Sovyetler Birliği’nin 1960’lı yıllarda Arap ülkelerinde uyguladığı kapitalist olmayan yol tezini, kadrocular 1930’lu yıllarda önerirler. Bu politikanın Türkiye’deki işçi sınıfını geliştireceğini savunurlar.

Buna Dr. Hikmet Kıvılcımlı yanıt verir; Marksizmin Bibliyoteği yayınlarından 1932’de çıkan, “Türkiye İşçi Sınıfının Maddi Varlığı” kitabında, Dr. Hikmet 1927 nüfus sayımı sonuçlarından hareket ederek, Türkiye’deki işçi sınıfının konumunun, 1917 Çarlık Rusya’sından daha da gelişmiş olduğunu iddia eder. Bu tartışma, İdeolojik öncülük mü, fiili öncülük mü tartışması, 1960’lı yıllarda farklı biçimde yenilenmektedir.

 

DEVRİM-ORHAN KABİBAY-“SOL” KUŞATMA

 

Yön adlı dergi 1967 yılında yayınlarına son vermiştir. 1969 seçimleri ardından, 21 Ekim 1969'da Yön, bir başka isim altında, «DEVRİM» adı ile yeniden yayınlanmaya başlar. Bir farkla ki, artık “Devrim” ordu içerisinde de örgütlenmeye başlayan bir askeri harekatın “yayın organı” niteliğindedir. Başka bir ifadeyle Devrim, Yön'ün hazırladığı teorik temel üzerine eylem için gerekli girişimin organı olmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır. 27 Nisan 1971 tarihli 79. sayısından sonra kapatılmıştır.

Devrim Dergisi’nin, yasal sahibi C. Reşit Eyüboğlu’dur. Devrim gazetesinin çıkarılması Orhan KABİBAY öncülüğünde yapılan bir toplantıda kararlaştırılır.

 

Devrim Dergisi’nin çıkarılması; Orhan KABİBAY’ın generallerinin (Faruk Gürler- Muhsin Batur-Kemal Kayacan) altının doldurulması, ordu gençliğinin paşaların altında hiyerarşik darbeye yönlendirilme hareketidir. Numan Esin, para katkısıyla Dergiye ortak olur. Yazı kadrosunda Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Uğur Mumcu, Altan Öymen, Uluç Gürkan, Hasan Cemal, Çetin Altan gibi isimler vardır. Dergiye haber taşıyanlar arasında ise Emin Çölaşan, Ali Nejat Ölçen, Hikmet Çetin gibi DPT’da çalışan uzmanların ve bazı üst düzey bürokratların isimleri sayılabilir. Tekrar da olsa bu toplantıyı bir daha yazacağız.

 “3. toplantımızı, Fakih Özfakih'in Ankara, Kocatepe semtindeki evinde yaptık. Evde, Av. Fakih Özfakih, Orhan KABİBAY, İlhami Soysal, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk toplandık, İlhan Selçuk ikâmet yeri İstanbul'da olduğundan toplantılara ya kendisi Ankara'da bulunduğu bir sırada katılıyor veyahut da Orhan KABİBAY tarafından telefonla davet edilmesi üzerine geliyordu…

Bu arkadaş da, bu üç kumandanın (Gürler-Batur-Kayacan) bir faaliyet içerisinde olduğunu ve bizlerin de bu faaliyet bünyesinde harekete katılmış olduğumuzu biliyordu. Bunu Orhan KABİBAY kendisine daha evvel söylemiş.

Bu evdeki toplantıda bir yayın organına ihtiyacımız olup olmayacağı konusu görüşüldü. Neticede fikirlerimizi aksettirecek haftalık bir derginin çıkarılmasının lüzumlu olduğu kanaatine vardık. Ve bir gazetenin çıkarılması hususlarını planladık.

Gazeteyi yani haftalık dergiyi Doğan Avcıoğlu sevk ve idare edecek, sorumlu müdürü olacak, İlhami Soysal ile İlhan Selçuk da yazıları ile dergiyi takviye edeceklerdi. Derginin finansmanı için Cemal Reşit Eyuboğlu ağırlığı teşkil edecekti. Bizler de bu dergi için mali yardımda bulunacaktık. Burada yapılan konuşmalardan sezinlediğime göre, Cemal Reşit Eyuboğlu, Doğan Avcıoğlu'na bağlı olarak faaliyete katılacaktı. Daha doğrusu faaliyette idi. Çıkarılması düşünülen haftalık gazetenin finansmanına bir adî ortaklık yoluyla gidilecekti. Bu ortaklığın büyük payını Cemal Reşit Eyüboğlu verecek, ben, Coşkun, Coşkun Bölükbaşıoglu (Ankara'da münteşir, iş ve Ekonomi gazetesi sahibi) ve Doğan Avcıoğlu mahdut hisselerle katılacaktık. Benim katılma payım 6.000.- TL idi.

Coşkun Bölükbaşıoğlu ve Doğan Avcıoğlu'nun hisseleri bu miktar civarında idi. Sadece Cemal Reşit Eyuboğlu'nunki 100.000.-TL idi. Bunun için bir adî ortaklık mukavelesi yaptık. Bu mukavele örneklerinden biri benim şahsî evraklarımın arasında mevcuttur. Gerekirse bunu ibraz edebilirim. Toplantımız 3 saat kadar sürdükten sonra evden ayrıldık.”(Numan Esin-Sorgu)

 

 

TÜRKİYE'NİN DÜZENİ - DOĞAN AVCIOĞLU

Yön - Devrim grubunun sol içinde asıl karakteristiği işçi sınıfı öncülüğü ile Türkiye'de düzen değişikliğine gidilemeyeceği doğrultusundaki inanç ve düşüncelerdir. Bu akımın teorisyeni olarak bilinen Doğan AVCIOĞLU, «Türkiye'nin Düzeni» adını taşıyan kitabında bu akımın tarihsel nedenlerini göstererek tezlerine uygun kalkınma yönteminin esaslarını çizmiştir. Asıl sorunun ekonomik olduğuna işaret etmiştir.

AVCIOĞLU bu kitabında, gerici parlâmentarizmin bugün Türkiye'de emperyalizm ve işbirlikçilerinin tahakküm aracı olduğuna özellikle işaret etmekte ve emperyalizm ve işbirlikçilerinin hâkim olduğu bu düzenin değiştirilmesinin, ancak millî sınıfların aralarında güçbirliği yapmaları ile mümkün bulunduğunu belirtmekte, yâni sivil - asker-aydın ittifakının ”Milliyetçi Devrimciler“, “Sol Kemalist Devrimciler” olarak “Proleter Devrimcileri” ile güç birliği etmesini önermekte ve Türkiye düzeni, katı sol doğmalarla değiştirilemeyeceği için bir kadro devrimi istemektedir. Türkiye'nin sorunlarını çözebilmek için sivil - asker aydınlarının ordu öncülüğünde iktidarı ele geçirmelerini önermektedir.

Yön - Devrim grubu Türkiye'nin özel ve tarihsel koşullarının ordu öncülüğü düşüncesine açık olduğu kanısındadır. Tarihsel alanda bu öncülüğünün eylemsel ve başarılı örneklerini değerlendirmeye tabi tutarken bu olanaktan günümüzde de yararlanılması sonucuna varır. Ana teması, daima askerlerin bugünkü parlamentarizme karşı çıkmasını sağlamak ve bu amaçla askerî bir müdahaleye zemin hazırlamaktır. Kısaca ifade etmek gerekirse, önerdikleri devrimin stratejisini bir darbeye göre ayarlamışlardır. Yâni her şeyden önce devrim, daha sonra da bilinçlendirilmiş halk desteğinin en kısa sürede sağlanması düşüncesindedirler. Ve bu meydan esasen sivil-asker-aydın zümrenin Devrimci yönde yürüttüğü mücadelelerin, tüm millî sınıfların ve proletaryanın uyanışına, ezcümle devrimi destekleyecek bilinçli halk desteğine öncülük de etmiş olacağı görüşündedirler. Bu bakımdan tepeden inmeciler olarak vasıflandırılırlar.

 

TÜRK SOLU

 “YÖN” dergisiyle yönlendirilen, “DEVRİM” gazetesi ile taraftar bulan bu eğilim, Türk Solu ve Aydınlık'ta çıkan iki yazıyla da destek bulmaya başlamıştı.

Gençleri “anarşistlikle suçlayanlar” şimdi de, Türkiye'de "İşçi sınıfının objektif şartları yok" diyorlardı; yani,” işçi sınıfı yok, varsa da devrime öncülük edemez” .

Bu durumda “zinde güçler” “devrime” öncülük edecektir. Türkiye’de Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” adlı kitabıyla “teorik temelleri” atılmaya çalışılan, YÖN ve DEVRİM Gazetesi etrafında örgütlendirilerek yaygınlaştırılan bu düşünce de giderek sivil-asker devrimci bazı çevrelerde taraftar bulmaya başlıyordu. 

Hatta bu “tez” önce Sovyet teorisyenleri tarafından ortaya atılmıştı ve bazı ülkelerde fiilen desteklenmişti. Sovyetler bu “tezi”, tüm tarihsel ve somut içeriğinden soyutlanmış olarak, politik ve ekonomik ilişkilerinde kullanmaktaydı. Sovyet teorisyenlerine göre, Cezayir, Suriye, Irak, Nasır dönemi Mısır’ı, Gana, hatta Hindistan bile “kapitalist olmayan yoldan”dı ve desteklenmeliydi. Bu destek, cılız burjuvazinin “askeri diktatörlükler” ardına gizlendiği ve Sovyetlerle tarafsızlık çerçevesinde iyi ilişkiler kuran bütün ülkeleri kapsamaktaydı.

Bu kavrayış içinde Beyaz Aydınlık'ın "İşçi Sınıfının Objektif Şartları Yoktur" demesinin somut anlamı, "kapitalist olmayan yol geçerlidir", bu da "cuntacıların (Yöncülerin-DEVRİM grubunun) görevidir bugünkü devrimi yapmak, o halde bize düşen görev, Irak, Suriye Komünist Partileri gibi onları ileriye itmektir” anlamına geliyordu.

 

YÖN’ÜN YÖNSÜZLÜĞÜ

Dr. Hikmet Kıvılcımlı Yön Hareketi ve devamı olan Doğan Avcıoğlu’nun “Devrim Dergisi”nde ileri sürülen görüşleri eleştirir. Yön’ün yönsüzlüğünü sergiler:

 “Bugün Yön adlı dergi ölmüş bulunuyor. Sağlığında onun düşüncelerini yayanlar, şimdi Devrim adlı bir dergi çıkarıyorlar. Yön niçin öldü, Devrim niçin doğdu? Ayrı konu. Her ikisinin de yaşaması gerekirdi. 0lmadı.

Yön battı. Ama ana düşünce Devrim'de sürüp gideceğe benziyor.”

"Yönizm", Türkiye toplumuna "Yön" vermek gibi ağır ve nankör bir çaba içindedir. Bunun için 3 doktrin ve 3 parola ortaya atılıyor. 3 doktrin şunlardır:

1- Batılılaşma doktrini, 2- Ekonomi doktrini 3- Devletçilik doktrini.

 3 parolaları da o 3 doktrinden çıkar:

1- İstismarı (sömürüyü) kaldırmak, 2- Sosyal adalet, 3- Planlı istihsal(üretim).

Bu altı nokta, "Yönizm"de olağanüstü birbirine karışık, içiçe ve ayrılmaz durumdalar. Gene de, kimi yerlerini tekrarlama tehlikesini de göze alarak, onları ayrı ayrı bölümlerde gözden geçirmek gerekir. Kendileri yıllardır aynı temayı öylesine ısıtıp ısıtıp öne sürdüler ki, bizim o "temcit pilavı"na fazla kaşık atmamızı pek yadırgamasalar olur.

 

 

BATICILIK DOKTRİNİ

Yalnız, "Yönizm"in üç doktrini ile üç parolasına girmeden önce ve rahat girebilmek için, bu eğilimin hangi sosyal kökten kaynak aldığına ve hangi yordamla işlediğine iki üç sözcükte değinmek gerekir.

1- Batıcılık Doktrini: Yöncülerin en tartışılamaz "gerçek" gibi koydukları "Batılılaşma" nedir? Kısaca görelim:

Batılılaşmak mı, Batıdan kurtuluş mu?

Yönizm, Bildiri'sinin 1 sayılı paragrafında şöyle diyor:

"İktisadi alanda hızla kalkınmak. Yani milli istihsal seviyesini hızla yükseltmek."

Bu "hızlı" gidiş hangi yoldan yürüyecek? 1. paragrafın (a) fıkrası yolu şöyle çiziyor:

"Atatürk Devrimlerinin amacı olan Batılılaşmak."

Atatürk devrimleri ulusal kurtuluş ateşi içinde başladı. Bu devrimler "Batılılaşmak"mıdır, "Batılılaşmamak" mıdır? Onu, 42 yıl sonra yazı alanına girecek "Yöncü'lerden öğrenmek yerine, Mustafa Kemal Paşa'nın Türkiye Büyük Millet Meclisindeki ilk açış söylevinden okumak daha yerinde olur.

Mustafa Kemal Paşa, dünya önünde giriştiği devrimin bir kurtuluş savaşı olduğunu söyledi. Bu ulusal kurtuluşun iki amacı bulunduğunu belirtti: 1- Emperyalizme ve kapitalizme karşı gelmek. 2- Zorbalığa (Osmanlı derebeyliğine) karşı gelmek,

Mustafa Kemal Paşa'nın kendi ağzından çıkan bu iki amacı, Yönizmin atlayarak görmemezlikten gelmesi, nasıl bir "sosyalizm", "solculuk", "hızla kalkınma" ya da "hızla yükselme" olur? Anlaşılmıyor.

Yönizmin, asıl ulusal kurtuluş ortada dururken ve bugünün en yakıcı konusu olmuşken, onu bırakıp önem verdiği "batılılaşma" nedir?

Batılılaşmak Neyin Peçesidir?

"Batılılaşma", en bayağı "elkitabı"nda, en toy ilkokul çocuğunun bile kolayca okuyup anlayabileceği şeydir artık, Türkiye'de bile... Batılılaşma, bir ülkede kapitalizmi kurmaktır. Nitekim Türkiye'de de şimdiye dek yapılmış bütün "Batılılaşma" işlemleri, kapitalistleşmekten başka sonuç vermemiştir. Veremezdi de.

Batılılaşma, "utangaç kapitalistleşmek"tir.

 

FİNANS KAPİTAL-"BATILILAŞMA" GEVELEMELERİ

Kapitalist sınıfı Türkiye'de her zaman "kökü dışarıda" bir sınıftır. Saltanat çağında komprador kapitalizmdi, yabancı sermayenin Türkiye'deki kontuarlarına bağlı doğrudan doğruya ajanlarıydı. Cumhuriyet çağında finans-kapital oldu. Yani, Türkiye'deki kapitalist sınıfına karşı bile açık yüzle görünemeyecek kertede millete ve vatana karşı, uluslararası finans- kapital ile göbek bağlıydı.

O yüzden, toprağımızda maskeli haydut biçiminde gizli faaliyet göstermek zorunda kaldı. Hele 1920 yılları, ulusal kurtuluş savaşı kapitalizme ve emperyalizme karşı olmayı kutsal bir ulusal amaç olarak tüm insanlığa ilan ettikten sonra, kalkıp, "Türkiye'de kapitalizmi yoktan var edeceğiz!" demek, her babayiğidin harcı değildi.

Ancak, Amerika gelip onbinlerce yabancı uzman ve askeriyle Türkiye'yi "üs" yaptıktan sonra, artık kapitalizmi savunmak büyük bir kahramanlık olmaktan çıktı. Sırt, emperyalizmin ağababalarına dayanmıştı. Öyleyse neden hâlâ "Batılılaşma" gevelemeleri yapılır?

Millete, vatana açıkça ihanet etmek kolay iş değildir. Yapılanlar şirin gösterilmek için, kıyıcığından "zararsız" sözcükler uydurulup kullanılacaktır. "Batılılaşma" o "zararsız" sözcüklerin en sınanmışlarındandır.

 

 

 

EMPERYALİZM-KAPİTALİZM

Yöncülerin "Batılılaşma" sözcüğünü kullanmaları, emperyalizm ve kapitalizme aşık olduklarını mı gösterir? Hayır. Onlar,1920 Türkiyesi’nde olduğu gibi hâlâ emperyalizm başka, kapitalizm başka şeydir sanırlar. Ama kapitalizmin dostu olmadıklarını kanıtlamak için, emperyalizmin düşmanı olduklarını somut açıklamalarla belirtirler.

"Akılcı düşünce" mi "Batı uygarlığının temeli"dir? O da tersine konuyor. "Akıl" hangisidir? Batının, korsanlıkla ve yabancı ülkeleri soyup soğana çevirmekle biriken sermayesini Yönizm belki "akılcılık" sayıyor. Dolayısıyla biz Türklerin sermaye biriktiremeyişimiz akılsızlığımızdan olmalıdır.

Batılı emperyalizm de bunu söylüyor. Hitler onlardan daha da ileri gidiyor. Ne yazık ki kazın ayağı hiç öyle değil. 15 ile 19. yüzyıllar arasındaki Batı kapitalizminin canavarlıklarının akılla ilgisi üzerinde durmayalım. Şu, Batıcı akılın en sultan geçindiği 19. yüzyıl ile birlikte, her 5-10 yılda bir patlak veren ekonomi krizleri, 20 yüzyılla birlikte her 20- 30 yılda bir patlak veren emperyalist evren savaşları, hep, "Batı uygarlığının temeli"nde yatan akıl almaz dinamitler midir? Yoksa "kütlelere yayılmış" o yaman "akılcı düşünce" eseri midir?

Onlar yanılıyor diye, herkesi yanıltmaya kimsenin hakkı olamaz. Hele ulusal çabayı kapitalizme yöneltmek kimin işi, kimin ülküsü olur? Herhalde solların değil. Öyleyse Yönizm, Türkiye'nin Batılılaşmasından ne bekliyor? Bir değişiklik bekliyor. Batılılaşırsak:

1-         "Şehir-köy ikiliği ortadan kalkacak",

2-         "Batı uygarlığının temeli olan akılcı düşünce kitlelere yayılacaktır."

Doğru mu?

Şehirle köy ikiliği büsbütün artmıştır. Batıda da 'Türkiye'de de, kapitalizm, "istihsal seviyesi yükseldikçe", şehirler hıncahınç dolmuş, köyler ıssızlaşmıştır. Bunu, bütün "Batılılaşan" büyük şehirlerimizi sarmış gecekondu ordugâhları kadar hiçbir şey en kör göze batıramaz.

 

DEVLETÇİLİĞİMİZ

Gerek Genç Türkler, gerek muzaffer kurtuluş savaşı gibi özel olaylarımız, "devletçilik" kadar ikiyüzlü ve kabuklaşmış bir kavrama sığdırılamaz. Çok derin ve sosyal anlamlı milletçilik eğilimi, bir milletin yüzlerce ve binlerce yıllık doğuş ve yaşayışından doğar. Devlet ise, milletçe her zaman yok edilebilen gelgeç bir biçimdir. Her milletin tarihinde birçok devlet gelir geçer. Ama, bir devletin tarihinde birçok milletin gelip geçtiği işitilmemiştir.

Bugünkü devletçiliğimiz budur. Millet devlete çuvalla verecek, devlet de öze1 teşebbüse torba torba dağıtacaktır. Devlet öze1 teşebbüsün siyasi hegemonyası altında kaldıkça başka bir sonuca salt devletçilikle varılamaz. Yön "varılır" derse milleti aldatmış olur. Olmayacak duaya amin dedirtir. Yön' ün böyle sahte bir inanç yaratması yersiz olur.

Türkiye'de gerçekten planlı ekonomi isteniyorsa, devletçiliğimizi, finans-kapitalle tefeci-bezirgan tekelinden kurtarmak birinci iştir. Bu iş, halkın gerçekten siyasette söz sahibi olmasıyla başarılır.

 

BAŞTA İŞÇİ SINIFIMIZ

Ancak o zaman: "İkinci bir kuvayi milliye seferberliği gerektir... Bu mübarek iktisadi kuvayi milliye seferberliğimizin güdücü ruhu -başta işçi sınıfımız gelmek üzere- cahil alim, köylü şehirli... bütün değer yaratan iyi, niyetli vatandaşların, tamamıyla aşağıdan gelme ve tamamıyla serbest “Teşebbüs-Teşkilat-Kontrol”larında bulunur; ve bu emelle, bütün organlarda bilfiil müstahsiller (eylemcil üretmenler) çoğunlukta görülür, yarımız olan kadın ön safta bulunur, gençliğe sonsuz inanılır."

Bu siyasi çaba başarılmadıkça, plancılık istediği kadar göklere çıkarılsın, yapılacak bütün planlar Amerikan tekellerinin ve yerli Demirellerin göstereceği "Yön"de yürür. Yön böyle bir Yön müdür? Herhalde olmamalı. Gerçeği görmüyor mu? Görüyor. Buna karşı ne yapıyor? (Yapmak şöyle dursun, ne düşünüyor?)

Yön, "Türkiye'nin kalkınmasını belli bir siyasi amaca yöneltmek" istiyor. O siyasi amaç nedir? Besbelli (ürkek ya da atak) "sosyalizm" olacak.

Sosyalizm amacına varmak için ne gerekir? Yukarıda değindik. Devlet planlaması gibi bütün devletçiliğimiz de gerçekten halkçı, halkın aşağıdan ve serbest teşebbüs-örgüt kontrolüne dayanmış bir "siyasi iktidarın emrinde" olmalıdır.

Yön tam tersini istiyor. "Siyasi iktidarın emrinde teknik bir organ" olmayacak bir "planlama teşkilatı" tasavvur ediyor! Dünyanın her yerinde teknik ve ekonomi planları siyasi iktidarların emrindedir. Demokratik İngiltere'de de faşist Almanya'da da, komünist Sovyetler Birliği' nde de bu böyledir.

Yön, Türkiye'de bunu tersine çevirebileceğini umuyor. Hem kalkınmayı "siyasi bir amaç"a yöneltmek istiyor, hem yöneltmeyi yapacak "siyasi iktidar"ı -ki devlet demektir- "Devlet Planlama Teşkilatı"na emir veremez hale sokmak istiyor. Neden? Çünkü bugünkü siyasi iktidar AP'nin elindedir.

 

DEVLET-SOSYAL SINIF

Bunu bildiği halde, siyasi iktidardan bağımsız bir devlet (olabilirmiş gibi) istiyor Yön (isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara diye besbelli). İktidara kafa tutan bir devlet, daha doğrusu devlete karşı devlet. Yön'ün bütün "felsefesi" bu "yeni devletçilik" ilkesini keşif ve icat etmiş olmasına dayanıyor. Çok "orijinal". Bu orijinallik Yön'e nereden geliyor?

27 Mayıs'tan. 27 Mayıs'a nereden geliyor? Osmanlı İmparatorluğu geleneklerinden. Ala. Demek Yön'ü icadı büsbütün temelsiz değil.

Osmanlılıkta devlete karşı devlet, padişah’a karşı yeniçeri kazan kaldırmasıydı. Cumhuriyette devlete karşı devlet, Türkiye Silahlı Kuvvetlerinin DP hükümetini devirmesi oldu. Demek tarihte, Yön'ün kuruntuda kurduğu gibi paradokslar olurmuş. Yeniçerilerin kazan kaldırmaları tarihe karıştığına göre, Yön 27 Mayıs'ın mı ideoloğudur? Pek benziyor.

     Ancak, bu gibi değişiklikler adım başında gelmezler, gelince de, onları getiren sosyal, ekonomik ve politik sınıf eğilimlerinden aldıkları amaçla yönelirler.

Bu amacı bizim uyduracağımız ütopik "devletçilik" kuruntuları değil, ortada duran gerçek devletin sahibi, belirli sosyal sınıflar etkiler. Yön'ün tüm hiçe saydığı o etkiler ise bu sosyal sınıf determinizmidir. Yön ise, bir topluma sosyal sınıflar üstünde "yön verebilecek" insanlar bulunduğunu savunuyor.

 

CENNETLİK CENTİLMENLER

"Sınıf" Yerine "Kişiler"

"Planların yön kazanması ve başarıya ulaşması ancak Türk toplumuna Yön verebilecek durumda bulunan çevrelerin açık bir kalkınma felsefesi üzerinde anlaşmalar ile mümkün olacaktır." (Bildiri, 2/c)

Bildirisini de o "çevreler"den derlediğini yazıyor: "Hazırlanan bildiri Türk toplum hayatının çeşitli kesimlerinde görev almış kimselere danışılarak, onların fikirleri göz önünde tutularak meydana getirildi." (Bildiri, Başlangıç) Ve tekrar ediliyor: "... Kurtulmanın birinci şartı, Türk toplumunun çeşitli kesimlerinde görev almış olanlar ve millet kaderine hakim olacak mevkilere gelmiş bulunanlar, düşüncelerini açıkça ortaya koyarak bir temel kalkınma felsefesi etrafında birleşmeli."

En son "felsefe" bu! Adı, sanı belirli olmayan "çevreler". Bunlar tüm küçük-burjuvazi midir?

Küçük - Burjuva Yerine Ayrıcalıklı Kapıkulu

Kimdir o "çevreler"? Bu yerde bakla da ağızdan çıkarılıyor:

"Türk toplumuna yön verebilmek durumunda bulunan: Öğretmen, yazar, politikacı, sendikacı, müteşebbis ve idareci gibi kimselerin belli bir kalkınma felsefesinin ana hatları üzerinde anlaşmaya varmalarını zaruri sayıyoruz." (Bildiri, 2)

Demek bütün planların dayanağı, tümüyle küçük-burjuvazinin büyük yığınları bile değildir. O yığınlar içinden bir avuç insan istibdatta kapıkulu, meşrutiyette münevver, cumhuriyette aydın adı verilen Türkiye'deki azınlık bile değil, "millet kaderine hakim olacak mevkilere gelmiş" hüdavendigarlar. "Söyle Tatar ağası?"

Bütün o cennetlik centilmenleri bir tek "kalkınma felsefesinde" birleştirmek ne güzel şey! Yeter ki gerçek olsun. Gerçek olması için, bu insanların kimlikleri ve çevreleri üzerinde durmak gerekmez mi?

Yüksek Görevliler: İntihar Felsefesi

Kimlikler belli. "Görevliler". Yöncülük kızacak ama, soralım; polis "görevlisi jandarma" da bu görevlilerden midir? Elbette olmalıdır. Şaka etmiyoruz. Camide vaiz ünlü hoca efendiyi dinleyin: "Ülülemr" kimdir? Polistir, jandarmadır.

Toprak gösterisi yapan köylüyü karakola, gösteri yürüyüşü yapan şehirliyi cezaevine "yönelten" odur. Ona "kalkınma felsefemizi" beğendirmezsek epeyce "imkansızlık" değilse bile, güçlük çekeriz.

Ancak Yön bu küçük insanların görevliliklerine de önem vermez. Görevli yüksek tabakadan "millet kaderine hakim" olmalıdır. Yön bu yüce görevlilere güveniyor mu bari?

Hayır. O gibilerin bütün benlikleri hep "dış yardım turizm, meyve sebze ihracı" -yani hep bizim acente bezirganların fikirleri- ile doludur. Yön yazıyor: "Toplum hayatının gidişinde söz sahibi birçok kimse (sebze meyva ihracı -Turizm- Dış yardım yolu ile) kalkınma davasının çözülebileceğine inanmaktadır." (Bildiri, 2/b)

Ne yazık değil mi? Sen bütün umudunu, inancını o "yüce görevlilere" bağla.. Onlar da habire dış yardım-turizmden başkasına inanmasınlar.

 

FELSEFE

Başkası olsa intihar edebilir. Yöncülerin sinirleri sağlam. Dayanıyorlar. Yalnız "akılcıl düşünce"leri depreştikçe, kendi kendilerine şöyle sokran maktan da "hazin" "üsluplarını" alıkoyamıyorlar:

"İşte en hazin tarafı, (diyorlar) Türkiye'nin kaderine hakim olabilecek durumda bulunan çevrelerde, karşı karşıya bulunduğumuz çetin meselelerin şuuruna henüz varılmamış olmasıdır. Bu çevrelerce benimsenen ve uygulanabilecek olan bir kalkınma felsefesi yoktur." (Bildiri, 2/b)

Şimdi, Yöncülere karşı o "millet kaderine hakim" yüce görevlileri savunmanın sırası bize gelmedi mi dersiniz? Amaç "felsefe" ise, (Yön öyle diyor), yüce görevlilerin felsefesiz olduklarını söylemek iftira olur. Dış yardım turizm v.b. molozlar, finans-kapital başlıklı tefeci-bezirgan sınıflarımız için pekâlâ en parlak felsefedir. Günahlarına giriyor yüce görevlilerin Yön, onları "felsefe"siz ilan ederken. Yöncüler, besbelli kendi "felsefe"lerini yüce görevlilerde bulamıyorlar. Yoksa onlar (görevliler) burjuvaca kalkınma felsefesiz değillerdir, haşa!

 

FELSEFESİZ

Biz Türkiye işçi sınıfına inanıyoruz. Ve Yöncüleri tutundukları dal ellerinde kaldığı için teselli etmek üzere "bildir"elim.

Şu bizim dört elle sarılınmasını, başta gelmesini istediğimiz Türkiye işçi sınıfımız yok mu? Bugün asıl "felsefesiz" bırakılmış, tek sosyal yığınımız odur. Çünkü işçi sınıfımız ortaçağ felsefesini köyde bırakmış fakat modern burjuva felsefesini bile, henüz şehirde bulamamıştır.

Ancak biz, Türkiye işçi sınıfı felsefesizdir diye üzülmüyoruz. İşçi sınıfının evrensel bir diyalektik yöntemi bulunduğunu ve bu yöntemin hayattan geldiği için Türkiye işçi sınıfımıza anlatılabileceğini biliyoruz. Bütün korktuğumuz, kendilerine kolayca "Marksist" deyiveren küçük- burjuva, aydınlarının "felsefe"lerini işçi sınıfımız içine yaymalarıdır.”

 

KORKULAN BAŞA GELİYOR

Ne yazık ki; Kıvılcımlı’nın “korktuğu” başına geliyor, kendilerine kolayca “Marksist” deyiveren küçük-burjuva aydınlar “felsefelerini” işçi sınıfı hareketi içine yayarak bu hareketi parçalamakla kalmıyor, devrimci gençliğin bir bölümünü “felsefelerini” yaşama geçirmek için kullanıyorlardı. Daha kötüsü yukarıda ki satırların yazarı, bu duruma göz yumuyor ve “zımnen” onaylıyordu.

Sarp Kuray anlatıyor:

 “9 Mart “ittifak” olayı devrimciler tarafından yıllarca devrimci ortamdan saklanmıştır.

12 Mart öncesi (Orhan KABİBAY - İrfan Solmazer - Numan Esin - Talat Turhan) dan oluşan dörtlü çete ile görüşmelerin başladığı anda bizim için olmazsa olmaz iki koşul öne sürülmüştür.

1- Hareketimizin ideolojik - teorik planda önderliğini kabul ettiği Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya öneri sunulacak ve onun kararı belirleyici olacaktır.

2- DEV - GENÇ ve Ordu Gençliği bünyesindeki bütün gruplarla ortak bir toplantı yapılacak, kollektif hareket etmenin zemini aranacaktır.

Sonuçta Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile görüşülüp ‘ittifak’a katılma konusunda olumlu yanıt alınmıştır.

 

MİHRİ BELLİ-BİR TÜRKÜ YAK YETER

Benim (Güngör Türkeli) 9 Mart olayına karışmam için bir güçlük yoktu. Çünkü Talat Turhan ve arkadaşları (Yüzbaşı Salih Zeki Yılmaz, Yüzbaşı Yılmaz Tokmak ve Yüzbaşı Fuat Turan) 9 Mart olayının önde gelenlerindendi. Dolayısı ile ben de aralarındaydım.

Hani ,Sadi KOÇAŞ “Anamurdan ayrılma” demişti ya..

1971’in Şubat ayı sonunda bir zorunluluk gereği Ankara’ya gitmek zorunda kaldım.

Sülayman Sırrı Sokakta, DEV-GENÇ bürosundayız.

Mihri Belli’yle gündemdeki konuları görüşürken Ulaş Bardakçı,Mustafa Kemal Çamkıran birkaç arkadaşıyla geldi. ODTܒde bulunan DENİZ’in benimle görüşmek istediğini akşam üzeri beni götüreceklerini söylemişlerdi. Saat 18:00 de Tarım Bakanlığı’nın önünde buluşmak üzere sözleşmiştik.

9 Mart Olayı hızla gelişiyordu. Sanıyorum, öğleden sonra; MİHRİ BELLİ’ye bir haber geldi. 9  Mart olayının tersine döndüğü haberiydi gelen. 9 Mart olayı için hazırlanan komutanlar, bu eylemden vazgeçip bir muhtıra ile olayı ile çözme kararı almışlar. Mihri Belli, bu haberin en hızlı biçimde Talat Turhan’a iletilmesini istedi. Yüzbaşı arkadaşlarla birlikte durumu değerlendirdik. Benim hemen İstanbul’a gitmem ve durumu Talat Turhan’a bildirmem istendi.

Ulaş’larla Tarım Bakanlığı önünde buluştuk. Durumu kısaca anlattım.  “İstanbul’a gideceğimi Deniz’e söyleyin.” dedim. Karşımızda güçlü bir ordu, güçlü bir jandarma ve polis örgütü var. Bizi ve sizleri öldürebilirler. Biz geride kalırsak sizin ardınızdan türkü yakmaktan başka bir şey yapamayız, dediğimde  Ulaş; “Ağabey, böyle bir olay gerçekleşirse arkamızdan türkü yakmanız bile bizim için yeterlidir.”dedi ve vedalaştık.

Akşam otobüsle İstanbul’a hareket ettim. Sabah erken saatlerde İstanbul’a ulaşıp TALAT TURHAN’a haberi ulaştırdım. Talat Turhan durumu biliyormuş. Ama biz olayı şansa bırakamazdık.

Hemen Ankara’ya döndüm. Sözleştiğimiz yerde (Sıhhiye’de bir pastanede) Muammer Soysal ve Vahap Erdoğdu’nun eşi Seyhan beni bekliyorlardı. Mihri Belli, Vahap Erdoğdu ve birkaç kişinin daha Malatya’ya gittiklerini beni de beklediklerini ve Ankara’yı derhal terk etmemi söylediler.

Doğrudan Malatya’ya gitmek yerine Uçakla Antalya’ya otobüsle hemen Anamur’a ulaştım. Durumu eşime açınca, “Ben seni toroslarda saklar ve beklerim. Daha güvenli olursun”  deyip beni alıkoydu.

Anamurda kaldım. Bir süre sonra da Mihri Belli ve arkadaşlarının Suriye sınırında yakalandıkları haberi geldi. (Üsteğmen Güngör Türkeli Harbiye’den Babıâliye ve ek anlatımı)

 

 

ASKER-SİVİL AYDIN ZÜMRE

Ya devrimci gençlerin siyasi liderliğine soyunan Mihri Belli bu konularda ne düşünüyordu ?  Şimdi de sözü Mihri Belli'ye bırakalım. O, "asker-sivil aydın zümre" olarak adlandırdığı ve küçük burjuva kategorisine koyduğu subay katmanına devrim stratejisinde son derece önemli, hatta belirleyici bir rol biçiyordu. Türk ordusunun subay kademesinin demokratik devrimden yana olduğunu, hatta sosyalist devrime karşı olmadığını (!) savunacak kadar ileri gidiyordu.

M. Belli, 5 Ağustos 1966'da YÖN dergisinde    yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu:

"Türk toplumunda pek önemli bir yeri olan, çoğunluğu küçük burjuva kökten gelme asker-sivil bürokrat aydın zümre de... küçük burjuvazi içinde ele alınmalıdır... Bizce bu zümrenin durumu özel olarak ele alınmalıdır ve bunun sosyalist teoriye aykırı bir yanı yoktur... Bugün Türkiye'de asker-sivil memurlar yarım milyona yakındır.

Marks'ın önemle üzerinde  durduğu sayının hemen hemen on misli... Bu zümre Tanzimat'tan bu yana Türkiye'nin yönetimini çok kez tekelinde tutmuş, hiç değilse bu yönetimde önemli rol oynamıştır. Yüzyıldan uzun bir süredir Türk tarihindeki gelişmeler bu zümrenin damgasını taşır. Pek yakın bir geçmişe kadar Türk toplumunda son söz bu zümrenindi. Ağa, eşraf, işadamı toplumda ikinci durumdaydı... "

 

ÇARPITMAK

M. Belli'nin Türk askeri bürokrasisinin "devrimci" karakterini kanıtlamak için hem Marksizm-Leninizmi, hem de tarihsel olguları çarpıtmaktadır. Herhangi bir çağdaş ülkede askeri (ya da sivil) bürokrasinin "ağa, eşraf ve işadamı"nı "toplumda ikinci durumda" bırakarak iktidarı kendi tekelinde tutması olanaksızdır. Bu kural, Türkiye için de geçerli olmuştur. Sömürüye dayanan sınıflı toplumlarda, devlet ve onun temel öğesi olan ordu, her zaman şu ya da bu sömürücü sınıfın -kapitalist toplumlarda burjuvazinin (ve büyük toprak sahiplerinin)- devleti ve ordusu olmuştur. İkincisi, askeri ya da  sivil bürokrasinin içinde yer alan kişilerin şu ya da bu toplumsal kökene sahip olması, devletin ve ordunun sınıfsal niteliğini değiştirmez.

"Bu konunun hiç de küçümsenmemesi gereken bir de manevi yanı var: Yüzyıldan uzun bir süredir Türkiye'nin kaderine hükmetmiş olan asker-sivil  bürokrat zümre, bir geçmişin, bir geleneğin temsilcisidir. Bu geçmişte    örneğin bir Çanakkale var, bir Kurtuluş Savaşı var...

İşte söz konusu zümre böyle bir geleneğin mirasçısıdır, ve bu miras elbette ki zümrenin politik bilinci üzerinde etkili olmaktadır. Onun için bu zümre ile komprador-ağa  ittifakı arasında uzun süreli bir uzlaşma yalnızca maddi değil, manevi bakımdan da, gelenek ve tarih bakımından da imkansız görünmektedir...

Hangi yönden bakarsak bakalım bu zümre ile komprador-ağa arasındaki derin sınıf çelişkisi ayan beyan ortadadır. Bu çelişkinin ideolojik alanda tezahürüne değinmeden geçmeyelim: Asker-sivil aydın zümrenin ideolojisinin günümüzün şartlarına uydurulmuş bir Kemalizm olduğu söylenebilir.

Kemalizm’in milliyetçi, anti-emperyalist ilkelerinin Türkiye'de sosyal adaletin gerçekleştirilmesiyle sıkı sıkı bağlı olduğu ve köklü altyapı dönüşümlerinin gerçekleştirilmesinin bugünün Kemalist politikasının gereği bulunduğu bilinci bu aydın çevrelerde yaygındır. Denebilir ki, asker-sivil aydın zümre, gerek kök bakımından, gerek genel durum bakımından içinde sayılması gerektiği Türk küçük  burjuvazisinin en bilinçli kolunu, bu sınıfın öncü müfrezesini teşkil etmektedir.

Son yıllarda sosyalist akım, bu zümrenin geniş çevrelerini etkilemektedir. Ve Türk sosyalistleri ne sektarizme ve ne de oportünizme sapmadan gerçekten sosyalist bir politik çizgiyi izleyebildikleri ölçüde, yani gerçek sosyalistler olabildikleri ölçüde, demokratik devrim aşamasında pek önemli bir rol oynaması mukadder olan bu zümrenin önemini doğru değerlendirmek zorundadırlar. İçinde bulunduğumuz aşamada tarihsel inisiyatife sahip bulunan asker-sivil aydın zümre kesin olarak demokratik  devrimden yanadır. Sosyalist devrime karşı olması için de sınıf açısından bir neden yoktur."

"Batı'da sosyalizm ile anti-militarizm hep birlikte gitmiştir. Ama Batı'da tarihi gelişmenin bir sonucu olan sosyalizm-antimilitarizm bağdaşması, Türkiye'nin gerçeklerine hiç uymayan bir şeydir. Öteki ülkelerin tarihinde sık sık görülen asker tarafından bastırılan halkçı ilerici hareketler bizim tarihimizde yoktur. Ve bu gerçek bizim ilerici olarak Türk ordusuna karşı tutumumuzun Batı anti-militaristlerinin tutumunun tam karşıtı olmasını gerektirir."

Bu tartışmalar elbette devrimci üniversite ve ordu gençliğini de etkiliyordu.

Ne yazık ki, o dönem özellikle MDD’yi savunan devrimci gençler üzerinde etkili olan Mihri Belli “gerçekten sosyalist bir politika” izleyemememiş ; Türkiye İşçi Partisinden koparttığı devrimcilerin, emekçi yığınlarla birlikte “sosyalist” bir parti çatısı altında örgütlenmesini önlemiştir.

MUHTEŞEM İKİLİ-KILAVUZLAR

Cemal Madanoğlu ve Osman Köksal’ın; 27 Mayıs 1960 hareketi sırasındaki yalpalamalarını daha önce anlatmıştık. 27 Mayıs sonrası Albay Osman Köksal Muhafız Alayı Komutanı, General Cemal Madanoğlu da Ankara Komutanı olarak MBK içinde etkindir. Ancak Talat Aydemir öncülüğünde 6 Haziran 1961 Ordu Gençliği Hareketiyle bu görevlerinden alınırlar. 1961 seçimi sonrası Tabii Senatör olurlar. Sonra tabii senatörlükten ayrılırlar. Zamanın Cumhurbaşkanınca kontenjan senatörü yapılırlar.

Dr. Hikmet KIVILCIMLI bu kişileri Finans Kapitalin adamları olarak görür. 6 Haziran 1961’de bunların tasviyesini, Finans Kapital’e vuruş olarak adlandırır.

Bu kişiliklerin “Karşı-Devrimcilikleri” DEVRİM gazetesi yazarlarınca gençlerden saklanacaktır. Belki de Doğan Avcıoğlu bu iki kişinin zayıf taraflarını bilerek kullanmak için gazetesinde bunları “27 Mayıs’ı Yapan Kahramanlar” olarak tanıtacaktır. Belki de Orhan KABİBAY’ın Generallerine (Gürler-Batur-Kayacan) koz olarak elinde bulundurmak istemiştir. Ne yazıktır ki, o dönemler de gençlerin-aydınların kılavuzları bunlardır.

“SOL” KUŞATMAYA DEVAM

MİT Madanoğlu Cuntası diye bilinen 9 Mart Cuntası Sivil kesiminin toplantılarını 19 Mart 1967’den, 08.Nisan.1972’e kadar cuntaya sızan Ajan Mahir Kaynak tarafından kayda aldırdı. Bu kayıtlar mahkemeye delil olarak sunuldu. Bu tutanaklardan : (Aşağıdaki yazıda adı geçen MİT elemanı Mahir Kaynak’tır).

 

14 KASIM 1969 TOPLANTISI

“İstanbul'da İlhan ÜNDEĞER'in evinde Emekli Kurmay Albay Zeki ERGUN, Kurmay Albay Adnan ARA-BACIOĞLU, Hava Kurmay Albay Fahrettin TEZEL, Hava Kurmay Albay Orhan Seyfi GÜVEN, Emekli Hava Kurmay Albay Necdet DÜVENCİOĞLU, Osman KOKSAL, İlhan SELÇUK, Doğan AVCIOĞLU, Hıfzı KAÇAR ve MİT elemanından teşekkül etmiş ve Osman KÖKSAL'ın başkanlığında yapılmış ve saat 20. den 24.00'e kadar devam etmiş bir toplantıdır. Ev sahibi İlhan ÜNDEĞER ve eşinin toplantıdan önce evden ayrılmış oldukları cihetle toplantıda bulunmadıkları anlaşılmıştır. Toplantıya gelenler tedbir olarak gerek gelişlerinde ve gerekse toplantı esnasında sık sık testler yapıp etrafı tarassut etmişlerdir. Toplantı, MİT elemanı raporuna müstenittir. (Dosya 1. Dizi 23-24).

Bu toplantıda;

………………………………………………

Adnan ARABACIOĞLU bu defa Doğan AVCIOĞLU'na: “Sivil demek 3-5 kişi demek değildir. İsim sormuyorum, bazı gruplarla temas halinde misiniz? Tabanınız var mı, bunlara ne ölçüde etki yapabilirsiniz” tarzında bir soru yöneltmiş,

Buna karşılık Doğan AVCIOĞLU: “Sosyal Demokrasi Derneklerini ele geçiriyoruz.  Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Devrimci Gençlik  Federasyonu bizden.” cevabını vermiştir.

Bilâhare Adnan ARABACIOĞLU izlenecek dış politika ile ilgili olmak üzere: “Dış politikamız ne olacaktır” sorusunu sormuş. AVCIOĞLU da cevaben: “Herkesle dostluk politikası güdeceğiz, herkesten yardım alacağız.” demiş..

İlhan SELÇUK söze karışarak aynı suale cevap olmak üzere: “Bağımsız olacağız ve kabul edin ki bu Amerika'nın aleyhine olacaktır. İhtilâlin ilk bildirisinde Nato'ya ve Cento'ya bağlıyız sözlerine lüzum yok. Ama kabaca ittifaklara riayet ediyoruz der ve geçeriz.” demiş,

Bunun üzerine Adnan ARABACIOĞLU İlhan SELÇUK'a : “Nato'dan çıkacak mısınız?” diyerek konuyu açıklamaya matuf yeniden bir sual sormuş.

İlhan SELÇUK: “Hemen çıkmağa lüzum yok.” diye cevap vermiştir.

Bu meyanda söze karışan Hava Kurmay Albay Fahrettin TEZEL : “Yabancılar yardımları bağımsızlığımızı zedeleyerek verdiğine göre, AVCIOĞLU herkesten yardım alıp nasıl bağımsızlığımızı koruyacak. Burada bir mantık hatasına düşüyor.” şeklinde bir konuşma yapmıştır.  ……………………………………………”

 

31 ARALIK 1970, ANKARA,

DOĞAN AVCIOĞLU'NUN İŞ YERİ:

Ankara'da Doğan AVCIOĞLU'nun bürosunda Doğan AVCIOĞLU ile Osman KÖKSAL, soyadı tespit edilememiş, Cengiz isimli bir şahıs ve yine ismi tespit edilemeyen fakat Albay olduğu anlaşılan bir kimse arasında yapılmış bir toplantıdır. Ses bandı ve tapesine müstenit bulunmaktadır. (Dosya. 1. Dizi: 253-272)

Bu toplantıda;

Kimliği meçhul şahıs; Polatlı ile teması olup toplantı için kendisini zamanlı zamansız çağırdıklarını ve bazı gençleri ayarladığını, bu arada Fethi GÜRCAN'ın oğlu Yiğit GÜRCAN (Ömer Gürcan T.Ç)  ile de temas kurduğunu ve bu grubun liderini de tanıdığını bildirmiş ve bu sırada Doğan AVCIOĞLU söze karışarak «Mucip» adını söylemiştir.

Aynı şahıs;

Devrim için iki gündür gece yarılarına kadar toplanan gençler arasında bulunduğunu, hattâ bu arada Sarp'ın kendisini suçladığını ve diğer taraftan Orhan KABİBAY ile de teması olduğunu fakat bu şahsın hastalığı sebebiyle işlerin aksadığını bildirmiştir.

Aynı gün yine Doğan AVCIOĞLU'nu bürosunda ziyaret eden TMGT ikinci Başkanı Cengiz HARCIOĞLU ile yapılan görüşmede Doğan AVCIOĞLU bu şahıstan Sarp KURAY'ın durumunu sorarak bu gruptan vurucu güç olarak faydalanmasının mümkün olabileceği düşüncesine sahip bulunduğunu açıklamış ve ne kadar vurucu kuvvete sahip olunursa o kadar iyi netice alınacağını belirtmiştir.”

 

19 TEMMUZ 1970, İSTANBUL C. MADANOĞLU'NUN EVİ:

İstanbul'da Cemal MADANOĞLU'nun evinde Cemal MADANOĞLU, Osman KOKSAL, Hıfzı KAÇAR, İlhan SELÇUK ve MİT. elemanının biraraya geldikleri, bir toplantıdır. MİT. eleman raporuna müstenittir. (Dosya. 1. Dizi. 38)

Bu toplantıda;

Cemal MADANOĞLU; son olarak Hava Generali Aydın KİRİŞOĞLU ve hava Albay İlyas ALBAYRAK ile temas ettiğini, fakat sivillere daha çok önem vermeleri gerektiğini, önce dışarı da ortam hazırlayıp sonradan askerleri harekete katmayı kabul etmeleri lâzım geldiğini söylemiş ve Osman KÖKSAL'da aynı fikirde olduğunu ifade etmiştir.

Ayrıca MADANOĞLU MİT … elemanı aracılığı ile Doktor Hikmet KIVILCIMLI ve" Profesör İsmet SUNGURBEY'i sivil teşkilâtlanma mevzularını görüşmek üzere evine davet etmiş ve Mihri BELLİ ve bazı talebe liderleri ile görüşmesini temin görevi vermiştir.

 

12 EYLÜL 1970, İSTANBUL C.MADANOĞLU'NUN EVİ

İstanbul'da Cemal MADANOĞLU'nun evinde ve Başkanlığında Osman KOKSAL, Hıfzı KAÇAR, Öğretmen Cengiz BALLIKAYA, Öğretmen Doğan ERDOĞAN ve MİT… elemanının iştiraki ile yapılmış bulunan bir toplantı olup MİT. eleman raporuna müstenittir. (Dosya. 1. Dizi. 40)

Bu toplantıda;

Cemal MADANOĞLU; kendisinin yokluğunda neler olduğunu ve hali hazır durumu sormuş, bu arada Öğretmen Cengiz BALLIKAYA'nın, Mihri BELLİ'nin bir ajan olduğu ve Devrimci hareketi baltaladığı yolundaki sözleri üzerine de: “Biz birbirimizi itham etmeyelim.” diyerek Mihri ile konuşmak ve işbirliği yapmak niyetinde olduğunu belirtmiştir.

Ayrıca; Dev-Genç, Sosyal Demokrasi Derneği ve TÖS arasındaki işbirliğinin pratik yollarının nasıl olması gerektiği hususunda konuşmalar yapılmış ve genel olarak bütün teşkilâtlara sızmak suretiyle onların ele geçirilmesi prensibine varılarak bu konuda Öğretmen Cengiz BALÜKAYA ve Doğan ERDOĞAN'ın MİT… elemanı ile birlikte bir çalışma programı yapmaları kararlaştırılmıştır.

 

24 EYLÜL 1970, İSTANBUL,

C. MADANOĞLU'NUN EVİ:

Cemal MADANOGLU'nun İstanbul'daki evinde Cemal MADANOĞLU, Hıfzı KAÇAR, Öğretmen Cengiz BALLIKAYA, Avukat Hüseyin ONUR ve MİT… elemanının birlikte yaptıkları bir toplantıdır. MİT eleman raporuna dayanmaktadır. (Dosya. 1. Dizi. 41). Bu toplantıda bulunanlar ceketlerini çıkararak  oturmuşlardır. Sebep de üzerlerinde teknik cihaz olup olmadığını anlamış olmak idi. Bu toplantıda;

Cemal MADANOĞLU; konuşmaların, insan beline takılan bir kuşak üzerine yerleştirilen bir teknik cihazla tespit edildiğini ve bu cihazın anteninin ceket yansına yakın bir yere kadar getirildiğini anlatmış ve daha sonra da, Ankara'da Rus Kültür Ataşesi'nin bir gün Devrim Gazetesi idarehanesine gelerek kâğıt üzerine “Bahçelievler'deki toplantılarınız izleniyor, Komando Birliğindeki adamınız biliniyor.” diye yazdığını söylemiştir.

Daha sonra Ordu içindeki durum incelenmiş ve Kara Kuvvetlerindeki başarısızlığa rağmen Hava ve Deniz Kuvvetleri içinde güçlü olduklarını ifade etmiştir. MADANOĞLU bilâhare, 150 - 200 kadar gözü kara adama ihtiyacı olduğunu, bunlarla ya iktidarın ele geçirileceğini veya iktidarın kendilerini hesaba  katmadan iktidarda kalamayacaklarını söylemiş ve  bundan sonra kendilerinin siviller arasında da yeraltı faaliyetleri yapmaları lâzım geldiği hususuna dikkatleri çekmiş.

MADANOGLU ayrıca, bir güç birliğinin zaruretinden bahsetmiş ve bunun için TÖS, DİSK, DEV-GENÇ ve TMGT'nin bu güç içinde olmasını söylemiştir. Ve Kürtçülük, Mao'culuk Lenincilik gibi aşırı hareketlerden sakınılması yolunda talimat vermiştir.

 

9 OCAK 1971, İSTANBUL,

MİT ELEMANININ EVİ:

İstanbul'da MİT elemanının evinde İlhan SELÇUK, Necdet DÜVENCİOĞLU, Türk Devrim Ocakları Başkanı Ahmet Güryüz KETENCİ, Raif ERTEM, Cengiz BALLIKAYA, Ali SİRMEN, Önder UÇTA ve MİT elemanının iştirakiyle yapılmış bir toplantı olup ses bantı ve tapesi ile tespit edilmiştir. (Dosya. 1. Dizi: 390-411).

Bu toplantıda:

İlk sözü alan İlhan SELÇUK: “Arkadaşlar, maksadımız elele beraberce yürümek. Şimdi bir kere hepimizin içinde bir şey yapma ihtiyacı var. İnsan tek başına bir şey yapar. Bir de beraberce bir şeyler yapar. Türkiye de beraberce işler yapmak için birtakım örgütler var; İşçi Partisi. Dev-Genç, TMGT, Devrim Ocakları, Halk Partisi, TÖS var, şu var bu var. Bunlar bir şeyler yapıyor ama bunlar birbirinden çok ayrı ve zaman zaman birbirleri ile çatışan ve çelişen gruplar halinde ortada görünüyorlar. Öğretmen olmadığım için TÖS'e gidemiyorum. İşçi Partisine girsem huzursuz bir durum oluyor. Yazar olarak Halk Partisine girsem büsbütün olmaz. Öbür dernekler de böyle, muallaktayız.

Ya ufak bir fikir ihtilâfı olduğu için, ya başındaki adamları beğenmediği için veya başka sebeplerden böyle başka bir dayanışmaya ihtiyaç duyulduğundan ötürü galiba burada toplandık. Ben şimdi amacımızı şöyle düşündüm. İlkelerimizi şöyle tespit ettim. Amacımız:

1 — Millî Misak sınırları içinde Ülke ve Ulus Birliğini esas tutarak Sosyal Adalet koşullarını gerçekleştirmek. 2 — Devrimci hamlelerle Demokrasiyi kurmak. 3 — Çağdaş uygarlığa yani sömürüşüz uygarlığa kavuşmak. 4 — Mustafa Kemal Atatürk'ün İstiklâli tam ilkesini gerçekleştirmek.

Amacımız Türkiye'de Sosyalizmi kurmaktır, diyebilirdik. Şimdi bakıyorsunuz sol kesime, bir kısmı diyor ki, amaç Sosyalizmdir. Ama ilki Millî Demokratik Devrimdir. O aşamadan sonra gelinir. Öbürü diyor ki hayır doğrudan doğruya Sosyalizme gidilir. Biri de diyor ki; Sosyalizm ne demektir. Atatürkçülük, bir kere baştan parçalanıyor. Halbuki lâflarla parçalanıyor.

Gelecekler düşünüldüğü zaman Marksist-Leninist öğreti dediğimiz kanunlara, kanunları bize anlatan şeyi düşündüğümüz zaman bir süreç içinde... bu sürecin kanunlarını iyi saptarsak şu noktalar etrafında birleşebiliriz. Madem ki bir yere doğru mert bir şekilde kesimlerde yürümek gerekiyor. O zaman elbirliği verecek kimseler bu amacın içine girebilirler diye düşündüm. Fakat bu büyük amaca giderken ilkelerimiz ne? Programımız ne? Ne yapabiliriz, ne edebiliriz, diye.

Durum muhakemesi şöyle: Türkiye'nin sol kesimindeki değişiklikler dediğimiz zaman aralarında büyük uçurumlar olan sol örgütler vardır. Bu dağınıklık, hem cesaretleri kırmakta, hem umutsuzluk gerekçesi olmaktadır. Ama bu dağınıklığı birleştirici güçte bir olağanüstü Devrimci eylem patlak vermeden durum sürecek gibidir. Salt Örgütlerin içindeki Devrimciler de karamsardırlar.

 

 

MİHRAK

Bu halde ne yapmak gerekir? Denemeler göstermiştir ki, bir yeni mihrak noktası kurup bütün Devrimci Örgütlere hâkim olma çabası, yeni bir hizip ve yeni bir ayrılık yaratacaktır. Bunun için sorunu bir iktidar ve iddia sorunu olarak değil, bir hizmet anlayışı içinde ele almak gerekir. O zaman hem kendimiz açısından yararlı olacak, hem Türkiye'deki Devrimci eylem açısından yararlı bir iş yapmış olacağız.

İlkelerimizin şöyle olacağını düşündüm.

1.         Cumhuriyetçilik baş koşuldur.

2.         Milliyetçilik devrimin temelidir.

3.         Devletçilik kalkınmanın yöntemidir.

4.         Lâiklik Cumhuriyetin tamamlayıcısıdır.

5.         Halkçılık vazgeçilmez  yöntemdir. Milletin içinden halk ve imtiyazlı sınıflar ayırımı, Milleti  ikiye ayırıp tehlikeli çatışmalara  yol açan bir durumdur.Millet içindeki imtiyazlı tabaka ve sınıfları, imtiyazlarından tasfiye ederek halk içinde eritmek ve Millî Birliği sağlamlaştırmak yolunda gereklidir.

6.         Ordu Millet Ordusudur. İmtiyazlı bir sınıfın Ordusu olmak kadar, imtiyazlı  Ordu olmak  da Türk Devletini yıkar.

7.         Ordu disiplini esastır. Türk Silâhlı Kuvvetlerinin disiplin geleneği Devrim eylemi içinde titizlikle yürütülecektir.

8.         Ordu günlük politikasının dışında, Devrim ideolojisinin içindedir. Bağımsızlığın teminatı; Devrimin güvencesi Silâhlı Kuvvetlerin,  Devrim Ordusu olarak zindeliğini korumasına bağlıdır.

9.         Devrimi Sivil-Asker Devrimci yürütür. Devrimcilikte Sivil-Asker ayırımı yoktur. İster Asker, ister Sivil olsun Devrimcilikte  Devrim üniformasıdır esas olan.

10.       Devrim halkın itici gücüne dayanacak ve yürüyecektir. Atatürk'ün deyişi ile memleketin  asıl sahibi ve efendisi olan köylü ve işçi yönetimde öncelikle söz sahibidir. Demokratik düzen, köylü ve işçinin yönetimde söz sahibi olması île  kurulur ve işler, Devrim, Devrimlerle Demokrasiye ulaşmak ilkesindedir.

 

DARBE NASIL YAPILIR?

Sözlerine devamla İlhan SELÇUK; zaten bu ilkeler yazılarda, konuşmalarda söylediğimiz hususlardır. Bunlar hakkında itirazlar varsa onları konuşacağız burada. Maksat birlik ve beraberlik içinde ilkeden yürümek.

Şimdi uygulama meseleleri ve ondan önce bizim ne yapabileceğimiz konuları var, biz birtakım hizmet erleriyiz... Bizim kendi içimizde Devrim hareketine bir katkıda bulunmak iddiası var ise bunu bir çekirdek olarak bu akşam başlatmak istiyorum. Zannediyorum ki bu akşam bundan toplandık. Fakat bu çekirdek bir yerde sağlam ölçüler içinde kurulmazsa ondan sonra hayal kırıklığı büyük oluyor. Şimdi Türkiye'de birtakım iyi niyetli, hüsnüniyetli hareketler başlamıştır. Bu hareketler gelmiştir, gelmiştir bir yerde yıkılmıştır. Niye yıkılmıştır onu da söyleyeyim. Biz burada oturuyoruz, bir parti kuracağız, ama şu anda parti kurmak isteyen BEHİCE de parti kuruyor, onun yanında başka şeyler de var. Bir yeraltı örgütü kuralım desek onu da kuranlar var. Ya sandıktan çıkalım, ya darbe yapalım, iktidara geçelim.

Darbe nasıl yapılır? Orduyu elde etmekle. Sandıktan nasıl çıkılır? Bütün Türkiye'yi elde etmekle, etkilemekle. Şimdi bunların ikisi de çok büyük işler. Öyle işler ki, size biraz şey vereyim. Meselâ Sovyet Rusya'da bütün örgütler yıkıldığı zaman, ne bileyim ben, Kafkasya’da bir Stalin Örgütü ayakta durabiliyor. Yani bütün Türkiye'de bütün kuvvetleri zaptırapt altına alacak bir örgüt kurmak kimsenin nasibi değil ama devrimci istikâmette olan hareketleri destekleyecek, hizmet yapacak, iktidara geçip hizmet yapacak ve bütün Devrimci hareketleri destekleyecek birtakım hizmetler yapabilir.

İşte biz bu hizmetleri yapmak için bir araya gelmiş kadro olacağız. Bunun için bu hizmetin iktidara gelme veya maddi hiçbir çıkarı mevcut değildir. Ahmet'in hareketi bizi aşıyormuş, o iktidara daha yakınmış kıskanmayacağız onu. Mihri Behice'yi kıskanıyormuş, Behice Mihri'ye kızıyormuş. Ama o başa geçer. Aman geçsin, geçsin ki şu şeyi yapsın. İşte biz onun desteği olalım. Havacıların içinde Devrimci bir örgüt varmış, onun yanındayız. Bütün ileri hareketleri desteklemek, gerici hareketlerin karşısında olmak bizim şiarımız olacaktır.

 

KADROLAŞMA

Hizmet anlayışımızı şöyle maddeleme imkânı oldu.

1-         Bütün sol örgütleri bir irade altında toplayacak Merkez olma iddiasında değiliz. Her bir örgütün kendi içindeki bağımsızlığı, her bir örgütün içinde bulunduğu ortam ve koşullara göre hareket etmesi zorunluluğunu kabul etmek gerçekçi bir görüştür.

2-         Birleştiriciyiz.  Her bir örgütün birleşmesi için gerekli ortamı yapmak, çaba göstermek, soldaki çatlakları yapıştırmak için hoşgörü ve elâstikî olmak gerekir.

3-         Bütünleştiriciyiz.  Çoğu  zaman  ayrılıklar Devrimci teorinin iyi saptanmamasından, ya da kişisel itişmelerden doğmaktadır. Bu hastalıkları iyi etmeğe çalışarak bütünleşmeğe önem vermeliyiz.

4-         Devrimci kesimin vurucu güçleriyle önce Sivil güçler arasında uçurumlar kazmak Emperyalizmin stratejisi ve taktiğidir. Bu taktiği boşa çıkarmak için elden ne gelirse yapılmalıdır.

5-         Çeşitli örgütler arasında zincirin halkaları gibiyiz. Bu örgütlerin içinde bulunan arkadaşların, örgütler arası düşünce ve eylem birliğini sağlamak için çalışmalıdır.

6-         Devrimci düşüncenin eylemde doğru yola girmesi için ağırlığı o yana kaydırmakta, gerekince ağırlığımızı koyarak yön tayininde etkili olmak görevimizdir.

7-         Geleceğe hazırlık için, geleceğin toplumuna ait tasarı ve plânları, yapıcı açıdan hazırlanmalıyız.

Bu günkü topluma eleştiri açımızdan bakılmakta, ama eski kurumların yerine nasıl ve hangi kurumların konacağı sorusu açık  kalmaktadır. Bu açığı kapamak için çalışacağız.

İlhan SELÇUK sözlerine devamla: “Yani arkadaşlar el ele verirsek bizim kadrolaşma hareketimiz iktisatta, hukukta, Askerî kesimde, bankacılıkta ve anayasacılıkta, devlet teşkilâtında, şurada, burada birtakım yardımcıları olacaktır. Bütün bunlara geleceğin Türkiye'sinin nasıl olacağı konusunda çalışmalar yaptıracağız. Bu çalışmaları değerlendireceğiz, birleştireceğiz. Kadrolaşma böyle oluyor, bu şart. Bankaları devletleştirelim diyoruz değil mi? Nasıl devletleştireceğiz? 29 tane banka var. İşte bugün radyodan ilân edildi. Nasıl birleştireceksin. İşte birtakım çalışma kuralları koymuş oluyoruz. Bunun dışında bir de araçlarımız var, bir de uygulama yöntemlerimiz var. Buraya kadar olanlar için bilmiyorum bir itirazınız var mı?” demiş.

 

SAĞA DA GİDER SOLA DA

Cengiz BALLIKAYA: “İlhan SELÇUK'un söylediklerine aynen katılıyorum.”dedikten sonra Orduyu karşılarına almadıklarını bundan önceki toplantılarda da bu yolda karara vardıklarını söylemiştir.

İlhan SELÇUK: “Bugün Ordu öyle bir durumda ki, diyelim ki ileriye açıktır. Fakat bir harekete geçtiği vakit bugün olduğundan daha sola gidebilir.. Hem de duruma göre sağa gidebilir. Yani bunun garantisi yoktur. İşte onun garantisini ancak bizim kesimdeki gelişmeler yaratacaktır. Yani biz bunu şöyle formülleştirebiliriz. Biz orduya tabi değiliz, Orduyu etkilemeye çalışacağız.”

Söz alan Raif ERTEM: “Bu toplantının iki amacı var. Birincisi, hali hazırdaki durumda bir hareket, biz devrime kadar neler yapabiliriz, nasıl yapabiliriz. Bugün birçok teşkilâtlar var. Dev- Genç, TMGT, TÖS var, Ordu var. Birçok teşkilât var. Amacımızı, prensiplerimizi bu gruplara biz nasıl empoze edebiliriz. Devletleştirmekten ne anlıyoruz? Devletleştirme nedir? Hattâ sınıf meselesi. Bu laflar çok laflardır. Devrimden sonra dış ticaret nasıl, Bakkallar nasıl teşkilâtlandırılır? Beyoğlu'ndaki bir sürü o ufak dükkânları nasıl kaldırırız?:.”

İlhan SELÇUK: “Devletçilik şöyle ilerleyecek. Devletçiliği ilkelerimizde şöyle saptadık. Devletçilik kalkınmanın yöntemidir. Devletçilik her mahallede bir milyoner politikasına değil, halka dönük devletçilik olacaktır... Halkçılık vazgeçilmez yöntemdir. Beşinci maddede böyle saptadık. Devletçilik ile halkçılık birbirlerine bir yerde kapanıyor. Onuncu maddede, Devrim halkın itici gücüne dayanacak ve yürüyecektir. Atatürk'ün deyişiyle Memleketin asıl sahibi olan köylü ve işçi yönetimde öncelikle söz sahibidir» dedi. Tabiatiyle fabrika yönetiminde de demokratik düzen köylü ve işçinin yönetiminde söz sahibi olmasıyla kurulur ve işler.

Devrim devrimlerle Demokrasiye ulaşmak ilkesindedir. Devrimcilik tek başına süreç olarak alınmıyor zaten. Ondan sonra ayrıca bir de uygulama yöntemleri var. Bir de ayrıca bu noktaya gitmek için araçlar var. Araçlara geldiğimiz zaman, orada Devrimci Parti aracını göreceğiz. Devrimci Parti, öğretmenler, gençlik ve ordu. Araçlar, Devletçiliğin halkçılığa, işçiye, köylüye dayandığını ortaya çıkaracak.”

Ali SİRMEN: “Halkçılığa şöyle bir teklifim var: Türk ulusunun maddi ve manevi değerinin yaratılmasında alın teri bulunan ve maddî ve manevî değerlerinin en iyi şekilde yaratılmasında, bunların en iyi şekilde gerçekleştirilmesine ve ilerlemesine engel olmayan kişiler Türk halkının ayrılmaz parçalarıdır, dersek o zaman ithalâtçı, ihracatçı yok Moranolar bilmem neler engel oldukları için, yani belirli bir üretimde engel oldukları için, kolaylıkla bunun dışında bırakılmış olabilir. Böylece de halka dönük Devletçilik belirtilmiş olur” demiştir.

 

DEVRİM ÜNİFORMASI

İlkelerin 9 ncu maddesinde yer alan Devrimi Sivil-Asker devrimci yürütür. Devrimcilikte, Sivil - Asker ayrılığı yoktur. İster asker ister sivil olsun. Devrimcilikte Devrim üniformasıdır esas olan.. Bölümü ile ilgili olarak yapılan açıklama ile ilgili olarak söz alan İlhan SELÇUK: “Bu köylüyü, işçiyi, askerin seviyesine çıkarmak demektir. Bu komünist partisinin de ilkesidir” demiş ve ayrıca ortaya konmuş olan ilkelerin yer yüzünde Baas partisinden komünist partisine kadar bütün her taraftaki Devrimci Partilerin ilkesi olduğunu ifade etmiştir.

Yapılmış olan görüşmeler sonunda maddeler üzerinde mutabakata varılmıştır.

Ayrıca da bu hizmet prensipleri altında inşasını düşündükleri Türkiye için dört amaç saptamışlardır.

1-         Köylü - işçi, esnaf, küçük toprak sahibi ve milli sanayiciden meydana gelecek DEVRİM PARTİSİ kurulacaktır.

2-         Siyasi parti kadrolarına eleman hazırlayacak, yozlaşmağa istidatlı kurumlara karşı Devrim ilkelerinin direnme kaynağı olacak ve bütün Anadolu'yu kapsayacak GENÇLİK ÖRGÜTÜ teşkil edilecektir.

3-         Bütün toplumu Devrimci bilinç ve bilgiye kavuşturmakla görevli ÖĞRETMEN ÖRGÜTÜ kurulacaktır.

4-         Millî Bağımsızlık ve kalkınmayı amaç edinen Devrim eyleminin desteği olarak, iç ve dış düşmanların karşısında bulunacak SİLAHLI  KUVVETLER kurulacaktır.

5-         Devrimci partiye genç subay ve öğretmenin üye olabileceği kabul edilmiştir.

   Bu programların uygulama yönleri (Başlıklı kısmında)

1-         Kooperatif çiftliklere dayanan bir tarım yapısı kurulması,

2-         Dış ticaret, banka ve sigorta şirketlerinin

kamulaştırılması,

3-         Yabancı sermaye kuruluşlarının millileştirilmesi,

4-         Büyük sanayinin devletin  elinde olması,

5-         Ulusal ordunun gerçekleştirilmesi,

6-         Amerika ile bağımlı ilişkilere son verilmesi,

7-         Ulusal bir savunma stratejisi tespit edilerek bu stratejinin çizilmesinde halk savaşma önem verilmesi gibi esaslar yer almıştır.

Toplantıda ayrıca, faaliyet mensuplarının kadrolaşmayı genişliğine ve derinliğine geliştirmekle görevli olduğu, üyelerin bir kişiyi kendisine irtibat noktası seçip teması onunla yapacağı ve faaliyetlerin şimdilik İstanbul'a münhasır bulunduğu ve bilâhare Türkiye'deki Devrimci hareketlerle birleşileceği bahis konusu edilmiştir.

15 Ocak 1971 günü saat 19.30 da Ferruh ÖZDİL'-in evinde toplanmak üzere toplantıya son vermişlerdir.”

DEVRİM DERGİSİNDE görev alan ve o dönemde yazılar yazanlar, 12 Mart sonrasında Devrimci Gençliği, “silaha sarılmakla”, “goşistlikle”, “çıkmaz yola” girmekle suçlayanlar, 12 Mart öncesi aynı gençleri adeta silahlı eylemlere teşvik ediyorlardı.

 

DOĞAN AVCIOĞLU-GERİLLA

(Devrim, 23 Şubat 1971)

NATO’nun kuzeyden gelecek her saldırıya karşı Türkiye’yi korumayacağı, ünlü Johnson mektubuyla anlaşılınca, Genelkurmay’da bir ulusal savunma stratejisi çizme ihtiyacı doğdu: Türk vatanı, üstün hasım karşısında kendi olanaklarıyla nasıl korunacaktı? Bu sorunun cevabı gerilla idi. Bütün mazlum milletlerin, süper devlet saldırıları karşısında tek savunma yolu gerilla idi. Çok başka koşullarda yürütülen Kurtuluş Savaşımız dahi, bir gerilla hareketi olarak başlamış değil miydi?

Gerilla savaşı için hazırlanma zorunluluğu Genelkurmay’da herkesce teslim edildi. Fakat bu yolda ciddi bir adım atılmadı. Gerilla savaşı, Johnson mektubuyla birlikte unutuldu gitti...

Şimdi Türkiye’de başka tip bir gerilla savaşının belirtileri görülüyor. Bu, ülke içinde, siyasi iktidarlara egemen sınıflara ve emperyalistlere karşı bir savaş... Adına “şehir gerillası” deniyor ve bu savaşı devrimci gençliğin başlattığı öne sürülüyor.

Oysa, devrimci gençlik kitlesi, üç-dört yıl öncesine kadar, yürürlükteki hukuk düzeni içinde, Devrim’in sandıktan çıkacağı inancındaydı. Enerjisini, ilerici saydığı siyasi partilerin saflarında harcıyordu. Bu tutumda belirli ilk değişiklik, 1968 yılında görüldü: Gençlik üniversitede reform istiyordu. Aradan üç yıl geçti, hiçbir şey yapılmadı. Gençlik, kurulu düzen taraftarlarının reform yapamayacağını gördü. Reform yerine, iktidarlar, devrimci gençliğin karşısına silahlı komandolar dikti. “Fruko”lar, kırmızı görmüş boğa gibi devrimci gençliğin üzerine sürüldü. Vahşet, son SBF ve Hacettepe olayları ile görülmemiş ölçülere ulaştı. Silahlanmak ve savaşmak, “nefis müdafaası”nın gereği oldu.

Gençlerin ilerici saydığı siyasi partiler, giderek gençliğin aleyhine döndüler. Antiemperyalist eylemleri kınadılar. “Haytalar, serseriler” edebiyatı başladı. Silahlı çatışmalardan devrimci gençlik suçlu tutuldu.

Politikacılar, oybirliği ile gençliği suçlamaya koyulurken, ülkede ekonomik ve toplumsal bunalım şiddetlendi. Toprak ve fabrika işgalleri hızlandı. Köylüler, barikatlar kurdular; işçiler sokaklara döküldüler. Yargıçlar yürüdüler, vali ve kaymakamlar dahi direnişe geçtiler. “Şellefyan düzeni” bütün pislikleriyle gözler önüne serildi.

Bu iflas tablosuna rağmen, iktidarı ve muhalefetiyle birlikte siyasi parti yöneticileri, gaflet ve dalalet çizgisindedirler. Bunlar, içine düşülen çıkmaza bir çözüm getirmekten acizdirler. Ne Demirel’in düşmesi, ne de erken seçim hiçbir şeyi değiştirecek değildir. Parlamento, partilere ve meb’uslara Hazine’den para sağlamak amacıyla Anayasa’yı değiştirmeye kalkışacak kadar akıl almaz bir vurdumduymazlık içindedir. Millet Meclisi’nde Abdülhamit övülmekte, Atatürk yerilmekte ve inşa olunacak Meclis Camii’nde Cuma namazı kılınıp kılınamayacağı tartışılmaktadır.

Manzara-ı Umumiye, 1919 yılını hatırlatacak kadar karanlıktır. Devrimci gençlik, bu duruma haklı olarak isyan etmektedir. Artık hiçbir etki uyandırmayan bildiriler, toplantılar, gösteriler dönemi geçmiştir. Polis vahşeti, bunu en açık biçimde göstermektedir. Gençliğin kurulu düzeni protestosu -istense de istenmese de- en şiddetli biçimlere dönüşmektedir. İktidarın vahşet tedbirleri, kaçınılmaz biçimde devrimci şiddeti körükleyecektir.

Şehir gerillası, bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Ve hatırlanmalıdır ki, egemen sınıfların yayılmasından pek korktukları gerilla, toplumun aynı isyanı paylaşan uyanık kesimlerinden destek gördüğü takdirde mümkündür. İktidarın vahşetine karşı dikilen toplumun uyanık kesimleri, devrimcilerin safında cesaretle yer aldığı ölçüde, gerilla, yenilmez bir güç haline gelir.

Türkiye’de şimdi bu koşullar hızla oluşmaktadır. Ülkede devrimci bir iktidar iş başına gelene kadar bu koşullar değişmeyeceğine ve hatta ağırlaşacağına göre, gerilla eylemlerinin büyümesi ve genişlemesi beklenmelidir. Ancak devrimci bir iktidar, devrimcilerin bugün şiddete yönelen enerjisini, ülkenin inşasına çevirebilir.

Faşizmin artan vahşetine de son vermek üzere, var gücümüzle devrimci bir iktidar için mücadele edelim.”

 

DELİKANLILAR-TRENİ KAÇIRMAMAK

Parti örgütlülüğünden ve disiplininden yoksun bırakılan devrimci gençler bu kargaşa içerisinde kendi göbeklerini kendileri kesmek zorunda kaldılar.

Tartışılan konu özünde yine mücadele biçimlerine ilişkin bir sorundu. DEV-GENÇ yönetimine etkin olan grup, bir yandan Beyaz Aydınlığın "İşçi sınıfının objektif şartları yoktur" önermesine ve “cuntacılığa” karşı çıkarken, “halk savaşı yoluyla devrimi”, “gerilla savaşını” savunuyor, bu öncülüğü henüz örgütlenmesi tamamlanmış “işçi sınıfı” adına “profesyonel devrimcilerden” oluşan “gerilla”nın yapacağını ve mücadele içinde “işçi sınıfı”nın örgütlenerek “partisinin” oluşacağını varsayıyordu. Ama ayrılıkların sonu gelmiyordu. “Halk savaşı” kırdan mı başlamalıydı, şehirden mi? Esprili bir şekilde KIRŞEHİR’DEN başlatılmasını önererek “Orta yolu” bulmaya çalışanlar da yok değildi.

Kontr-gerillanın cinayetleri, özellikle Taylan Özgür’ün katli ile başlayan ve devam eden cinayetler, tutuklamalar devrimci gençleri “silahlanmaya” ve “gerilla” tipi örgütlenmelere yöneltiyordu. Öğrenci liderleri birer birer vuruluyor, ya da tutuklanıyorlardı. Artık, okullarına, evlerine gidemez olmuşlardır. Bilinçli bir şekilde yok ediliyorlar veya kendi kitlelerinden tecrit ediliyorlardı.

Artık şehirlerde yaşama olanakları kalmamıştı, şehirleri kırdan kuşatmak için gerilla yaşamına başlamalıydılar. “Dağların özgür havası” onları bekliyordu.

Bu ortam, bir yandan egemen güçlerin, diğer yandan “cuntacılar”ın ekmeğine yağ sürüyordu.

Egemen güçler, giderek güçlenen halk kitleleriyle bağ kuran devrimci hareketin, kalıcı örgütlenmesini ve yükselen dalgasını önlemek için “ağlarını” germiş; “Devrimci Cuntanın” içerisine ajanlarını, ajan provokatörlerini yerleştirmiş, “balığı” başından “kokutmuş”, tespit ve tecrit etmek üzere ağa düşen devrimci subayların çetelesini tutmaya başlamıştı. Önce devrimci subaylar tasfiye edilecek, daha sonra da, su üstüne çıkan “balıklar” teker teker avlanacaktı.

 “Cunta”nın sivil-asker “zinde güçleri” ise ; çepeçevre kuşatıldıklarını bile bile, dün “anarşist” diye suçladığı gençleri, “cunta”larına “zemin hazırlamak” üzere, “anarşiye” teşvik etmekten çekinmiyorlardı. Kimin eli kimin cebinde belli değildi.

Gençler, “yağmurdan kaçarken, doluya tutuluyorlardı”. Geleceği görüyor, nereden gelirse gelsin “askeri bir cuntanın” ülkeyi “devrime” götüremeyeceğini kavrıyorlardı. Ancak ok yaydan çıkmıştı. Bu kargaşa ortamında  bazıları “askeri örgütlenmelerle” dirsek temaslarını sürdürürken, bazıları  “Hazırlık için Filistin'e” gidiyorlardı. Fedai hareketiyle ilk bağlantılar kurulmuş, yollar öğrenilmişti. Sanki “tren kaçıyordu”. Halk savaşına bir an önce başlamak gerektiğine göre yapılacak iş, Filistin'e gitmek, silah kullanmayı, savaş sanatını, gerilla savaşı taktiklerini öğrenmekti. Orada Parti'yi de kurar, Güney'den girer, Amerikan üslerini vura vura ilerler ve halk savaşını başlatırlardı.

 

FİLİSTİN                  

1960 sonrası Türkiye'den Filistin'e ilk kez Gaziantepli Abdülkadir Yaşargün ile Mustafa Çelik isimli gençler, 1 Ekim 1968 tarihinde gitti. Mustafa Çelik, 8 Haziran 1969 tarihinde Filistin'deki bir çatışmada öldü.

Daha sonra, 1969 yılı Temmuz ayında  İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencileri Ömer Erim Süerkan, Deniz Gezmiş, Cihan Alptekin, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi öğrencisi Kıbrıslı Fadıl Hasan ve Kıbrıs Türk Ulusal Öğrenci Federasyonu (KTUÖF) İkinci Başkanı Kuydul Turan ve FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli birlikte Filistin’e gittiler. Mahir Çayan’da bu grupla birlikte gidecekti. Ancak babasının rahatsızlığı nedeniyle gidemedi.

Filistin'de bulunduğu sırada Deniz, Naif Havatme ile görüşüyor. Yusuf Küpeli, bu konuda özetle şunları anlatmıştır:

“Bizleri Naif Havatme ile karşılaştırdılar. Deniz, büyük ve gizli bir örgütü temsil ettiğimizi, kendisinin bu örgütün sözcüsü olduğunu vb. söyledi. Burada kalıp çarpışacağız, belki öleceğiz vb. diye anlatmaya başladı. Abu Süleyman da çeviriyordu. Havatme, kibarca, 'Biz zaten enternasyonal bir tugay kurmak istiyoruz, buna katılmanız, diğer arkadaşlarınızı da getirmeniz yararlı olur’ dedi.”

Abdülkadir Yaşargün ile Deniz Gezmiş, 1969 Ağustos ayında birbirlerinden habersiz ayrı ayrı Türkiye'ye gelirler. Deniz ve Yaşargün, 26 Ağustos'ta başlayan ODTÜ Öğrenci Birliği ile FKF olağanüstü kongrelerinin yapıldığı 9-10 Ekim günleri, ODTÜ-SFK'de tanıdıkları arkadaşlarına, El-Fetih kamplarında yaşadıklarını anlatırlar.

Abdülkadir Yaşargün, kendisinin yeniden El-Fetih kamplarına döneceğini, ayrıca, gitmek isteyen olursa götürebileceğini söyler. Yaşargün'ün bu konuyu daha çok konuştuğu kişi ise Hüseyin İnan'dır. Hüseyin ve bir grup arkadaşı, silahlı mücadeleye katılmak amacıyla, bir süredir Vietnam ve Latin Amerika'da gerilla mücadelesi veren bir ülke veya Küba'ya gitmeyi düşünmektedir. Fakat Vietnam, Latin Amerika ve Küba'ya gitmek o dönem kolay değildir. En yakın yer Filistin'dir. Hüseyin ve bir grup arkadaşı, Yaşargün'le El-Fetih kamplarına gitmeye karar verir.

10 Ekim 1969 Cuma günü, otobüsle Ankara'dan Gaziantep'e gider. Burada diğer arkadaşlarıyla bir araya gelen Hüseyin İnan, Abdülkadir Yaşargün, Yusuf Tunbay Aslan, Celal Özcan, Ahmet Tuncer Sümer, Mustafa Yalçıner, Alpaslan Özdoğan, Halil Çelimli, İbrahim Seven, Fevzi Yaşar, Cemal Bağcı, Recep Alpay ve Ercen Kanar, Gaziantep'ten Birecik'e geçer.

Nizip-Karkamış istasyonundan 12 Ekim 1969 Pazar günü, trene binen 13 kişi, Fırat Köprüsü'nü geçtikten sonra arazi yapısı nedeniyle Suriye sınırına giren trenin bir rampada yavaşlamasından yararlanılarak trenden Suriye topraklarına atlar. Suriye üzerinden Amman'a geçerler, ardından El-Fetih eğitim kamplarına ulaşırlar. Kamplarda askeri eğitimin yanı sıra Türkiye'den götürdükleri bazı kitapları okuyarak teorik eğitim de yapılır. Türkiye'den gidenler, zaman zaman, İsrail denetiminde olan bölgelere düzenlenen saldırılara katılır, çatışmalara girer. 13 kişi arasında bir süre sonra öğrencilik ve yerel kültürel özelliklerden kaynaklanan bazı anlaşmazlıklar çıkar.   

Gaziantep grubu, Hüseyin İnan ve arkadaşlarından ayrılır, başka bir kamp kurar. Halil Çelimli ile İbrahim Seven, kısa bir eğitim yaptıktan sonra Türkiye'ye döner. Bir süre sonra da Hüseyin İnan ile Ercan Kanar, yeni kadrolar getirmek için 9 Kasım 1969 Pazar günü Türkiye'ye gelir. Hüseyin İnan, Ankara'da Teoman Ermete'nin evinde ve ODTÜ'de bir kısım arkadaşıyla bu konuyu görüşür. Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Fakültesi Fikir Kulübü Başkanı Kadir Manga'nın Ankara'ya gelmesi için Tuncer Sümer imzasıyla Erzurum'a telgraf çeker. Hüseyin İnan, bu arada, İstanbul ve İzmir'e de gider. Hüseyin İnan, İzmir'de iken 20 Aralık 1969 Cumartesi günü yapılan 6. Filo'yu protesto mitingine de katılır.

 

MACERACILIK VE EKONOMİZM

Ercan Kanar da Filistin'e götürmek amacıyla Gaziantep ve Ankara'da bazı kişilerle görüşür. Filistin'de yaptıkları eğitimi Ankara'da Ulaş Bardakçı ile Mahir Çayan'a anlatır. Mahir, Ercan Kanar ve arkadaşlarının yaptığı eylemi, ''Maceracılık ve ekonomizm'' olarak eleştirir. Ulaş Bardakçı ise devrimci kitle çizgisini savunarak Kanar'a, bu işin yanlış olduğunu söyler. Ercan Kanar, aralarında Hacı Tonak'ın da bulunduğu bir gurubu Filistin'e götürür.

 

Hüseyin İnan, El-Fetih kamplarına katılmak isteyen ODTÜ- SFK Başkanı Atilla Keskin ve, Ahmet Müfit Özdeş, Ercan Enç, Hamid Yakup, Teoman Ermete, Bahtiyar Emanet, Ali Tenk, Hüseyin Elmacı, Halis Özkan ve Yavuz Kaçar ile Gaziantep'te buluşur. Birkaç gün burada kaldıktan sonra Suriye'ye geçen grup, yılbaşında Amman'dadır.

Tuncer Sümer Filistin’e gidişle ilgili şunları anlatıyor:

“1969 yılının Haziran ayında Ankara’da Hüseyin İnan’ı buldum; Hüseyin’in kafasında bir düşünce vardı. Yusuf Aslan’da bu düşüncelere katılıyordu. “Silahlı Mücadele” verilmesi konusunda hemfikir hale gelmiştik; yani Türkiye’de bir “Halk Kurtuluş Savaşı” nın örgütlenmesi gerektiğine…

Hüseyin İnan ‘Filistin’e gitmek gerektiğini’ söylüyordu. Sonra, Filistin’den beklediğimiz haber geldi. Gaziantep’te 13 kişi olduk, Halep’e geldik; El Fetih’teki yetkililerle temas kurarak bir gün orada kaldık. Şam’a oradan Amman’a geldik. Amman’da görüştüğümüz en önemli yetkili Ebu Cihad oldu; o dönemde ‘Filistin El Fetih Örgütünün Siyasi Şube Sorumlusu’ydu. Sonra bizi oradan aldılar. Bir eğitim kampına götürdüler. Yaklaşık 2 ay eğitim gördük. Silah söküp takma; silah kullanma; kültür fizik gibi şeylerdi. Sonra Hüseyin İnan, Türkiye’ye dönüp yeni bir grup getirdi.

Biz Filistin’e gitmeyi şunun için istemiştik: Tabii Türkiye’de ‘Amerikan Emperyalizmi’ kovulmadan gerçek ‘Devrim’in olamayacağına inanıyorduk. ‘Amerikan Emperyalizmi’ni kovmanın tek yolu ‘Silahlı Mücadeleden’ geçerdi; ama, ‘silahlı mücadeleyi vermek için önce silahın nasıl kullanılacağını; ‘Halk Savaşı’nın ne olduğunu öğrenmek gerekiyordu.

Bunu nereden öğrenebilirdik ? Latin Amerika’da öğrenebilirdik. Orası bize çok uzaktı; ya da doğrudan Vietnam’a gidip ‘Emperyalizme karşı savaşarak öğrenebilirdik. O da bize çok uzaktı. En yakında Filistin’in İsrail’e karşı yürütmüş olduğu ‘Gerilla Savaşları’ vardı. Buralarda kendimizi eğitebileceğimizi, Halk Savaşı’na böylece askeri yönden de kendimizi hazırlamış olacağımızı düşündük ve böylece gittik Filistine …..”

 

DİYARBAKIR TUTUKEVİ

El-Fetih kamplarında yaptıkları yirmi günlük bir eğitimden sonra Hüseyin ve 15 arkadaşı, 1 Şubat 1970 Pazar günü, Suriye sınırından gizlice Türkiye'ye girer. Grubun bir kısmı Diyarbakır'a gelir.

Hüseyin İnan, Alpaslan Özdoğan ve Mustafa Yalçıner, yanlarında getirdikleri silahları Diyarbakır surlarında bir yere gömer. Daha sonra Diyarbakır Tıp Fakültesi önünde buluşmak için anlaşılır.

Tıp Fakültesi önüne geldiklerinde fakültenin polis tarafından basılmış olduğunu gören Hüseyin, Alp ve Yalçıner, Adana'ya gitmek için Diyarbakır dışından bir benzin istasyonunda otobüse binerler. Otobüs, Gaziantep yakınlarında bir yerde jandarmalar tarafından durdurularak aranır. Yanyana koltuklarda oturan Hüseyin ile Alp, gözaltına alınır. Onlardan ayrı oturan Yalçıner, şans eseri gözden kaçar. Adana'ya, oradan da Ankara'ya gider.

 

Müfit Özdeş, Teoman Ermete ve Atilla Keskin ise Malatya'da tren garında yakalanır. Sonuçta, yakalananlardan Hüseyin İnan, Atilla Keskin, Teoman Ermete, Müfit Özdeş, Ercan Enç, Alpaslan Özüdoğru, Hamit Yakup, Ahmet Tuncer Sümer, Kadir Manga, Ali Tenk, Bahtiyar Emanet tutuklanır ve Diyarbakır Tutukevi'ne konur. Filistin'den dönenlerden Mustafa Yalçıner, Ahmet Erdoğan ve diğer 3 kişi, yakalanamaz, ancak yakalananların Emniyet'te verdiği ifade nedeniyle Mustafa Yalçıner ile Ahmet Erdoğan, gıyabi tevkif kararı ile aranmaya başlanır.

 

 

TEPEDEN VURUŞ’A HAZIRLIK -SADİ KOÇAŞ

1968 Eylül’ünün 16’sı; 12 Mart Darbe Hükümetinin Başbakan Yardımcısı olmasından yaklaşık 3 yıl önce, Sadi KOÇAŞ; Genelkurmay Başkanlığı eski sekreteri Kurmay Albay Ertuğrul Alatlı’nın işyerine gelir. O tarihte  KOCAŞ emekli kurmay albaydır ve CHP Konya Milletvekilidir.

Alatlı’ya ilginç bir teklif yapar; kendisine Devrimci bir darbe ile kurulacak Devrim Hükümetinin başına geçmesinin teklif edildiğini, kendisinin devrimci bir kadro hazırladığını, Alatlı’nın da bu kadroda yer alıp almayacağını sorar.

Koçaş, kendine yapılan liderlik teklifini de şu şekilde açıklar: “Erdek Körfezi’nde Denizkent Sitesi’ndeki yazlığımda tatildeydim. Ağustos 1968 sonlarına doğru Ankara çıkışlı, imzasız bir telgraf aldım. Telgrafta ’.. şu tarihte, mutlaka Ankara’da bulununuz.’ deniliyordu. Tatilimi keserek istenilen gün Ankara’da bulundum. Çakı gibi bir kurmay albay evime geldi ve bana : ‘Türkiye’de Devrim yapmak için, başında büyük rütbelilerin de bulunduğu bir Gizli Teşkilatımız var. Bizler, Devrim’in Ordu’ya ilişkin tüm hazırlıklarını yapıyoruz; 27 Mayıs’taki yanlışı tekrar etmek istemiyoruz: bu nedenle Devrim Hükümetinin sivil kadrosunu da şimdiden oluşturmayı uygun bulduk. Yaptığımız çeşitli inceleme ve araştırmalar sonucunda İhtilal’den sonra kurulacak Devrim Hükümeti’nin başında sizi görmek istiyoruz. Teklifimizi kabul ederseniz, kadronuzu oluşturup listenizi bize vermenizi diliyoruz’,dedi. (Ertuğrul Alatlı  9 Mart )

Sadi KOÇAŞ bu teklifi kabul eder ve kadrosunu oluşturmaya başlar. Ertuğrul Alatlı’ya da işte bu kadro içinde görev almasını önerir.           Alatlı sorar peki kadronda başka kimler var ?

 Cevap çok ilginç. KOÇAŞ sayar: “ Türkan Akyol, Selahattin Babüroğlu, İhsan Topaloğlu, Özer Derbil, Atilla Sav, Memduh Aytür, Sezai Orkunt, Şinasi Orel.”

Gerçekten de çok ilginç değil mi ?

3 yıl sonra Sadi KOÇAŞ “Devrim Hükümetinin” başı değil ama “karşı-devrim” hükümetinin baş yardımcısı; saydığı isimlerin çoğu da bakanı olur.

 

ŞAİBELİ TUTUKLANMALAR

Bu ortamda 17 Ekim 1970 tarihinde DEV-GENǒin V. Kurultayı yapılacaktı. Normal olarak Atila Sarp Başkanlığındaki bir önceki yönetim (Atila Sarp, Ruhi Koç, Tuncay Çelen, İrfan Uçar, Ergün Aydınoğlu, Ahmet Bozkurt, Oktay Etiman, Nurettin Öztürk ve Hüseyin Onur) yeniden aday olacak ve muhtemelen seçileceklerdi. 15 Ekim tarihinde toplanarak Kurultayın son hazırlıklarını gözden geçirdiler. Karşılarında başka bir liste çıkacak gibi görünmüyordu.

Ancak ne tuhaftır ki, tam da kurultaydan bir gün önce Atilla Sarp ve Merkez yürütme kurulunun diğer üyeleri polis tarafından evlerinden alınıyor ve TCK 141’den (gizli örgüt kurmaktan) tutuklanıyorlardı. İddiaya göre DEV-GENÇ gizli örgüttü. Aynı gün taşradaki bazı DEV-GENÇ  yöneticileri de (Malatya, Gaziantep, Adana, Balıkesir Devrimci Gençlik Dernekleri) gözaltına alınıyor ve İstanbul Bölge Yürütme Kurulunun üç üyesi tutuklanıyordu.  

Daha garibi, yöneticileri gizli örgüt kurmaktan tutuklanan “gizli örgütün” Genel Kurulu, açıkça, hem de hükümet komiserinin denetiminde yapılıyor ve o güne kadar DEV-GENÇ tabanının fazla tanımadığı, Ertuğrul Kürkçü DEV-GENÇ başkanı seçiliyordu. İşin ilginç yanı bu Genel Kuruldan bir hafta sonra, 141’den tutuklanan cezaevindeki DEV-GENÇ yöneticileri serbest bırakılıyordu.

 Yöneticileri “gizli örgüt kurmaktan“ tutuklu, DEV-GENǒin Genel Kurulu 17-18 Ekim 1970 günleri Ankara’da Yusuf Küpeli’nin divan başkanlığında yapıldı.  Bu kurultay ile Ertuğrul Kürkçü, Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga Dev-Genç’e tamamen hakim olmuşlardır. Bu hakim oluş, Dev-Genç’i gençliğin devrimci bir kitle örgütü olma durumundan hızla çıkması, kitlesinden uzaklaşması ve giderek marjinalleşmesi sonucunu getirmiştir. Olmaması gereken bir şey olmuş, gençlik örgütü gençliğin demokratik kitle örgütü DEV-GENÇ, olmayan “işçi sınıfı” partisi yerine konulmak istenmiştir.

 

MARKSİST-LENİNİST BİR SAVAŞ PARTİSİ

1970'in Ekiminde yapılan DEV-GENÇ Kongresi, MDD içindeki ayrışmanın da netleşmesi demekti. Bu kongrede Mahir Çayan uzun bir konuşma yaptı.

Mahir bu konuşmasında:

"Devrimi gerçekleştirecek iki unsurun profesyonel devrimciler ve geniş işçi ve köylü kitlesi olduğunu, kitlelerle bağ kuruldukça örgütün sınıfsal önem kazanacağını, kurulacak örgütün düzen örgütü olmayıp bir savaş örgütü olacağını, Dev-Genç'ten üstün Marksist-Leninist bir savaş partisi kurulması gerektiğini, bu örgütlenmenin başta parti adını almayabileceğini, fakat aslında bunun bir parti olduğunu' söylemiş, ayrıca, konuşmasında, 'Milli Demokratik Devrim Stratejisinin’ nasıl kavranması gerektiğini, Milli Demokratik Devrim Stratejisinin bir savaş stratejisi olduğunu, bu devrimci savaşın görevlerinin bir gençlik örgütü (Dev-Genç) tarafından asla yerine getirilemeyeceğini; bunun bir parti örgütlenmesi içerisinde çözümlenmesi gerektiğini" anlatmıştı.

Mahir, bir savaş örgütünün önderliğinde ve devrimin işçi-köylü ittifakı temelinde emperyalizmin etkisinin en zayıf olduğu kırlardan kentlere doğru bir rota izleyerek gerçekleşeceğini de bu konuşmasında belirtmişti.

 

DOLAMBAÇLI YOLLAR 

Bu netleşme, MDD içinde birlikte olunan Mihri Belli ile de yolların tamamen ayrılması demekti. Bu ayrılık Aydınlık Sosyalist Dergi'ye yazılan bir "Açık mektup"la ilan edildi. Mahir tarafından yazılan ve Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga ve Ertuğrul Kürkçü tarafından da imzalanan broşürde :

"Bu durumda hareket bölünmesin diye, proletaryanın devrimci ilkelerinin çiğnenmesine, Leninizm’in bayrağının oportünizm batağına sokulmasına göz yumacak mıydık?

Hayır, bin kere hayır!

Artık M. Belli'nin sağcı görüşlerinden dolayı harekete tam bir kargaşa hakim olmuştur. Bu kargaşa, hareketin hem teorik, hem de pratik ilerleyişine engel olmaya başlamıştı.

Artık, ayrılık parolamızdır.

Ve proletaryanın devrimci ilkelerini her şeyden üstün tutan, devrimci şeref ve namusu olan her devrimcinin yapacağı gibi Mihri Belli ve onun temsil ettiği akımla bütün organik bağlarımızı kestik!

Bizimle düne kadar ilkelerde hemfikir olan bazı arkadaşlar bu sağcı görüşlerin yanında yer aldılar.

Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır. Bazıları düşerler, gerilerde kalırlar. Daha düne kadar beraber omuz omuza yürüdüğümüz arkadaşlarla artık beraber değiliz. Onlar için daha fazla duramayız. Çünkü onlar tercihlerini geriye doğru yaptılar. Onlar bataklığı tercih ettiler. Ve maalesef, namlularını bize çevirdiler. Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur. Sınıflar mücadelesinde proletarya yoldaşlığının dışında feodal ve ataerkil ilişkilere yer yoktur."

 

KEMALİZM SOLDUR

Mahir, Dev-Genç içinde herkesten çok teoriye yakındı ve hep araştırıcı olmuştur. TİP’e, MDD tezine ve Beyaz Aydınlığa karşı Dev-Genç platformunun görüşleri, eleştirileri büyük ölçüde onun kaleminden çıkmıştır. Kurtuluş savaşı ve Kemalizm konusunda yaptığı tespitler de vardır.

“Kemalizm, Emperyalizmin işgali altındaki bir ülkenin Devrimci-Milliyetçilerinin bir milli kurtuluş bayrağıdır. Kemalizm’in özü emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizm bir burjuva ideolojisi veya küçük burjuvazinin veyahut asker- sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır.

Kemalizm küçük burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin, milliyetçilik tabanında antiemperyalist bir tavır alıştır. Bu yüzden Kemalizm soldur. Milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm devrimci milliyetçilerin emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur. Dünyada ilk muzaffer olmuş bir halk savaşını veren radikal milliyetçiler, bu bakımdan ülkemizin –kökeni Osmanlı alt bürokrasisinin ilericiliğe dayanan– bir orijinalitesidir.         Kemalistler için ülkemizdeki asker-sivil aydın zümrenin jakobenleri diyebiliriz.” (Mahir Çayan bütün yazılar sayfa 398)

 

BİÇİMLENME

 

Mahir Çayan’a göre DEV-GENÇ aşılmalı, hareket partileşmelidir. Mahir bu dönemde yaptığı bir konuşmada bu ihtiyacı şöyle belirtir:

"Ayrıca Dev-Genç örgütlenmesi düzen örgütlenmesidir. Oysa yaptığı iş düzenle savaştır. Bu ikisi arasında bir çelişki vardır. Bu çelişki ortadan kaldırılmalıdır."

Esasında bu görüş, oldukça uzun süre önce netleşmişti. İlişkiler buna göre biçimlenmekteydi. Daha 1969 kışında SBF'de Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Hüseyin Cevahir, İlhami Aras, ODTÜ'de Ulaş Bardakçı, İrfan Uçar, Münir Aktolga kendi iç disiplini olan bir "gizli" örgütlenme temelinde anlaşmışlardı. Daha sonra bu ilişki ağına mühendis Bingöl Erdumlu ve işçi Necmettin Giritlioğlu da katıldılar.

Çekirdek örgütlenme ODTÜ'den Aktolga-Bardakçı ve SBF'den Küpeli-Çayan'dan oluşuyordu. Grup 1970 yazında oluşturdukları plan doğrultusunda yoğunlaşma bölgeleri tespit ederek Anadolu'ya dağıldı.

 

PROVOKASYONLAR SÜRÜYOR

Karşı güçler de boş durmuyor, provokasyonlarını sürdürüyordu.

20 Ocak 1971’de üniversitelerdeki eylemleri engellemek için yeni bir yasa tasarısı hazırlandı. Yeni saldırılar başlamıştı. Bu saldırıların hedefleri arasında öğretim üyeleri de yer alıyordu. Sağ ve sol, kuşatma altında boğuluyordu. TÜRKEŞ’in gençleri silahlı saldırıyı artırırken, Orhan KABİBAY da işbirliğine aldığı gençlere sağı solu bombalatıyordu.

ODTÜ Rektörü Erdal İnönü, öğretim üyeleri Mümtaz Soysal ve Uğur Alacakaptan’ın evleri bombalandı.

 

Sarp Kuray anlatıyor ve soruyor:

“İttifak” oyununda bizim nasibimize doğrudan Faruk Gürler ve Muhsin Batur’a bağlı “Orhan KABİBAY – İrfan Solmazer – Numan Esin – Talat Turhan” çetesi düştü.

Bu çete elemanlarından Orhan KABİBAY şimdi yaşamıyor, kalan üçlüye tüm kamuoyu önünde açıkça ve cevaplanması dileğiyle 1976’dan beri tekrarladığım aşağıdaki soruları yeniden soruyorum.

1-         Bizlerin ; yani has adamınız Kemal Kayacan’ın, donanma komutanı olduğu dönemde ordudan atılmış denizcilerin yaptığı Taksim soygununun arkasındaki istihbarat verenler, bizi bu soyguna yönlendirenler, kesik imzalı pusulalarla randevu tespit edenler ve tutuklanmamızı fırsat bilip paralara oturanlar kimlerdir?

2-         Yükseliş Kolejine konulması istenen ve konulan bomba yönlendirilmesinde, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un MGK de yapacağı bir konuşmanın alt yapısı hazırlanmak istenmiş midir? Bu eylemin kararını kimler almıştır?

3-         Deniz Gezmişlerin Ankara’da saklanması için sizlerden dayanışma istediğimi noktada eski Tarım Bakanı Turhan Şahin’in özel arabasını bizlerin kullanımına bırakırken bu kararınızı kime onaylattınız? Turhan Şahin o dönemde kimlerle ne iş yapmaktadır?

4-         12 Mart sonrasında ispiyoncu Atıf Erçıkan’ın evinin bombalandığı günün sabahı bizler ( denizciler – Askeri tıbbiyeliler ve bir kısım Dev-Gençliler ) sizlerden hangi yardımı istemişizdir? Bize verilen ret cevabı kimler arasında kararlaştırılmıştır? Önerdiğimiz eylemin içeriği nedir?

5-         Çetenizin elemanlarından MBK cı TIR cı Numan Esin’in 12 Mart sonrası sahibi olduğu Vatan gazetesinde bütün uyarılarımıza rağmen hangi “proleter devrimciler” görev almışlardır? Kimler yazar, röportajcı, olarak bu çalışmaya katılmışlardı? Gazetenin politik çizgisi hangi çizgide ve nasıl belirlenmiştir?”

 

SICAKLIK ARTTIRILIYOR

 

 

Kısa bir süre sonra 21 Ocak 1971’de ODTÜ süresiz olarak kapatıldı. 25 Ocak günü AÜ SBF’de polisin saldırısına devrimci öğrenciler direnerek cevap verdiler.

10 Şubat’ta Hacettepe Üniversitesi Senatosu üniversiteyi ve yurdu kapattığını açıkladı. Devrimciler ve tüm gençlik, okulları açılana kadar üniversiteyi terk etmeyeceklerini açıkladılar. Direnişe saldıran polis onlarca öğrenciyi yaraladı.

28 Şubatı 1 Marta bağlayan gece, Kırıkhan'daki Hamidiye Camii'nde bir bomba patlamıştı. Caminin caddeye bakan penceresinde 4.5 metre uzunluğunda dinamit fitili bulunmuştu. Halil Çeken adlı bir yurttaş, savcılığa giderek, fitilin uzandığı yöndeki evde Ali Çalışkan adlı bir Ülkü Ocaklı'nın oturduğunu, eylemin kışkırtma olmasından kuşkulandığını söylemişti. Dinleyen bile olmamıştı.

2 Mart günü Türk Ocağı, Ülkü Ocakları, Hayır İşleri Cemiyeti, Esnaf Kefalet Kooperatifi, Kuvayı Milliye Cemiyeti ve Türkiye Milliyetçi Öğretmenler Derneği ortak bir bildiri yayınlamışlar ve "Düşman ordusunun yapmadığını bu dinsiz komünistler, mukaddes camiimize bomba koyarak tahrip etmişlerdir. Cuma günü namazından sonra bu olayı protesto için bir yürüyüş yapılacaktır. Bütün Müslümanların buna katılması gerekmektedir" demişlerdi.      

5 Mart Cuma günü sabahı, Malatya İmam Hatip Okulu'nun mehter takımı kasabaya getirildi. Cami hoparlörlerinden yürüyüşün yapılacağı duyuruldu. Malatya, Osmaniye, Dörtyol ve Maraş'tan da yürüyüşe katılmaya gelenler vardı. Topluluk, Kaymakamlık binasına doğru yürüyüşe geçti. Kaymakam kalabalığa, yürüyüş yapılmayacağını söyledi. AP İlçe Başkanı Ahrazoğlu ise, "Yürüyüş kanunsuz da olsa bunun mesuliyetini üzerime alıyorum. Ben burada inkılâp yapacağım. Dinsiz solculara hesap soracağız." dedi.

Namazdan sonra topluluk, dere kıyısından getirtilen taşları da alarak yeniden Kaymakamlığa yöneldi. Kasabanın matbaası ateşe verildi. Bir astsubay havaya ateş açarak kalabalığı durdurdu. Matbaa'dan Ali Göçmen ve Şaban Bakır adlı çalışanları asker kurtardı. Kalabalık bu arada Kanatlı Caddesi'ne varmıştı. Ve olanlar burada oldu. CHP'li, TİP'li ve Alevi olarak tanınanların mağaza ve dükkanlarına saldırıya geçildi. Gasip İnsal linç edilerek öldürüldü. Bir çok kişi ağır yaralandı, yaralananlardan ikisi hastaneye kaldırılırken öldü.

 

BAHANE-5 MART ODTÜ

5 Mart 1971 tarihinde, THKO önderi Deniz Gezmiş ve bazı devrimcileri arama bahanesiyle ODTÜ yurtları polis ve jandarma tarafından sarıldı. Öğrenciler barikat kurarak direnişe geçtiler.

Jandarma ve Komando birlikleri ODTÜ'ye sevk edildi. On saate yakın bir çatışma yaşandı. Jandarma Albay Mehmet Öztoprak, bu işin aslında toplum polisinin işi olduğunu vurgulayarak, aramanın polisçe yapılmasında diretti.

Saatlerce sonra ODTÜ'ye girildi. 1500 dolayında öğrenci spor salonunda, 400'den fazlası da Emniyette sorguya çekildi. 14 Savcı görevlendirildi. Albay Öztoprak, 30 bin asker ve polisin yürüttüğü operasyona karışıp öğrencileri tahrik eden AP'li Belediye Başkan Vekili Muhlis Şenöz'ün de sorgulanması gerektiğini söyledi. Kimse umursamadı.

Olaylarda öğrenci Şener Erdal, Jandarma eri Mevlut Meriç ve aşçı Aziz Yalta ölmüş; bir Üsteğmen, beş er ve yirmi öğrenci de yaralanmıştı.

Demirel, "ODTÜ komünizme karşı bir ilim yuvası olmak için kurulmuştu" derken aynı anda ABD Senatosu'nda Çoğunluk Grup Başkan Vekili Byrd de, "Amerikan vergi mükellefinin parasıyla Amerikan aleyhtarı genç devrimciler mi yetiştirilecek? Bu üniversiteye yardım kesilmelidir" savındaydı.

ODTÜ'de aranan hiçbir sol eylemci bulunamamıştı. Ama Ekrem Göksu, Şahap Kocatopçu, Ahmet Tokuş, Fahir Armaoğlu, Vecdi Diker, Akif Tuncel ve Osman Bozok'lu Mütevelli Heyeti, aradığı fırsatı bulmuştu. "Politik davranışlarda bulunmak"la suçladıkları Akademik Konsey'i lağvettiler. Rektör Prof. Dr. Erdal İnönü kararı protesto ederek görevinden çekildi. Rektör Yardımcısı Ertan Acaroğlu, İdari İlimler Fakültesi Dekanı Yaşar Gürbüz ve Mühendislik Fakültesi Dekanı Erdoğan Tekin ile Vekili Sedat Özkol, Mütevelli Heyet tarafından üniversiteden uzaklaştırıldılar.

5 Mart günü ODTÜ öğrencileri saldırıları protesto için Eskişehir yolunu trafiğe kapattılar.

 

8. BÖLÜM

SAVAŞSIZ VE SÖMÜRÜSÜZ BİR DÜNYA

Çatışma-Katlediliş-Lekesiz Bayrak

 

KENDİ GÖBEĞİNİ KESME

1970’li yıllardan itibaren bir işçi sınıfı partisinin varlığından disiplinli önderliğinden yoksun gençlik kendi göbeğini kesmeye, olmayan “işçi sınıfı partisi” yerine kendi örgütlenmelerini yapmaya başlamış ve bunun sonucu olarak da bir takım örgütlenmeler ortaya çıkmıştır.

1- THKO – Deniz GEZMİŞ

2- THKP/C –Mahir ÇAYAN

3- TİİKP (TKP/ML –İbrahim KAYPAKKAYA)

 

PARTİ ORDUDAN DOĞACAK

 

1969 yılının sonlarına doğru, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun temelleri atılıyordu. Üniversitelerde başlayan ve giderek köylerde toprak, şehirlerde fabrika işgallerine ve grevlere dönüşen devrimci hareket ve gelişen bu hareketi kırmaya yönelen karşı-devrimci dalga devrimci gençleri yeni arayışlara yöneltmişti.

ABD büyükelçisi Komer’in arabasının yakılması olayına katılan ODTÜ öğrencileri ve ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü üyeleri Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil ve Taylan Özgür bir öğrenci hareketi olma noktasından çıkan devrimci mücadeleyi “halk örgütlenmesine” taşıyacak, bu uğurda ölümü göze alacak inançlı ve yürekli kadrolardan oluşacak bir “örgüt” oluşturmaya karar verdiler.

 Hüseyin İnan’a göre, “sol” adına hareket eden mevcut oluşumlar yetersizdi. TİP ve Mihri Belli önderliğinde yürütülen mücadelenin başarı şansı yoktu. Örgütlü bir “halk hareketi” oluşturulmadan “Ordu içindeki” devrimci örgütlenmeler yoluyla iktidara gelinse bile, bu iktidar “halkın iktidarı” olamayacak, 27 Mayıs İhtilali gibi emperyalizm tarafından kuşatılarak, karşıtına dönüştürülebilecekti. Ancak ne var ki, gündemde “sol” bir askeri hareket söz konusu idi ve “ordu” bir iç çatışmanın eşiğine gelebilirdi. Bu durumda “halk güçlerini” örgütleyerek devrime önderlik edebilecek “Parti” oluşturulabilirdi. Küba deneyiminde olduğu gibi “ ordu partiden değil, parti ordudan doğacaktı."

 

KIR -ŞEHİR GERİLLASI

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) fikri bu anlayıştan doğdu. Öncelikle silahlı mücadele yöntemlerini öğrenmiş kadroların oluşturulması gerekiyordu. Bu hedef doğrultusunda Filistin'de eğitime giden Hüseyin İnan, Tuncer Sümer, Teoman Ermete, Atila Keskin, Ercan Enç ve Müfit Özdeş, 1970 baharında geri dönüş yolunda, Diyarbakır'da yakalanarak tutuklanırken, dışarıda kalan Mustafa Yalçıner, Ahmet Erdoğan, Yusuf Arslan ve Gülay Özdeş ODTÜ içinde eleman kazanmayı sürdürdüler. Diyarbakır cezaevi, cezaevinde tutuklu arkadaşlarını ziyarete gelen devrimci gençlerin buluşma ve görüşme yeri oldu.

Diyarbakır’da tutuklananların tahliyesinden sonra, 1970 Eylül ayında Bursa cezaevinden çıkan Deniz Gezmiş de ODTܒye gelerek oluşuma katıldı. Bu süreçte, Müfit Özdeş ve Ercan Enç gruptan koptular.

1971 başında, Malatya Akçadağ'da devrimci köylü hareketleri oluşumu içinde bulunan Teslim Töre, Hacı Tonak, Metin Güngörmüş, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan ile ilişkiye geçen grup, yapılan işbölümü sonucu bu kadro önderliği altında kır gerillası oluşumu sürecini başlatırken; Ankara'daki diğer kadrolar ise silahlı mücadele için şehir gerillası yapılanmasını örgütlediler.

 

ŞEREFLE ÖLMEK-KENDİNE GÜVENMEK

THKO 11 Ocak 1971 tarihinde İş Bankası Emek şubesini soyarak harekete geçti; 15 Şubat 1971’de Amerikalı bir çavuşu Balgat'taki Amerikan üssünden kaçırdı.

4 Mart günü de NATO'nun Kepekli Boğazı'ndaki Elektronik Taburu'nda görevli ABD'li erler Larry Heaver, Richard Carazci, James Cholson ve Çavuş Jimmy Sexton isimli 4 Amerikalı çavuşu kaçırdılar.

Anadolu Ajansı'na gelen silahlı üç kişi ise, THKO adına kaçırılan dört ABD'linin iade koşullarını açıklıyorlardı:

- 400 bin dolar fidye,

- Tutuklu tüm devrimcilerin salıverilmesi,

- THKO'nun amaçlarını açıklayan bir bildirinin radyodan ilanı.

Eğer koşullar kabul edilmezse, dört Amerikalı 36 saat içinde kurşuna dizilecekler, radyoevi ve ajans binaları havaya uçurulacaktı.

THKO’nun amaçlarını açıklayan bildiri şöyleydi.

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusunun Sesidir.

1.         Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu halkımızın bağımsızlığının silahlı mücadeleyle kazanılacağına ve bu yolun tek yol olduğuna inanır.

2.         Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu bütün yurtseverleri bu kutsal mücadele saflarına çağırır ve hainlere karşı giriştiği kavgaya en son savaşçısına kadar devam edeceğini bildirir.

3.         Amacımız Amerika’yı ve bütün yabancı düşmanları temizlemek, hainleri yok etmek ve düşmandan temizlenmiş tam bağımsız Türkiye’yi kurmaktır.

4.         Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu ezilen halkımızın öncü gücüdür, halkımızın Kurtuluşu dışında hiçbir harekete girişmez.

5.         Halkımıza şunu duyururuz: Düşmanın zenginliğine, sayısına, imkanlarına ve dehşetine aldırmayınız. Düşmana boyun eğmeyiniz, haklarımızı zorla alacağız, çünkü onlar her şeyi bizden zorla alıyorlar.

6.        

Bütün Yurtseverler: Şerefsiz yaşamaktansa şerefle ölmek, yalvarmak yerine zora başvurmak, başkasına değil kendine ve kendin gibi olanlara güvenmek, nerede ve nasıl olursa olsun hainlere boyun eğmemek parolamızdır.

 

Devrimciler: Barışçıl şartlar içinde mücadele metotlarını bırakınız. Halk kitlelerini Kurtuluşa götürecek olan şiddet politikasını temel alan silahlı mücadeleye THKO’nun saflarında katılınız. Ulusal Kurtuluş savaşının haklı bayrağını emperyalizmin saldırgan politikasına karşı hep beraber dalgalandıralım.

 

SİLAHLANMA- SİYASAL YÖNTEM-TIKANMA

THKO’nun eylemlere başlaması, THKO adının duyulması ve bünyesinde Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil gibi tanınan ve sevilen gençlik liderlerinin bulunması, devrimci saflarında kısa zamanda sempati yaratmış, “silahlı eylem” olgusu, bir başka açıdan tartışılır olmuştur.

Planlı bir şekilde gençliğe dayatılan meşru müdafaa çizgisindeki silahlanma, bu aşamadan sonra silahlı mücadelenin bir siyasal yöntemine dönüşmüştür.

Ne var ki bu gelişmeler, aynı zaman devrimci gençliğin tüm örgütsel ve ideolojik engelleri aşarak açmaya başladığı kitle kanallarını tıkamaya ve kazanılan birikimleri kaybettirmeye başlamıştır. Geniş gençlik kitlesi o güne kadar birlikte oldukları, omuz omuza mücadele ettikleri arkadaşlarını ancak “resmi medya”dan, gazetelerin “çarptırılmış” haberlerinden ve “fısıltı” gazetesinden takip eder olmuştur.

 

KIRSAL ÜS NOKTALARI-ÇABALAMA

Rehineler 10 Mart günü serbest bırakıldı. Dört ABD'liyi Amaç Apartmanı'nda serbest bıraktıktan sonra Sinan, Deniz, Yusuf, Emek'teki subaylara ait eve gelirler. Orada bir gece kalan Sinan, Deniz ve Yusuf, daha sonra, Koç Yurdu'nun arkasında bulunan Barınak Oteli'nin yanındaki bir eve geçerler.

12 Mart Muhtırası verilir bu sıra. Hüseyin İnan 'ın değerlendirmesi şöyledir: ''Gelen sağ bir darbedir. Amaçları bizi ezmektir.''

 

ODTÜ yurtlarının çatışmalar sonucu kapatılmasının ardından, şehir kadroları kırsal üs noktalarına gitmek üzere ayrıldılar. Ancak Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan 16 Mart'ta Sivas'ta; Hüseyin İnan ve Mehmet Nakiboğlu ise 21 Mart'ta Kayseri'de yakalandılar. Böylece, THKO kıra geçmeyi başaran Sinan Cemgil komutasında kırsal faaliyetlerini, ve İstanbul'da kalan Cihan Alptekin komutasında şehir faaliyetlerini yeniden organize etmek zorunda kaldı. 31 Mayıs günü Malatya Kürecik ABD radar üssünü basmak üzere yola çıkan gruptan, çıkan çatışmada, Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga vurularak öldürüldü (Nurhak Katliamı), diğerlerinin büyük kısmı ise yakalandı.

THKO'nun İstanbul kolu ise mali kaynak sağlama amacı ile eylemlerini sürdürdü. Bu gruptan, Ömer Ayna Unkapanı soygununda yakalanırken, İbrahim Öztaş İzmir'de polis tarafından öldürüldü. Peşi sıra, Cihan Alptekin, Tayfun Cinemre, Osman Bahadır, Oktay Kaynak, Zerruk Vakıfahmedoğlu yakalanınca, THKO'nun eylem ve faaliyetleri dışarıda kalan Nahit Töre ve Fevzi Bal aracılığı ile sürdürüldü.

Kasım ayı içinde Cihan Alptekin ve Ömer Ayna'nın ve ardından Kartal Askeri Cezaevi'nden THKP-C liderleri Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz'ın kaçması, ilişkileri yeniden hareketlendirdi.

 

ÜNİFORMA-DAYANIŞMA          

Gruplara bölünmüş her biri kendini geleneğin merkezi ilan eden devrimci ortamda, her mahfil kendini ifadelendirirken diğerini yok saymaya, olmadı susuşa uğratmaya, bu da olmadı karalamaya ve sonuçta bilerek veya bilmeyerek birikimi darmaduman etmeye yönelse de, Askeri Tıbbiyelilerin 1971 öncesi süreçte mücadeleleri, başta THKO olmak üzere hayata geçirdikleri dayanışmalar, Kayseri ve Kahramanmaraş kırsalındaki çalışmaları Dev-Genç teki devrimci duruşları, ordu içindeki faaliyetleri döneme damgasını vuran yaşanmış gerçeklerdir. Nihat Erim başbakan olduktan sonra yaptığı ilk radyo konuşmasında Askeri Fakülte ve Yüksek Okulları’nı kendi ifadesiyle ‘anarşi ve terörün merkezi’ ilan etmiş ve bu ocağı eline geçirmiş devrimci asker öğrencileri hedef göstermiştir.

Bizim Deniz Gezmiş ile yaptığımız dayanışma hiçbir ön koşul olmaksızın, ciddi ve tutkun sosyalist kardeşlik içinde yapılmıştır. Hesapsız ve çok doğal bir birlikteliktir. Ankara’da, her köşede arandığı bir ortamda evden eve geçerken, benim (Sarp Kuray) atılmadan önce deniz kuvvetlerinde giydiğim üniformayı giyecek kadar da yakın arkadaşımdır. O dönemde ODTܒde askeri öğrenci olan öncü arkadaşlarımızdan Ömer Gürcan ve arkadaşları Hasan Ataol, Zeki Gümüşel vb. dayanışmayı yaşayan en sağlam referanslardır. Ayrıca bu dayanışma, birlikte olduğumuz Atilla Sarp ve Ruhi Koç tarafından çok farklı düzeylerde perçinlenmiştir.

 

GENEL KOMİTE-MERKEZ KOMİTE

Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) Aralık 1970’te kuruldu ve kısa bir süre sonra eylemlere başladı.

 Aralık 1970’de Ankara Küçükesat’ta bir evde yapılan toplantıda 11 kişilik bir Geçici Genel Komite seçildi. Geçici Genel Komite de üç kişilik bir Merkez Komite seçti ve yetkilerini Merkez Komiteye devretti. Geçici Genel Komitede yer alan kişiler şunlardı; Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Aktolga, Ertuğrul Kürkçü, Bingöl Erdumlu, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Sina Çıladır, Orhan Savaşçı ve Sırrı Öztürk.

Genel Komitede yapılan işbölümüne göre Merkez Komite hareketin genel gidişatından ve Kurtuluş Dergisinin yayınından sorumlu olurken, Mahir Çayan ve Münir Aktolga, ideolojik, politik görüşlerin ayrıntılı olarak hazırlanması, bunların Kurtuluş gazetesinde açıklanması, Yusuf Küpeli bu görüşlerin kitle toplantılarında sözcülüğünün yapılması görevini yüklendiler.

 

Genel Komite ise zaten her biri belli bir alandan gelen ve alanın ilişkilerini fiilen temsil eden kişilerden oluşuyordu ve alanlarına ilişkin sorumluluklarını sürdüreceklerdi. Ziya Yılmaz, Karadeniz'de, Ertuğrul Kürkçü gençlik içerisinde, Hüseyin Cevahir Doğu Anadolu’da, İrfan Uçar Güney Anadolu'da, Bingöl Erdumlu başkanı bulunduğu İzmir Yapı İşçileri Sendikası ve genel olarak işçiler arasında, Sina Çıladır Ereğli'de maden işçileri arasında, Orhan Savaşçı askeri kesim içinde; ideolojik eğitimin yürütülmesi, kadroların hazırlanması görevlerini üstlendiler. Ulaş Bardakçı ise esas olarak şehir gerillası hazırlıklarıyla görevlendirildi.

Parti-Cephe’nin örgütlenmesi ağırlıklı olarak gençlik içindeki kadrolardan oluşuyordu. Bunun dışında ordu içindeki örgütlenmeler ve işçiler, aydınlar içinde çeşitli örgütlü ilişkileri vardı.

Bu dönemde Mahir Çayan, örgütlenme için daha uygun olması nedeniyle İstanbul’a geçmişti, Ankara örgütlenmesinde ise Yusuf Küpeli, M. Ramazan Aktolga, Ertuğrul Kürkçü ve Hv. Yzb. Orhan Savaşçı bulunuyordu.

İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Afyon, Kütahya, Kayseri, Merzifon ve Diyarbakır da görev yapan havacı subay ve astsubaylar ile Hava Harb Okulunda bulunan devrimci öğrenciler 69 sonu ve 70 yılı başlarından itibaren örgütlenmeye başladılar.

THKP-C’nin Ankara askeri örgütlenmesinde Yüzbaşı Orhan Savaşçı, Eskişehir askeri örgütlenmesinde Teğmen Şükrü Sütçüoğlu, Kayseri örgütlenmesinde ise Üsteğmen Muhittin Bilgen bulunmaktaydı.

THKP-C’nin ilk silahlı eylemi 12 Şubat 1971 günü Ankara Küçükesat Ziraat Bankası eylemidir.

 

BİRLEŞME YERİNE PARÇALANMA

Daha önceki sayfalarda belirttiğimiz gibi, 1960 lı yıllarda yükselişe geçen ve giderek kitlelerle buluşmaya ve kitleselleşmeye başlayan Türkiye solu 1969 yılından itibaren ayrışmaya, parçalanmaya “fraksiyon” laşmaya başlamıştı. Ayrılan her grup, kendi yayın organını çıkarıyor, bu “yayın organlarında” yalnız, “sistemi eleştirmekle”; kendi görüşlerini savunmakla yetinmiyordu. Kendi dışındaki “sol” grupları da acımasızca eleştiriyordu. Çok zaman bu eleştiriler, “eleştiri” sınırlarını da aşarak “hakarete”, “küfüre” dönüşebiliyordu. Bu tutum “sol”un yeniden biraraya gelme ve güçlerini birleştirerek güçlenen kitlesel hareketlere önderlik edebilme olanağını da ortadan kaldırıyordu.

Ayrılan her “fraksiyon” önce “kendi” yayın organını, ardından “kendi” örgütünü oluşturuyordu. “İşçi Sınıfın güçlü örgütü” nün oluşmadığı, “oluşturulamadığı” ülkemizde ; herkes “kendi”, “çekirdek” partisini kuruyordu.

 Aydınlık Dergiden ayrılacak olan Doğu Perinçek ve taraftarları taraftarları da 21 Mayıs 1969 tarihinde Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP)’ni kurmaya karar verdiler..

 

KOMİTELER-BİRLİKLER-BÜROLAR

Doğu Perinçek bu konuda şunları anlatır :

“21 Mayıs 1969 Çarşamba günü akşamı, Mihri Belli’nin annesinin Ankara Kızılay Çelikkale sokaktaki evinde yeni bir örgütlenme kurmak amacıyla toplandık. Bizim amacımız; sosyalist bir kurultay toplayarak hep beraber bir parti kurmaktı. Mihri Belli parti kurmayı reddetti. Diğerleri de dağa çıkmayı savunuyorlardı. Fikir birliğine varılmadan herkes ayrıldı. Mihri Belli’nin annesinin evinden çıktıktan sonra ben, Oral Çalışlar, Cengiz Çandar, Ömer Özerturgut ve Gün Zileli, gece yarısı Güvenpark’a gittik oturduk. “Bu böyle yürümüyor. Biz, bir çekirdek  oluşturalım ve diğerleriyle de birleşmeyi amaçlayalım” diye konuştuk. Aydınlık dergisi çevresinin fiiliyatta ikiye ayrılması, yani bölünmesinden sonra Merkez Komitesini oluşturduk” (İBO İbrahim Kaypakkaya – Turan Feyizoğlu- s. 156)

TİİKP’nin ilk Merkez Komitesi şu isimlerden oluşmuştu : Doğu Perinçek, Vecdi Özgüner, Hasan Yalçın, Ömer Özerturgut, Gün Zileli, Mehmet Altun ve Oral Çalışlar. Yedek Üyeler : Bora Gözen, Ferit İlsever, Halil Berktay ve İbrahim Kaypakkaya.

 

TİİKP Merkez Komitesine bağlı Ankara, İstanbul, Ege Bölgesi, Doğu Anadolu Bölge Komitesi, Yurt Dışı Bürosü Komiteleri kurulur. Bu komitelere bağlı olarak da, İhtilalci Köylü Birliği, İhtilalci Gençlik Birliği, Şafak Basım Bürosu, Ordu kesimlerinde çalışmakla görevli komite, çeviri komitesi, sahte kimlik ve pasaport yapma komitesi gibi kuruluşlar oluşturulur.

           

 

PDA’CILAR

TİİKP illegal bir kuruluş olduğu için MDD içindeki bu ayrılma, ‘sol’ kamuoyuna pek yansımaz. ‘Sol’ kamuoyu, ayrışmayı Aydınlık Dergisi’nin Ocak 1970 ayı içerisinde, Aydınlık Sosyalist Dergi (ASD) ve Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) olarak iki ayrı dergi olarak yayınlanmasıyla, somut bir şekilde yaşayarak görür. Bu tarihten sonra TİİKP taraftarları PDA’cı olarak anılırlar. Bu ayrışma ister istemez gençlik hareketi içerisinde de  kendini gösterir.            Dev-Genç yönetiminden tasfiye edilen Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) dergisi taraftarlarının gençlik içindeki çalışmaları zayıflar, çalışmalarını Proleter Devrimci Aydılık Dergisi ve İşçi-Köylü gazetelerinin yayın ve dağıtılması şeklinde sürdürüler.

12 Mart faşizmi, diğer örgütleri olduğu gibi TKİİP’yi de hazırlıksız yakalar.

 

ŞAFAKÇILAR

12 Mart 1971 darbesinden sonra 30 kadar TİİKP önderi, 10-12 Nisan günleri Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde bir araya gelirler. Doğu Perinçek’in başkanlığında yapılan toplantıya; Halil Berktay, Yücel Sayman, Bülent Tanör, Nuri Çolakoğlu, İbrahim Ömer Madra, Nejat Bayramoğlu, İbrahim Kaypakkaya, Bora Sabri Özen, Vecdi Özgüner, Muzaffer Oruçoğlu, Mehmet Altun, Ayhan Özer, Halis Özkan, Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Cemil Fazlı, Abdurahman Taşçı, Mehmet Latif Güvercin, Gün Zileli, Müfit Özdeş, Ercan Enç, Ferit İlsever, Aydoğan Büyüközden, Hasan Yalçın, Atıl Ant, Oral Çalışlar katılır.

Bu toplantıda İbrahim Kaypakkaya ve beş arkadaşı özetle İşçi-Köylü gazetesinin kapatılması, köylere gidilmesi ve silahlı mücadeleye başlanılması önerisinde bulunur.

26 Nisan 1971’de başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere 11 ilde sıkıyönetim ilan edilir.

27 Nisan 1971’de Sıkıyönetim Komutanlığı İşçi Köylü gazetesi ile Proleter Devrimci Aydınlık dergisini kapatır. Bunun yerine illegal yayın “Şafak“ dergisinin ilk sayısı 1 Mayıs 1971’de çıkartılır. Bu derginin isminden dolayı bu tarihten sonra TİİKP’liler “Şafakçılar” olarak da anılırlar.

TİİKP, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde “Parti Çalışmalarını yürütmek amacıyla, Doğu  Anadolu Bölge Komitesi (DABK) adlı Oral Çalışlar, İbrahim Kaypakkaya ve Muzaffer Oruçoğlu’nun sorumluluğunda bir komite oluşturdu.

Oral Çalışlar, Kaypakkaya ile birlikte gittiği Gaziantep’te 11 Temmuz.1971’de yakalanır. Kaypakkaya kaçarak kurtulur.

Oral’ın yakalanması üzerine Komite üyeleri İstanbul’a dönerler. 1971 Eylül ayının ikinci haftasında TİİKP MYK’si Doğu Perinçek başkanlığında bir toplantı yapar. Toplantıya Kaypakkaya katılmaz. Bir eleştiri mektubu gönderir.

 

 

DERGİCİLİKLE HALK SAVAŞI

Mektupta şu görüşlere yer verir :

“.........Gerçekleri dobra dobra söylemekte sayısız faydalar vardır. Söylediklerimiz kafadan uydurulmuş faraziyeler değil, içinde yaşadığımız ve bugün kötü sonuçlarını elimizde hissettiğimiz gerçektirler. Bir düşünelim biz Mihri Belli ile ayrıldıktan sonra (öncesini saymıyorum) ne gibi faaliyetlerde bulunduk. Önceleri bir gazete ve derginin (hatta bir ara Devrimci TİP Haberleri de vardı), daha sonra bir derginin yazılması, basılması ve dağıtılması....Bütün faaliyetimizin belkemiği buydu işte. ........Hatta bizim ‘parti’ adını verdiğimiz örgütlenme bile dergicilik faaliyetine hizmet eden tali bir unsurdu. En değerli kadrolarımız, dergi faaliyeti alanında kendi günlük hayatını sürdürüyordu.........

Arkadaşlar, bütün bunlar sağ hatadır ve hem de, bütün dünya çapında devrim şartlarının (yani silahlı mücadele şartlarının ) çok elverişli olduğu ve ayrıca ülkemizde, halk kitlelerinin, devrimci mücadelenin kabardığı, hakim sınıfların şiddetli ve derin buhranlara düştüğü dönemlerde işlediğimiz hatalardır...... Peki biz halk savaşını neyle ve nasıl yürütmeyi düşünüyorduk? Yazı kurullarıyla mı? İşçi-Köylü çalışma komiteleriyle mi? Yoksa hakim sınıfların istediği zaman kapatabileceği gazetede attığımız sloganlarla mı? Bu sloganlar ne gibi bir örgütlenmeyle ve pratik çalışmayla hayata uygulanacaktı? Ben, böyle bir örgütlenme ve böyle bir pratik faaliyet bilmiyorum, bilen arkadaşlar söylesinler! Ayıbımızı örtmek için attığımız parlak ve keskin sloganlar bizi, ‘dediği başka, yaptığı başka’ bir grup haline getirmekten başka bir işe yaramadı. Ve halk kitleleriyle birleşmek ve kaynaşmak kesinlikle mümkün olmadı......

Bütün yukarıda sıraladığımız hataları, belli bir sınıf içgüdüsüne ve sınıf tavrına bağlamıştık. Bu içgüdü ‘burjuva içgüdüsü’, bu tavır ‘burjuva sınıf tavrıdır’ ve hareketimiz esas itibariyla burjuva içinde kök saldığından, onların sağladığı imkanlar vs.ye yaslandığından, yukarıdaki hatalar kaçınılmazdı. Saflarımız burjuva hayat tarzına, burjuva alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı unsurlarla doluydu ve esasen bizzat yürüttüğümüz faaliyet, bu faaliyetin muhtevası, bu unsurları saflarımızda toplamıştı. O faaliyet, yani legal dergi faaliyeti, hakim sınıfların bir darbesiyle ortadan kalkınca, bugün ortada pek az arkadaşla kaldık ve devrimci (kelimenin gerçek anlamıyla devrimci) bir faaliyetin örgütlenmesine giriştiğimizde kadro bulamıyoruz.”

 

 

 

KOPUŞ-PARTİYİ RED

TİİKP Merkez Komitesi, kongrenin Aralık 1971'de yapılmasını, İbrahim Kaypakkaya ise 1-15 Ocak 1972 tarihleri arasında yapılmasını teklif etmektedir.

Yapılmasını istediği kongrenin tarihine uygun olarak İbrahim Kaypakkaya, 1971 yılı sonlarında, TİİKP'in militan kadrolarını etrafına toplamak için çalışmalar yapar. Sırasıyla peş peşe dört yazı kaleme alır ve bu yazıları, ortak bir karara dönüştürür. Bora Sabri Gözen, bu kararlar ile 1972 Şubat ayı ortalarında Avşar'a gider, parti yöneticilerine, ''İbrahim Kaypakkaya ile Muzaffer Oruçoğlu'nun partiyi reddettiklerini'' anlatır.

Bunun ardından, İbrahim Kaypakkaya ile Muzaffer Oruçoğlu, 26 Mart 1972 Pazar günü, Ege'nin Beşparmak dağlarında Doğu Perinçek ile görüşür. Doğu ile baş başa yaptığı tartışmada İbo, yazdığı yazılar temelinde iddialarını tekrar eder ve ''Ben, Parti'den ayrılıyorum'' der.

 

DAİMİ KOMİTE-TKP(ML)

Muzaffer Oruçoğlu, Filistin'den döndükten sonra, İbrahim Kaypakkaya ve Kabil Kocatürk ile Siverek'te bir toplantı yaparak, Filistin'de gördüklerini ve yaşadıklarını arkadaşlarına anlatır. Bu kampların Türkiye’de de kurulmasını önerir. Kaypakkaya öneriyi destekler.

İbrahim, ''Askeri kanadı olmayan örgüt olmaz. Silahlı çekirdekler kurabiliriz. Nerede bir bölge komitesi varsa, nerede bir parti örgütü varsa, 3-5 kişi de olsa, bunun bir bölümünün mutlaka silahlı gücü de olması gerekir. Partinin örgütünün olduğu her yerde bir silahlı çekirdek kurulmalı. Diyelim Siverek'te beş kişiyiz. Bunun iki kişisinin partinin askeri kolu olması lazım. Bu şekilde örgütlenmeliyiz. Bu nedenle çok çabuk bir şekilde askeri bir üs kurmamız lazım. Dediğimiz bu gençleri o zaman bu şekilde mücadele içinde partiye üye yaparız,.'' der.

Sıra “askeri örgüte” isim bulmaya gelmiştir. Muzaffer Oruçoğlu’nun önerisi kaul edilir. TİİKP terimine yakın olduğu düşünülen TİKKF (Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Fedaileri) ismi üzerinde mutabakata varılır.

 Malatya, Gaziantep, Siverek bölgelerinde yapılan çalışmalardan sonra Tunceli'de de parti çalışması başlatılır. Kaypakkaya ve arkadaşları çalışmalarında artık Türkiye Komünist Partisi Marksist-Leninist TKP (ML) ismini kullanmaya başlarlar.

 

           

DAĞDA GENÇLER

TKP (ML)’nin silahlı ilk eylemi, 31 Mayıs 1971 tarihinde Nurhak’ta çatışmada öldürülen Sinan Cemgil ve arkadaşlarının, berberde traş olurken “dağda gençler olduğunu, kendisinin onlara ekmek götürdüğünü söyleyerek” yakalanmasına sebep olan, İnekli köyü muhtarı Mustafa Mordeniz’in öldürülmesidir.

İbrahim, 1972 Aralık ayı sonunda İstanbul'dan Tunceli'ye geçer.

24 Ocak 1973 de, Tunceli'nin Haydaran bölgesi Munzur dağlarının kolu üzerinde bulunan Seyithan ile Gökçek köylerine yakın Vartinik mezrasında kaldığı ev jandarma tarafından kuşatılır. İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları, jandarmayla çatışarak kaçmaya başlarlar. Kaçmaya çalışanlardan önce Ali Haydar Yıldız, sonra İbrahim Kaypakkaya, vurulur. İbrahim Kaypakkaya, jandarmalar bakmaya gelince ölü numarası yapar. Başından kan aktığını gören ve öldü sanan jandarmalar, yakalamak amacıyla kaçanların peşine düşer. Muzaffer Oruçoğlu, kendini uçurumdan aşağı atar. Karlar içinde dereye kadar iner. Askerlerin ateşi ve bombaları altında iki saat kadar uçurumun altındaki dere yatağının içinde kalan Muzaffer Oruçoğlu ile Hüseyin Bozkurt, sonunda oradan kurtulur. Dedesi 1938'deki Dersim İsyanı'nda Haydaran bölgesinin lideri olan Ali Haydar Yıldız ölmüştür.

SER VERİP, SIR VERMEYEN

Yaralı olan İbrahim Kaypakkaya, fırsattan istifade ederek çatışma bölgesinden uzaklaşır.

 

İbrahim Kaypakkaya, ayakları donmuş vaziyette, 29 Ocak 1973 Pazartesi günü, Barıkbaşı Köyü Mirik mezrasında bulunduğu evde, Üsteğmen Fehmi Altınbilek ve komutasındai askerler tarafından yakalanır. 1 Şubat 1973 Perşembe günü Tunceli'den Diyarbakır'a götürülerek, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı askeri makamlarına teslim edilir.

İbrahim Kaypakkaya, 20 Şubat 1973 Salı günü, Diyarbakır Askeri Hastanesi'nde ayaklarından ameliyat edilir. Bir gün sonra arkadaşı Bora Gözen, 1973 yılı 21 Şubat'ında Filistin'de İsrail gizli örgütü MOSSAD ajanları tarafından 7 arkadaşıyla birlikte öldürülür.

İbrahim Kaypakkaya, Diyarbakır Askeri Hastanesi'nde 56 gün kalır. Hastaneden cezaevine nakil tarihi, 17 Nisan 1973'tür. İbrahim Kaypakkaya, 19 Nisan 1973 Perşembe günü hastaneden alınarak Diyarbakır Askeri Cezaevi'nin yanında, TİKKO davasından yargılanacak olan arkadaşlarının da bulunduğu ayrı bir binadaki 3 no.lu hücreye tek başına konur. Yakalanmasından itibaren, sürekli fiziki ve psikolojik işkence altında tutulan İbrahim Kaypakkaya örgütü ile ilgili detay bilgileri inatla vermez. Tüm baskı ve eziyet karşısında dirençli ve yiğit bir karşı duruş sergiler. 17 Mayıs 1973 Perşembe günü, Sıkıyönetim ilgilileri tarafından, İbrahim Kaypakkaya'nın öldüğü açıklanır.

İbrahim Kaypakkaya, arkadaşlarınca yeni kuşaklara “ser verip, sır vermeyen” yiğit devrimci olarak anlatılır.

 

ELEŞTİRİLECEK OLAN

Devrimci hareketin ikinci miladı olan bu tarihsel dönemin ciddi bir eleştirisi yapılacaksa, bunun merkezine devrimci gençliği koyarak yapılması devrimci tavır olamaz. Elbette o dönemin devrimci gençleri olarak bizlerin de eleştirilmemiz gereken yanlarımız vardır. Ancak bunlar meselenin izahı için yeterli değildir.

Asıl “özeleştiri” yapması gerekenler, devrimci gençliği bir parti çatısı altında yönlendirme şansına sahipken, parti çatısı altında toplanan, gençliği dışlayanlar veya gençliği, işçi sınıfı mücadelesiyle bütünleştirecek “parti”yi oluşturmak yerine, başka güçlerin peşine takmak isteyenlerdir. Esas hesap vermesi gerekenler, kendi aralarındaki kişisel anlaşmazlıkları ideolojik kılıflara büründürerek devrimci hareketin parçalanmasına neden olan eski kuşak sosyalistleridir.

 

BOMBALA -TARA VE YOK OL

Burada bazı kitaplarda geçen bir değerlendirmeyi cevaplamak ve düzeltmek istiyorum. Ertuğrul Alatlı adında emekli bir Kurmay Albayın yazdığı, “Belgelerle 9 Mart 1971. Anti-emperyalist- Baasçı darbe girişimi” adlı kitapta, Emekli Deniz Binbaşı Erol Bilbilik, ben ve Deniz Gezmiş konusunda 9 Martla ilgili bazı değerlendirmeler yapmıştır:

 “Bir gün KABİBAY’ın evinde toplandık. Hava kurmay albay Hidayet Ilgar, emekli kurmay yarbay Talat Turhan, emekli personel yüzbaşı İrfan Solmazer ve daha birçok kişi vardı. Bir aralık İrfan Solmazer bana : “Sen denizcileri ihmal etmişsin” dedi. “kimi ihmal etmişim” diye sorduğumda, “Deniz Gezmiş’i, Sarp Kuray’ı ihmal etmişsin. Hiç temas kurmamışsın. Ama ben İstanbul’da Ankara’da onlara mısır patlatır gibi bomba patlatıyorum.”dedi. Ben şaşırdım, yanımdaki Talat Turhan’ında -yüz ifadesinden- çok şaşırdığını anladım. “Başka ne yapıyorsunuz?”diye sordum. Yanıtı şu oldu. “Deniz Gezmiş’i, Sarp Kuray’ı falan oturtuyorum. Demokratik bir tartışmayla eylem kararı alıyoruz. Amerikan büyükelçiliğinin kapısının kurşunla taranmasına demokratik olarak karar veriyoruz. Bu demokratik tartışmada ben lider oluyorum. Emri ben veriyorum. -Deniz Gezmiş Amerikan Büyükelçiliğini tara ve yok ol diyorum. Sarp Kuray’a git şurayı bombala emrini veriyorum.” Bu işlerden KABİBAY’ın mutlak bilgisi vardı.

Dolayısıyla Deniz Gezmiş’i, Sarp Kuray’ı, herkesi kullandılar.”

 

YALAN SÖYLEMEKTEDİR

Deniz Gezmiş’in DÖB ve sonraki dönemde CHP içinde mevzilenmiş Orhan KABİBAY grubu ile siyasi bir ilişkisi olmuş mudur, olmamış mıdır? Bu konuları ben bilmem. O dönemde askerdim. Doğru referanslar eski DÖB'lü arkadaşlardır. Onlara sormak gerekiyor. Ancak 9 Mart öncesinde Deniz Gezmiş benimde olduğum bir toplantıda İrfan Solmazer’le hiçbir zaman yan yana gelmemiştir.

İrfan Solmazer eğer böyle bir laf ediyorsa yalan söylemektedir. Gelelim bana “git burayı bombala” emrini vermesi konusuna. Bırakın Solmazer’i hayatım boyunca bana hiç kimse böyle bir emir verme şansına sahip olamamıştır. Bundan sonraki yaşantımda da olamayacaktır. Ama benim bildiğim İrfan Solmazer Askeri Tıbbiyelilerin ve Denizcilerin dikkatini çekebilmek için bu tarz eylemlerde çok heveskar davranmıştır. Bende bu konuda arkadaşlarımın dikkatini çekmişimdir. Benim bildiğim bunlardır. Beni cevaplamak isteyen, istediği şekilde ortaya çıkıp konuşabilir. Hep birlikte izleriz.

SOSYALİST KARDEŞLİK

Aynı süreçte Dev-Genç saflarına katıldım. Atilla Sarp genel başkan, Ruhi Koç’ta genel sekreterdi. İkisi de arkadaşımdır. Dev-Genç in bu dönemi henüz daha bünyesinde gruplaşmaların tam olarak oluşmadığı, büyük gençlik kitlelerini arkasından sürüklediği coşkulu bir süreçtir. Saflarda ciddi ve tutkun bir sosyalist kardeşlik vardır.

İstanbul’da Deniz Gezmiş, Mustafa Zülkadiroğlu ve Mustafa Gürkan’ın öncülüğünü yaptığı DÖB (Devrimci Öğrenciler Birliği) lü öğrenciler, Ankara’da Yusuf Küpeli’nin başkanlık yaptığı FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) li gençlerle yapılan bir genel kurulda buluşarak TDGF (Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu) yi yani popüler ismiyle Dev-Genç’i yarattılar.

Devrimci gençliğin akademik-demokratik talepleri ile başlayan eylemliliği kısa sürede üniversite duvarlarını aşıp işçi sınıfımız ve yoksul köylülüğümüzle buluşma isteği ve kararlılığına dönüştü. Ben 11 Nisan 1971’de tutuklandığım ana kadar Dev-Genç saflarında mücadele ettim.

İKİ SİYASAL ÇİZGİ

Gençler kitleler halinde sosyalist hareketin içine doğru akmaya başlamıştır. Yükselen mücadelede iki siyasal çizgi belirginleşmektedir.

1. 50 yıllık sosyalist geleneğin devamcıları değişik yerlerde ve düşüncelerde olsalar bile, aynı geleneğin insanları olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, TİP (Behice Boran, M. Ali Aybar- Sadun Aren) ve dışarıda da İsmail Bilen ve diğerleri..

2. 1963 ten itibaren yığınsal olarak sosyalist harekete akan ve mücadelede ikinci kanalı oluşturan gençlik gerçekliği. Bunun adı da DEV-GENÇ ve Devrimci Ordu Gençliği oldu.

 

DEV-GENÇ VE ORDU GENÇLİĞİ

Dev-Genç ve Ordu Gençliği platformu :

Başlangıçta sosyalist bilinç ve inanç kavramlarının gelişme zemini olarak değerlendirilmelidir. Kitlesel bir niteliğe sahiptir, elli yıllık gelenekten gelmiş önderlere ve örgütlere karşı saygılı ve itaatkar bir tutum vardır.

27 Mayıs ve 21 Mayıs yenilgilerinin, Tarihsel Devrimci gelenekten koparak getirdiği sonuçla, yoksul yığınlarla buluşma ve bir halk muhalefeti oluşturma çabası anlamında büyük bir potansiyel taşımaktadır. Anti-emperyalisttir ve tavrını Dolmabahçe’de Amerikan bahriyesi subay ve erlerini denize dökecek boyutta göstermektedir. Devrimci gençlik saflarındaki bu antiemperyalist tavır, Mustafa Kemal Paşa’nın emperyalizme ve yerli gericiliğe karşı Kurtuluş savaşını başlattığı Samsun’dan Ankara’ya kadar yürüyerek gerçekleştirilen Mustafa Kemal Yürüyüşü ile güncelleştirilmiş, 1969’da eski Vietnam kasabı, yeni Türkiye ABD büyük elçisi Komer’in Amerikan bayraklı arabasının ODTܒde yakılması ile altı bir daha çizilmiştir.

15-16 Haziran büyük işçi direnişinde DÖB’ lü gençler aşağı yukarı her bölgede yürüyüşlere katılmışlar, hatta bazı bölgelerde direnişin inisiyatifini ellerine geçirmişlerdir. Devrimci gençler ülkenin her yanında fındık, üzüm, tütün, çay vb. mitinglerine katılmakta ve hatta bazı bölgelerde bu mitingleri kendileri köylülerle birlikte organize etmektedirler.

Tüm bu gelişmeler derin devleti rahatsız etmiş ve devlet desteğindeki Amerikancı çeteler tarafından provake edilmiştir.

Beyazıt Meydanı’nda şehit edilen Taylan Özgür’ün ve diğer arkadaşlarımızın cinayetlerinin nerelere dayandığı bugün artık bilinmektedir.Bu saldırıların yoğunlaşması ister istemez devrimci gençlik saflarında meşru müdafaa çizgisinde silahlanmayı getirmiştir.

 

GENÇLİĞİ İTELEME

Bu aşamada TİP “kıpırdamayın faşizm gelir” diyerek gençliği saflarından itelemeye başlamıştır.

Kıvılcımlı’nın tespit ettiği gibi TİP içinde A.B.A’cı (Aybar, Boran, Aren) toyların bilime ve bilince tepeden bakarak işledikleri binbir taktik yanlışın bir tek özü vardır: A.B.A’cilerın yürekleri, beyinleri ya da çapları gereği, Türkiye’nin devrimci ortamını değerlendirmeyi becerememişlerdir. O yanlış değerlendirme TİP içinde ve TİP dışında bir takım çabaları bilerek veya bilmeyerek körlerin - sağırların dövüşüne doğru itmiştir.

TİP’in sendikalist ve parlementarist zümreler tekelinde kuruluşunda toplanan doğuştan günahlı durumu, o yüzden zamanla törpülenmemiştir. O yüzden sorunlar doğru konulmamış, gereğince tartışılamamış, proletaryaca çözüme kavuşturulamamıştır.

O dönemde, Türkiye’nin gündeminde konu, gelecek devrimin güler yüzlü ya da demokrat olup olmayacağı değildi. Sosyalizm bir maksima programdı. Halbuki ülkemizde bir minima program kendisini dayatıyordu. Minima programın binlerce yakıcı konusu ortada çözüm beklerken, Sosyalist Devrimden konu açıldı, hatta bunun seçimlerle parlamentoda halledilebileceği umuduna kapılındı. 27 Mayıs’a tepeden inme devrimcilik suçlamaları yapılırken, kendilerinin 27 Mayıs’tan sonra ve ihtilalin açtığı imkanlarla işçi sınıfının başına tepeden inme ansızın geliverdikleri unutuldu.

 

KABUĞUN PARÇALANMASI

Devrimci Gençlik gerek TİP ve gerekse sonraki MDD’ci dönemlerinde, yani eski kuşakların yönlendiricilik işlevi gördüğü yapılanmalar içinde yer aldıkları süreçte, yüklü bulundukları toplumsal fonksiyonun doğal sonucu bir işlev görmüş ve elli yıldır kendi kabuğunda sıkıştırılmış sosyalist mücadeleye yol açıcılık yapmışlardır. Neticede varlığı ve onun fonksiyonları, geleneksel sol yapı ile çatışmış ve Dev-Genç içinden, önderliklerini bizzat devrimci gençlik öncülerinin yaptıkları örgütler doğmuştur.

Bu gruplardan biri olan THKO’nun eylemlere başlaması, gençlik saflarında kısa zamanda sempati yaratınca, “silahlı eylem” konusunda hızlı bir hareketlenme yaşanmış ve soğuk savaş stratejisi çerçevesinde planlı bir şekilde gençliğe dayatılan meşru müdafaa çizgisindeki silahlanma, bu aşamadan sonra silahlı mücadelenin bir siyasal yöntem olarak kabulüne dönüşmüştür. Bu gelişmeler, devrimci gençliğin tüm örgütsel ve ideolojik engelleri aşarak oluşturduğu birikimler ve açılan kitle kanallarını duraksamaya uğratmıştır.

Daha 6-7 ay önce , aralarında cüppeleriyle gelmiş Yargıtay, Danıştay, baro üyelerinin olduğu yüzbinlerce devrimci-demokrat ve ilerici insanın katıldığı “Anayasaya Saygı” yürüyüşünü düzenleyen Dev-Genç parçalanmaya başlamış, kitleselliğini kaybetmiş ve gruplar illegaliteye çekilip mücadeleye girmişlerdir. Bu çizgi hepimiz için geçerlidir. Gençlik cephesinde bu süreç yaşanırken, işçi sınıfımız İstanbul ve İzmit’te 15-16 Haziranda yüzbinlerle sokaklara inerek ve önüne dikilen polis ve asker barikatlarını aşarak sendikal haklarını koruma mücadelesi veriyorlardı. Diğer yandan ordu içinde ordu gençliği devrimci mücadeleyle kendiliğinden buluşuyor, diğer bir kanalda da ”tepeden inmeci” müdahaleci geleneğin unsurları radikal bir darbenin teşkilatlanmasını ve programını hazırlıyorlardı.

Tüm bu kanalların bir parti çatısı altında toparlanarak sentez edileceği ve iktidar yürüyüşüne yönlendirileceği bir aşama kendini gelip dayatmıştı.

Devrimci hareketin ikinci miladı olan bu tarihsel dönemin ciddi bir eleştirisi yapılacaksa, bunun merkezine devrimci gençliği koyarak yapılması devrimci tavır olamaz. Kendi adıma söylüyorum bizim eleştirilmemiz gereken yanlarımız vardır. Ancak bunlar meselenin izahı için yeterli değildir. İçeride ve dışarıda, kendini, işçi partisi ilan edenler ve devrimci gençliği bir parti çatısı altında yönlendirme şansına sahip eski kuşak sosyalistleri bu eleştirinin merkezine koyulmalıdır düşüncesindeyim.

 

KRİTİK 48 SAAT

Karşı-devrimci Amerikancı güçler 9 Martı tasfiye ederek 12 Martı gündeme sokmuşlardır. İsmet Paşa yine sahnededir. “Rejim açısından çok kritik 48 saat geçirdik“ diyerek demokrasiye şal örtme formülünün yaratıcısı Nihat Erim, başbakan olarak komutanların hizmetine sunulmuştur. Sonrası Türkiye halkı için acılarla dolu karanlık ve kanlı bir süreçtir. Tasfiyeler, tutuklamalar, işkenceler, katliamlar, idamlarla dolu bir dönemdir. Finans-kapital cephesi bu dönemde, 1970’deki devalüasyonla birlikte gündeme soktuğu ve bir türlü parlamentodan geçiremediği önlem paketini yürürlüğe sokmuş ve tekelleşme sürecinde önemli mevziler kazanmıştır. Toplumun demokratikleşmesi için imkanlar sunan 61 Anayasası’nın kısmi özgürlükler ortamı büyük darbe yemiştir. 21 Mayıs yenilgisine 9 Mart yenilgisi de eklenerek ordunun içindeki kurtuluş savaşçılığı geleneği ve devrimciler ciddi bir tasfiyeye uğratılmışlardır. 12 Mart’ta başlayan süreç, 12 Eylül faşist darbesiyle nihai şeklini almıştır.

 

İTTİFAK DENEMESİ

9 Mart; 1919’da Kurtuluş Savaşında ve ardından 27 Mayıs’ta sosyalist hareketin reddedilişinin bir değerlendirmesi yapılarak reddiyeyi kırma ve ülkedeki yeniden yapılanma sürecini işçi sınıfı yörüngesine çekme anlamında “işçi sınıfı“ adına yapılan bir ittifak denemesidir. Sosyalist hareket yine reddedilmiştir. Adeta tarih tekerrür etmiştir. “Hiyerarşi ve sicilli cuntacı taşeronlar”ın haricinde 9 Mart darbe girişiminin ordu içindeki teşkilatlanması, hazırladığı anayasa taslağından da açıkça görülebileceği gibi ilerici devrimci askerlerdir. Çoğu müdahale sonrası tasfiye edilmiş ve Ziverbey köşkünde, İstanbul dukalığının değnekçiliğini yapan Faik Türün çetesi tarafından işkencelere çekilmişlerdir.

1970’lerde ülkemizdeki devrimci dinamikler açısından, ittifak politikaları içinde en önemli sorun ordu içindeki radikal güçlerle dostluk içinde mi, yoksa sırtımızı onlara dönme prensibi ile hareket edip etmeyeceğimiz sorunuydu. Önümüzdeki siyasal ve toplumsal tabloda ön gördüğümüz stratejik hedeflere yönelik sürecin, demokratik devrim karakterinde ve halkın tüm çalışan yığınlarını kapsayacak bir biçimde olması konusunda hemen hemen herkes aynı görüşteydi. Hiçbir grup bu ittifakta kendi kuvvetlerini radikal güçlere bağlamak ve onların kuyruğuna takılmak görüşünde değildi. Doğru olan ve yapılması gereken o konjonktürel koşullar içinde, bu siyasal eylemde, imkanlar dahilinde bağımsız bir güç olarak yer almak ve bu tarihsel vurucu güç eylemciliğini yönlendirmekti. Devrimci dinamikler içinde paylaşılan genel ve ortak görüş, mevcut düzen içinde hoşnut olmayan bütün halk sınıf ve tabakaları ile birlikte gerçekleştirilmesi öngörülen Demokratik Halk Devrimi tezi idi.

 

VURUCU GÜÇ

Bizim teşkilatlanmamız açısından bu hedef Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın tespit ettiği ilkeye göre şöyle formüle ediliyordu:

“Vurucu güç : Gerici iktidarı, sırası gelince bir gecede vurup düşürebiliyor. Ondan sonrası öne geçen öz gücün niteliğine kalıyor. Bu nitelik karşı-devrimci ise, vurucu gücün devrimciliği amortize edilerek güme gider, nitelik devrimci ise sosyal devrim yörüngesine oturabilir. Demokratik devrim özgücü olan işçi sınıfının yanına konulan proletarya aydınları deyimi, o devrimci özgücün daha özel karşılığı olur. Vurucu güç : proletaryanın kendi yapısı içine giren öncü örgüt değildir”

Demek ki devrimci dinamiklerdeki belirgin olan temel yaklaşım, radikal ordu güçlerine ittifak politikaları açısından devrimci güçler arasında yer verilmesiydi. Onlar açısından da hedefe ulaşabilmeleri için ittifakı yapabilecekleri yegane güç devrimci dinamiklerdi.

Sonuçta olaylar bu öngördüğümüz çerçevenin dışına taşarak farklı yönlerde gelişti. Radikal gruplar, bırakın eylemi bizimle hayata geçirebilmeyi, teşkilatlanmaları kendi içinde provoke edilerek süreç, karşı-devrimci bir müdahaleye dönüştürülmüştür.

Finans-kapitalistler, kendi sınıf çıkarları açısından yürürlüğe sokmayı planladıkları ve parlamentodan bir türlü geçiremedikleri ekonomik önlemler paketini (finansman kanunları, emlak vergisi kanunu, ithal imkanlarının genişletilmesi, vergi muafiyetleri vb.) her dönemde olduğu gibi orduyu yedeklerine alarak gerçekleştirebileceklerini bildiklerinden pusuda bekliyorlardı. Gelişen ittifaklar politikası ve vurucu güç içindeki bilinçlenme onlar için rejim sorunuydu. Ve tam bu noktada daha önceki müdahale momentlerinde olduğu gibi ordu hiyerarşisi ile anlaşıp devrimci dinamikleri ve radikal ordu güçlerini tasfiye etmişlerdir.

 

SİYASET FAHİŞELERİ

Şimdi birtakım ne olduğu belirsiz adamlar çıkacaklar, bizleri “cuntacılıkla”, “derin devletin solcusu olmakla”, “omuzu kalabalıklara kabalık etmememizle”, “kullanılmışlığımızla” falan suçlayacaklar. Gerçek ortadadır. Konjonktürel avantajları da arkasına alarak devrimci hareket, tarihinde hiç rastlanmayan bir düzeyde iktidar meselesine yaklaşmıştır.

9 Martçılar tarihi arka yapıları ile birlikte ortadadır. Düşünceleri, hedefleri, hazırladıkları anayasalar tüm detayları ile yazılıp çizilmektedir.   Tasfiyeyi yapan 12 Martçı güçlerin sınıfsal yapıları, uluslararası bağlantıları ortaya çıkmıştır. Bunların içinde iki taraflı oynayan siyaset fahişeleri deşifre olmuşlardır. “Derin devlet” denilen ve Petagon’la paralel hareket eden yapılanmanın bu olay içindeki konumlanışı tüm detayları ile yazılıp çizilmektedir.

Gizli hiçbir şey kalmamıştır. Darbenin neden engellendiği, sınıfsal olarak nasıl bir rejim tehlikesi potansiyeli taşıdığı en yetkili ağızlarda dillendirilmiştir. Kitaplar, gazeteler, dergiler ve televizyonlar anılarla dolup taşmaktadır. Devrimcilerin 12 Mart’tan sonra başından geçenler de ortadadır. Yaşanmış, görülmüştür. Öncüler katledilmiş ve idam edilmişlerdir. Binlerce devrimci işkenceden geçirilmiştir. İşkencecilerin 9 Mart gerçekliği karşısındaki tavırları ve öfkelerini sağır sultan bile duymuştur.

 

 

 

ORTAK BİR TAVIR

Gülhane askeri hastanesinde bel fıtığından yatan, eski MBK üyesi ve 14’lerden dönemin CHP milletvekili Orhan KABİBAY, askeri tıbbiyeli arkadaşlarımızın aracılığı ile bizimle görüşme talebinde bulunmuştur. İki askeri tıbbiyeli ve bir deniz subayı arkadaşım ile birlikte hastaneye gittim.        Orhan KABİBAY’ın odasında İrfan Solmazer (eski MBK üyesi 14’lerden ve CHP milletvekili), Numan Esin (eski MBK üyesi 14’lerden CKMP milletvekili adayı), Talat Turhan (emekli kurmay yarbay) hazır bulunuyorlardı. Uzun bir gecenin sonunda hazırlıkları yapılan bir ihtilali desteklememiz istenmiş, 27 Mayıs’ın düştüğü hatalara düşülmeyeceğini, hazırlanan anayasa taslağından örnekler göstererek, bizi ikna etmeye çalışmışlardır.

Bu toplantı sonunda bizim verdiğimiz yanıt, hiçbir spekülasyonu içinde barındırmayacak kadar açıktır:

1-         Dr.Hikmet Kıvılcımlı’ya danışılacak ve onun tavrı bizim açımızdan belirleyici olacaktır.

2-         Dev-Genç içinde birlikte mücadele ettiğimiz tüm gruplar toplantıya çağrılacak, yapılan öneri onlara aktarılacak ve ortak bir tavır belirlenecektir.

 

HANİ ŞU ‘YAĞMURLU’ GECE

İkinci maddeyi hayata geçirmek üzere yaptığımız toplantı, bazı sol yayın organlarında ‘’Dikmen toplantısı’’ diye isimlendirilmiştir. Turhan Feyizoğlu adındaki genç bir yazar, çeşitli çevrelerle konuşarak hazırladığı ”Mahir” adlı kitabında bu toplantının içeriği ile ilgili bazı yorumlar yapmıştır.

Onu tanıyorum, iyi niyetinden şüphem yoktur. Ancak bizim organize ettiğimiz böyle bir toplantı ile ilgili değerlendirmeler yaparken bizlere danışması ve fikirlerimizin alınması gerekirdi, devrimci metod budur. Bu yönteme pek itibar edilmiyor.   

Bu toplantı ile ilgili neler yazdığını izleyelim;

“Deniz teğmeniyken, arkadaşlarıyla beraber yayınladıkları bir bildiri gerekçe gösterilerek subaylıktan atılan Sarp Kuray ve ekibi, 1971 Mart ayının ilk günlerinde Dikmen’de Harp okulunun yakınında İrfan Solmazer’in evinde bir toplantı düzenlemiştir [Düzeltelim diyoruz; bu ev İrfan Solmazer’in değildir, o tarihte Solmazer’i, yalnız GATA’daki toplantıda tanımıştık. Bu ev denizci bir doktor arkadaşımızın evidir ve ileriki günlerde, Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve Yusuf Aslan belli bir süre bu evde saklanmıştır. S.K.].

Toplantıda Türkiye’nin her tarafından gelen subaylar vardır. Toplantı başladığında, toplantıya katılan bütün subaylar, kendilerinden emin olarak konuşmaya başladığında ‘’benim adım şu, ben şu askeri birliği veya şu askeri okulu temsilen geldim’’ diyerek kendini takdim eder ve tartışmaya katılır. Toplantıda bulunanların hemen hemen hepsi, pırıl pırıl 14’lü tabancalarıyla gelmişlerdir. Sarp Kuray ise biraz liderliğinden, biraz ittihatçı anlayıştan gelen bir tavır sergileyerek ‘’biz bu işe kellemizi koyduk, ben bu harekatta resmi elbisemi giyerek sokağa çıkacağım’’ diye konuşur [Düzeltme: Bu bir önerinin tartışılma toplantısıdır, ben bir açılış konuşması yaparak, öneriyi tartışmaya açmışımdır, daha henüz kelleler üzerine değerlendirme yoktur. S.K.].

Toplantıda TDGF adına, TDGF genel sekreteri Sinan Kazım Özüdoğru ile merkez yürütme kurulu üyesi ve ‘askeri işler’ sorumlusu Şaban İba katılır fakat isimlerini söylemezler [Düzeltme: Aşağı yukarı herkesin birbirini tanıdığı bir ortamda, kimse ismini ve durumunu saklamamıştır. S.K.] ve toplantıda ilişkide oldukları havacı subaylarla daha önceden anlaştıkları gibi,birbiriyle aynı konularda paslaşarak ama sanki aralarında bir ilişki yokmuş, birbirlerini tanımıyormuş gibi davranırlar. [Düzeltme; bizim açımızdan buna imkan yok, toplantıyı organize eden biziz ve kimleri çağırdığımızı biliyoruz. S.K.]. Toplantıda Sarp Kuray’lar, TDGF’lilere ve özellikle onlarla ilişkisi olan havacı subaylara, ’yakında bir harekatın olacağını’ söyler ve ‘buna katılarak destek vermelerini isterler…Toplantıda ‘biz yokuz’ diyen havacı subaylara biraz yüklenilerek ‘ayrı bir harekete gitmenin iyi olmayacağını’ ima ederler. (Turhan Feyizoğlu ‘Mahir’ sayfa 340).

 

BİZ YOKUZ

Dev-Genç merkez yürütme üyesi iki arkadaş ve iki havacı subayın ‘biz yokuz’ diyerek, toplantıyı terk etmelerinden sonra toplantı devam etmiştir. Olayı Turhan Feyizoğlu’nun kitabından izlemeye devam edelim;

“İTÜ-ÖB başkanı Gökalp Eren şunları anlatmıştır; ’İlk toplantımız ordu içindeki sosyalizm taraftarlarıyla oldu. Şaban İba, Kazım Özüdoğru askerlerden Mazhar vardı. Ankara eski Dev-Genç’ten birileri, Sarp’lar (Sarp Kuray), tanımadığım subaylar askeri tıbbiyelilerden temsilciler vardı. Üç kişiydik biz. Ömer Güven, Namık Kemal Boya ve ben. Tam bir görüş birliğine varılamadı, THKP-C dışta kalmayı tercih etti. Çünkü o ordu içinde daha yükseklere kadar ulaşıyor. Bir hiyerarşileri var. Deniz’ler, ‘o toplantıda bulun ama bizi temsil etmiyorsun’ demişlerdi. Daha sonra yukarıdan subayların bulunduğu toplantıya katıldık, Numan Esin vardı, sivil giyinmiş yaşlı subaylar vardı. Rütbeler genellikle binbaşı, emekliler eski ihtilalciler’’

Deniz’lerin haberi var mıydı, yok muydu tartışması çok yapıldı. Kendilerine bu toplantı ben (Sarp Kuray) ve askeri tıbbiyeliler tarafından önerildi ve sonucu aktarıldı. Ondan sonraki günlerde Deniz’ler ile bizim çok sıcak dayanışmalara girdiğimiz günlerdir ve darbecilerden kısmi de olsa birtakım destekler alınmıştır. Deniz Gezmiş, 9 Mart’ın sonucunu bekleyerek, Yusuf Aslan ile birlikte 14 Mart’ta Ankara’yı terk etmiştir.

 

 

 

SAKLAMBAÇ

Devrimcilerin gündemdeki bir konu ile olan ilişkisini, benim (Sarp Kuray) bildiğim kadarıyla ideolojik bakışları belirler. 9 Mart olayı maalesef, devrimciler arasında herkesin yazdığı, çizdiği ortada olmasına rağmen saklambaç oyununa dönüştürülmüştür.

Bu davranış özellikle bu dönemin mirasını sahiplenmek isteyenler arasında çok daha belirgindir. Halbuki, ortada kimimizin “zinde kuvvetler”, kimimizin “ulusal kurtuluşçuluk”, kimimizin “asker-sivil aydın zümre”, kimimizin de “kurtuluş savaşçılığı-vurucu güç” ismini koyduğu bir gerçeklik vardır. Ve sonuçta kiminin yönlendirme, kiminin de ittifak dediği siyaset gündeme sokulmuştur. Kimse gizli kapaklı bir iş yapmamıştır. Gizli kapaklı olan o dönemin bazı devrimcileridir.

Deniz subayları bildirisinin Devrim gazetesinde yayınlandığı günkü sayısında Uluç Gürkan Deniz Gezmiş’le bir röportaj yapmıştır:

 “Tutucular koalisyonu tertiplerinde “gençliği” ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, “devrimci gençlik eylemi”, “Mustafa Kemalci zinde güçler” saflarını birbirine kenetlemiştir. Öğrenci olarak “devrimci mücadeleye katılmak, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir.”

 

BİZ VARIZ

Dikmen toplantısı sonucunda bir komite oluşturulmuş (ben bu komitenin içinde yokum) ve ertesi gün, Gökalp Eren’in yukarda ki alıntıda bahsettiği nihai toplantıya gidilmiştir. Toplantı Orhan KABİBAY’ın evinde yapılmıştır ve bir ittifak yapılmasına karar verilmiştir. Şimdi dönelim, “biz yokuz” diyenlerin “kararlılıklarını” izleyelim:

“9 Mart günü herkesin bir görevi vardı”. 9 Mart 1971 Salı günü gecesi, THKP-C’nin kadroları, gruplar halinde Ankara’nın değişik evlerine dağılmışlardır…Selçuk Polat, Ertuğrul Kürkçü, Mustafa Hüdai Arıkan, Sinan Kazım Özüdoğru ve Yusuf Küpeli, Ertuğrul Kürkçü’nün ODTܒden bir bayan arkadaşının Maltepe’deki evinde, silahlarıyla birlikte ‘düğmenin basılmasını’ radyodan verilecek mesaja göre ve kendileriyle irtibatlı olan havacı subaylar aracılığı ile hazır bir şekilde bekler…Ankara Emniyet Müdürlüğüne el koyma görevi THKP-C ile irtibatlı olan subaylarla birlikte yapılacaktır. Böyle bir görev ‘düğmeye basacaklar’ tarafından bilinerek bu ekibe verilir…Binbaşı İbrahim Keskin; THKP-C’ye haber verdim. Çok iyi hatırlıyorum, yağmurlu bir gündü, hava kuvvetleri karargahının önüne gelerek beni beklediler, gelenler arasında Orhan Savaşçı, Mustafa Şahin, Mazhar Ataç’ın adlarını hatırlıyorum. O ekip arasında sivil yoktu, THKP-C üyesi Orhan Savaşçı ve diğer genç subaylar,o gece bana yardımcı olacaklardı’’ (Turhan Feyizoğlu ‘Mahir’ sayfa 335).

Bu örnekleri daha başka kaynaklarla çoğaltabiliriz. Demek ki bu arkadaşlar, Dikmen toplantısında, “biz yokuz” diyerek, bizimle olmayacaklarını kastetmişler. Aslında başka bir bağlantı kanalından, ’biz varız’ demişlerdir.

 

9  MART GECESİ-HABER VERİLMEYENLER

Bu güne kadar üstü örtülen ve bizim tarafımızdan altı her yerde çizilen bir gerçeği yeniden belirtmek istiyorum: 9 Mart gecesinden, hani şu ‘yağmurlu’ geceden, Dikmen Toplantısında içeride kalıp devam edenlerin haberi olmamıştır. Tabii bunun nedenleri vardır. KABİBAY’ın evinde yapılan nihai toplantıdan sonra bizden, taktik planda siyasi iktidarı yıpratma çizgisinde bazı eylemler yapmamız istenmiştir. Bunlar yapılmıştır, bizim de bazı isteklerimiz olmuştur. Bir kısmı karşılanmış, (İstanbul’da bazı kamulaştırma eylemlerinde, yönlendirme ve istihbarat) bir kısmı da oyalamaya sokulmuştur. Deniz Gezmiş’in saklanması konusunda isteklerimiz olmuştur, ucu kendilerine dokunmayacak tarzda bazı yardımlar yapmışlardır. Ancak, bizim Devrimci yapımız hiçbir hiyerarşik bağlantı içinde olmadığından onların karşısında her durumda, pazarlık gücümüzü ve bağımsızlığımızı korumuşuzdur. Onlara hep mesafeli davranmışızdır. Bu başımıza buyrukluğumuz onları mutlu etmemiştir. Özellikle İrfan Solmazer bazı eylemlerin içine sokularak, arkadaşlarımızın kafasını karıştırıp, bizi parçalamaya uğraşmışlar, başaramayınca, ilişkilerini yavaş yavaş açığa almışlardır. Bu nedenlerle 9 Mart Gecesinden bizim haberimiz olmamıştır ama açık konuştuğumuz için, 9 Mart, devrimci ortamda bize ihale edilmiştir, özelliklede genç kuşakların gözünde.

12 Mart’tan sonra bizim arkadaşlarımız sıkıyönetimin ilan edilmesi ile birlikte tutuklanmış ve ordudan çıkarılmış olmalarına rağmen, 9 Mart’ı destekleyen THKP-C’li havacılar, Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve arkadaşlarının Maltepe askeri cezaevinden kaçmalarından sonraki olaylar aşamasına kadar, orduda kalmışlar sonra tutuklanmışlardır. (Sarp Kuray)

 

ÖDÜL-ALTIN KOZA

23 Eylül 1971 yılında Altın Koza Film Festivali’nin tüm ödüllerini Yılmaz Güney aldı. 26 Eylül’de Yılmaz Güney, Altın Koza ödülünü Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na verdi. 12 Mart olalı henüz 5 ay olmuştu.

9 Ekim 1971’de Deniz Gezmiş ve 17 arkadaşı idama mahkum oldu. “Muhsin Batur’la flörtün devamını gösteren bir ödül” değil mi?

Turhan Feyizoğlu’nun ‘Mahir’ adlı kitabında, bu gecikme ile ilgili tespitlerine bakalım;

‘’Mahir Çayan’ın 29 Kasım 1971 tarihinde, hapishaneden kaçışında bazı subaylarında devrede olduğunun Hükümet tarafından açıklanması, ABD Büyükelçiliğinde bazı değerlendirmeler yapmalarına yol açıyor.

”Büyükelçi Hendley’in değerlendirmelerinin önem taşıyan yanı, hükümetin, subayların aşırı eylemcilerle ilişkisinin üstüne gidişinin,hava kuvvetleri komutanı,Orgeneral Muhsin Batur’u güç duruma soktuğunu belirtmesi.

Büyükelçi şöyle diyor;’bu açıklama,bugünkü şartlarda olağan üstününde ötesinde bir durum yaratıyor. Çünkü bu açıklama,hava kuvvetleri komutanı,Muhsin Batur’a dönük bazı sonuçlar doğuruyor,perde arkasında bir hayli faaliyet yürüttüğü yolunda haberler alıyoruz’(Mahir,sayfa 471).

 

ACABA?

Hiyerarşi bu desteği, denizcilere, askeri tıbbiyelilere vermiyor, onlar hemen içeri alınıyorlar. Sıkıyönetimden 8 ay sonra havacı tutuklamaları başlıyor. Muhsin Batur, tamamen kendini korumak amacıyla, havacıları koruyor. Dev-Genç’in 5. Kurultay öncesi Atila Sarp ve Dev-Genç Yürütme Kurulunun tutuklanmaları, Kurultayda Ertuğrul Kürkçü’nün seçilmesi de, bir “acaba?” sorusunu akla getiriyor.

 

SOSYALİST KARDEŞLİK İLİŞKİLERİ

“Bu arkadaşlarımızın, bizi ‘Dikmen’ toplantısında kandırmış olmaları, tabiî ki 1971 başlarındaki devrimci ortamda kırılma noktalarını, ciddi ve tutkun bir sosyalist kardeşlik ilişkilerinin yediği darbeyi açıklaması açısından çok önemlidir ve derslerle doludur. Ama bizce işin en üstünde durulması gereken yanı; 1974 sonrasına da bu örtü taşınmış ve yeni gençlik kuşaklarının mutlaka bilmesi gereken gerçekler öğrenilememiş ve alınması gereken ideolojik ve yapısal önlemler oluşturulamamıştır. 12 Eylül 1980 faşist darbesinin komuta kademesinde bulunan Haydar Saltuk olayı ve devrimci ortamdaki bazı yayın organlarının darbe öncesi bu generale yaklaşımları ibretle incelenmeye değerdir.

Mahir Çayan, sevdiğim ve her zaman kişisel boyutta iyi ilişkilerimiz olmuş bir arkadaşımdır. Onun sembol olmuş hayatı ve anısı yaşadığım sürece bende heyecanını ve devamlılığını sürdürecektir “ (Sarp Kuray)

 

 

Oktay ETMAN, Cenap NURHAT, Şerif BAYKUT, Sami TEZVEREN, 

Halil İbrahim ERGÜN, Mahir ÇAYAN, Savaş DİZDAR

 

FLÖRTÜ BOZMAK

(http://www.sinbad.nu/ YUSUF KÜPELİ)

Size THKP-C nin kurucularından Yusuf Küpeli’nin uzun bir yazısını aktaracağız. Yusuf Küpelinin gözünden olayların yorumunu izleyelim. Muhsin Batur ilişkisini ve Mahir Çayan’ı bu ilişkiyi bozduğu için nasıl suçladığını görelim.

 

HER ŞEYİN HESABI

Bilindiği gibi Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşunun hemen ardından, 1925 yılından itibaren tüm sendikal faaliyetler ve özellikle proletaryanın politik örgütlenme hakkı yasalarla engellenmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ve çok partili dönemde ise, proletaryanın politik örgütlenmesi üzerindeki yasaklar sürmüştür. Faşist İtalya’dan alınıp Ceza Yasası’na konulan 141nci ve 142nci maddelerle proleterya partileri yasaklanmışlardır. Buna karşın aynı dönemde göstermelik, devletin denetiminde ve grevsiz bir sendikal örgütlenme hakkına izin verilmiştir... Proletarya verdiği mücadele ile 1961 anayasasına grevli- toplu sözleşmeli sendikal örgütlenme haklarını sokabilmiş ve süreç içinde aydınları ve üniversite gençliğini de etkileyen güçlü bir sendikal mücadele geliştirmiştir...

Komünist olmamakla ve Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya müdahalesinin hemen ardından parçalanmış olmakla birlikte relatif güçlü bir Türkiye İşçi Partisi (TİP) doğmuştur... Söz konusu gelişme CHP’yi de etkilemiştir... Gençliğinde Alman Nazizmi’nin etkisi altında kalmış olan ve politik yaşamının başlangıcında faşizme özgü bir korporatismi savunan Ecevit, başlarında Turan Güneş’in olduğu SBF cuntası tarafından “ortanın solu”nu temsil ediyor görünümünde öne sürülmüştür. Aralarında büyük toprak sahiplerinin de olduğu üst sınıfların bu devlet partisine, Ecevit ile birlikte yeni bir imaj kazandırılmaya, halkçı bir hava verilmeye çalışılmıştır... Sonuçta Türkiye çok hızlı ve pozitif bir değişim süreci içine girmiştir. Aynı süreç içinde NATO’nun, ikili anlaşmaların, halktan gizli kotarılmış olan her şeyin hesabı yavaş yavaş sorulmaya başlanmıştır...

 

NAZİ YARDAKÇISI

Silahlı Kuvvetler de aynı gelişmeden etkilenmiştir... Bu olumlu toplumsal politik gelişme iç ve dış karşı-devrimci güçlerin yüreklerine korku salmıştır. Eski Nazi yardakçısı Türkeş’in önderliğinde MHP ve bu partiye bağlı paramiliter (yarı askeri) gençlik örgütlenmesi yaratılmıştır. Devlete bağlı gizli servisler içindeki bazı odaklar tarafından şekillendirilen bu faşist örgütlenme, 1968 yılının Aralık sonunda ilk saldırılarını başlatmıştır...

MHP, Alman Nazizmi’nin tersine, Türkiye’ye özgü biçimde devlet içindeki bir güç tarafından yaratılmıştır. Şüphesiz MHP’yi yaratan aynı iç güç CIA ve NATO ile de bağlantılıdır ve MHP tüm sözde milliyetçi söylemine karşın aynı zamanda Pentagon’un ve NATO’nun yararlarının savunulması için şekillendirilmiştir. Kuruluş biçimi ve yapısı gereği MHP, faşizme özgü milliyetçilik, din ve sosyalizmden çalınma karışık yamama bir söylemin yanında “devleti koruma” söylemini de ön plana çıkartmıştır...

Aslında bu son söylem bazı darbeci milliyetçi “sol” guruplaşmalara da özgü olmuştur ve aynı çevreler şimdi açıkça MHP’ye yaklaşmaktadırlar... MHP, doğrudan iktidara yürümek yerine, asıl olarak faşist eğilimli veya faşist NATO’cu darbeler için katalizatör rolü oynamıştır, darbeyi hazırlayacak ortamı olgunlaştırma işinde kullanılmıştır.

 

SUBAY’IN İŞÇİYE SEMPATİSİ

Dikkatle altını çizmek gerekir... Gençliğin sosyalist ve ulusal içerikli yığınsal haklı kalkışmasından kopan kişilerin ilk terör eylemleri, işçi sınıfının 15- 16 Haziran 1970 şahlanışının hemen ardından başlamıştır. Olayların merkezindekilerin bir kısmı tezgahın farkında olmasalar bile, söz konusu kişilerin eylemleri sonuçta belli darbeci çevrelerin hesabına yazmıştır. Bu terörist guruplaşmaları ve bunları alkışlayan “devleti koruma” görevini üstlenmiş milliyetçi “sol” çevreleri darbecilerin karanlık hesaplarından soyutlamaya olanak yoktur. Zaten tüm bu guruplaşmalar sonuçta da işleriyle darbeci karanlık odakların değirmenlerine su taşımışlardır...

Gelmekte olan ekonomik krizle birlikte işçi sınıfının ekonomik mücadelesini engelleyici yönde sendikalar yasasında yapılmak istenilen değişik, 15- 16 Haziran 1970 günü İstanbul ve İzmit’te sokaklara dökülen yüzbinlerce işçi tarafından protesto edilmiştir. Tankların üzerinden geçen işçilere birçok subay sempati ile bakmıştır, direnişi engellemeye kalkışmamışlardır. Bu olay üst sınıfların yüreğine ve NATO’cu çevrelere derin bir korku salmıştır. Hemen ardından sıkıyönetim ilan edilmiş ve bazı sendika önderleri tutuklanmışlardır...

 

BOMBALAR-SOYGUNLAR

Anlatılan ölçüde yığınsal bir proletarya eyleminin hemen ardından sağa sola bomba atmaya başlamak, saçma önemsiz soygunlar yapmak, adam kaçırmak, konsolos öldürmek, bir kız çocuğunu rehin almak vs., hiçbir mazeret kabul etmeyecek ölçüde işçi hareketine, halkın ekmek kavgasına ve politik mücadelesine düşmanca işlerdir. Bunlar, halkın yığınsal demokratik mücadelesini bastırma peşindeki NATO’cu faşist çevrelerin ekmeklerine yağ süren eylemler olarak ortaya çıkmışlardır. Ve zaten aynı bireysel terör eylemleri, gelişmekte olan işçi hareketinin, bu hareketin iyi- kötü politik örgütlenmesinin, demokratik örgütlerin ve bunlara hukuki dayanak sağlayan 27 Mayıs Anayasası’nın ağır darbeler yemesine yol açmışlardır. Söz konusu kitlelerden kopuk ahmakça ve haince terör eylemleri bahane edilerek halkın örgütlenme çabalarına saldırılmıştır.

İşçi sınıfının 15- 16 Haziran yığınsal kalkışmasından tam dokuz ay sonra Demirel Hükümeti’ne 12 Mart 1971 Muhtırası verilmiş ve Demirel şapkasını alıp iktidar koltuğunu terk etmiştir ama, bu 12 Eylül’de olduğu gibi tam bir uzaklaşma olmamıştır. Demirel, geriden işleri karıştırmayı, süreci derinden etkilemeyi başarmıştır... Süleyman Demirel, bölünmüş olan ve bu bölünmüşlüğü dışa açıkça yansıyan ordu içindeki Tağmaç- Türün kanadına yaslanarak müdahalenin daha sağa, faşist sayılabilecek bir çerçeveye çekilebilmesi için elinden geleni ardına koymamıştır. Birinci Erim Kabinesi'nin spekülatif işleri ve mafyalaşmayı durdurmaya yönelik bazı reformlarını engellemeyi başarmıştır.

 

KİTLELERDEN KOPUK TERÖR

Türkiye’deki bu ikinci büyük askeri darbeyi, 12 Eylül darbesinden ayıran önemli farklar vardır. (İkinci büyük diyorum, çünkü 27 Mayıs 1960’ın ardından arada 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 başarısız darbe girişimleri olmuştur.)

Farklardan birincisi, 12 Mart 1971 darbesi gerçekleşirken, kitlelerden kopuk terör daha doğuş aşamasındadır ve rolünü asıl olarak 12 Mart Muhtırası’nın hemen ardından oynamaya başlamıştır. Darbenin ardından hızlanan kitlelerden kopuk ve emniyette etkili bazı çevrelerce izin verilmiş terör, birinci ve ikinci Erim Kabineleri’nin yıkılması işlerinde, sürecin faşizme doğru çekilmesinde kullanılmıştır...

İkincisi, aynı darbe gerçekleşirken silahlı kuvvetlerde gerçek bir bütünlük yoktur. Altan gelen daha sol ve milliyetçi baskılar -aralarında derin bir iktidar kavgası olmakla birlikte- üst kademenin mevcut rekabetini soğutup anlaşmasına yol açmıştır. Üst kademe tam güvenli olmayan sahte bir uzlaşmaya gitmiştir. Bu uzlaşma sonucu 8- 9 Mart müdahalesi engellenmiş, NATO’nun yararları korunurken, sonu belirsiz bir iç çatışmanın da önü alınmıştır. Aynı göstermelik uzlaşmanın sonucu olarak 12 Mart muhtırası verilmiştir ama, sivil ve asıl olarak askeri kesimdeki kavga sessizce ve şiddetlenerek sürmüştür...

 

22 ŞUBAT VE 21 MAYIS “GAZİSİ”

Silahlı kuvvetlerin üst kademelerindeki ayrışma şu şekilde özetlenebilir... Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve İstanbul'u denetiminde tutan Birinci Ordu Komutanı Faik Türün, daha NATO’cu ve faşist eğilimi temsil eden bir ekip olarak ortaya çıkmışlardır- diğerlerine “demokrat” ve gerçek anlamda ulusalcı demekte olanaksızdır şüphesiz ve sonuçta hepsi belli nüans farkları ile NATO’cudurlar... Anlaşıldığı kadarıyla “Kontr-gerilla” denen yasa ve kuraldışı NATO örgütlenmesi asıl olarak bu ilk guruptaki generallerin denetiminde olmuştur ve işkenceli gizli sorgu merkezlerini de yine aynı kişiler denetlemişlerdir... Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan eski genelkurmay başkanı, 22 Şubat ve 21 Mayıs “gazisi” Cevdet Sunay da ağırlığını bu faşist ekipten yana koymuştur. Demirel de bunlarla birlikte davranmıştır. Zaten darbenin bitişiyle birlikte Demirel, Faik Türün’ü partisinden saylav seçtirerek ödüllendirmiştir...

 

GADDAFİ GİBİ ADAM

İkinci gurupta, -belli çevrelerce şişirilerek sosyalist hareketin başına bela edilmiş yaşlı bir psikopat tarafından “Gaddafi gibi adam” olarak reklamı yapılan- Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve ayrıca Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur vardır. Yine bunların safında adı ön plana çıkmış olan General Celil Gürkan ve başka generaller ve subaylar vardır. Bu birliğin tam homojen olduğunu ve disiplinli olarak örgütlenebildiğini söylemek olanaksızdır. Aralarında Cemal Madanoğlu gibi emekliye ayrılmış olduğu halde silahlı kuvvetler içinde saygınlığı ve etkisi süren daha ulusalcı emekli generaller de vardır... Yaşamıma girmiş olan söz konusu başarısız darbe girişimlerinde de tanık olduğum gibi, ikili oynayan, “rüzgara göre yelken açan” bir sürü fırıldakçı tipi ve ajanları da hesaba katmak gerekir şüphesiz. [Yusuf Küpeli Harbiyeli olarak 21 Mayıs 1963 harekatına katılmıştır. T.Ç.]

Özellikle Madanoğlu’nu tasviye etmek hesabıyla sadece bir ajan deşifre edilmiştir ve bir generalde tesadüfen deşifre olmuştur ama, benzerlerinin sayılarının çok kabarık olduğunu anlamak için özel yeteneğe gerek yoktur...

           

UZATILAN MUZ

Sonuçta, andığım ilk ekip, Tağmaç- Türün cuntası, süreç içinde bu ikincilerin altlarını ustaca oymayı başarmıştır. Bunları pasifize etmiş, aralarına kama sokmuş ve kariyer hırsı ile yandığı anlaşılan Faruk Gürler’e Cumhurbaşkanlığı muzunu uzatmıştır. Uzatılan muzu yutmaya çalışırken tabanından kopan Gürler, Demirel ve Ecevit tarafından Meclis’te kolay bir lokma olarak yutulabilmiştir... Bu son anılan gelişmenin zararlı olduğu söylenemez; çünkü, iktidar koltuğuna oturacak olsa, işçiler ve tüm çalışanlar ve aydınlar açısından Gürler’in yapacakları ilk anılanların yapmış olduklarından ve yapacaklarından hiç de farklı olmayacaktı... 

 

BATUR’UN ALTININ OYULMASI

Batur’un ve daha başka kişilerin anılarında birçok gerçeği gizledikleri ve bazı bilgileri de özellikle kendilerini koruyacak biçimde manupule ederek yansıttıkları kanısındayım... Özellikle Batur’un altının oyulmasında, Elrom’u öldürmüş olan ve bu işini eline düşmüş olduğu Tağmaç- Türün denetimindeki servislere tüm ayrıntıları ile anlatan kişi önemli rol oynamıştır [Mahir Çayan kastediliyor T.Ç.]. Olaya arkadaşlık bağlarıyla zorla sürüklenmiş ve ev tutmuş olmanın dışında bir şey yapmamış olan Yüzbaşı İlyas Aydın’ın adının ifade değiştirtilerek duruşmalar sırasında “katil” olarak yansıtılması, Batur’a yönelik darbede kullanılmıştır. Baştan ayrıntıları ile anlatılmış olan cinayetin sonradan ifade değiştirtilerek İlyas Aydın'a yüklenmeye çalışılmasının tek nedeni de zaten, Hava Kuvvetleri Komutanı Batur'u etkisizleştirebilmektir...           Cinayetle kesinlikle uzaktan yakından bağı olmayan İlyas Aydın’ın duruşmalar başlarken “Elrom’un katili” gibi yansıtılması ve Faik Türün’ün emrindeki savcı albay Naci Gür’ün ilk ifadelerle çelişen bu söylemin üzerine gitmemesi, tamamen Batur’un cuntasına yönelik saldırı ile bağlantılıdır. Savcı soruşturmayı derinleştirmeyerek bağlı olduğu Tağmaç- Türün cuntası tarafından tezgahlanmış yalanı kolayca onaylamıştır. Ve yalan Batur’un pasifize edilmesi ve altının oyulması işinde kullanılmıştır...

Hava kuvvetlerinden bir subayın “Elrom’un katili” biçiminde yansıtılması, Batur’un elini kolunu bağlamış, çevresindekileri korkutmuş ve Tağmaç- Türün takımının önünde eğilmesine yol açmıştır...

 

ELROM’U ÖLDÜRMÜŞ OLAN KİŞİ

Şüphesiz öykü çok daha uzundur ve herhangi gizli bir merkezle işbirliği içinde olmayan bir katil, cinayette kullandığı silahı gizli ilişki içinde olduğu politika dışı bir kadına teslim ederek bir yerlere yollamaz. Ve o kadın, 6.35 mm ve Lama marka olduğu bile bilinen silahı “Üsküdar- Beşiktaş arasında denize attım” diyerek işin içinden kolayca sıyrılamaz.

Söz konusu tabanca gerçeği bilinir ve geriye alınmazken, mahkeme tarafından da kabul edilirken, “katilin” Yüzbaşı İlyas Aydın olduğu senaryosunu Yeşilçam bile onaylamaz. Bu trajedi aynı zamanda Türkiye’deki aydınların, basının ve “sol” hareketin düzeyini, pespayeliğini sergilemesi açısından da ilginçtir ve aynı olayla bağlantılı olarak daha bir sürü yalan üretilmiştir...

Elrom’u öldürmüş olan kişiye [Mahir Çayan kasdediliyor. T.Ç.], “Neden İlyas’ın adını verdin, gerçekten o mu öldürdü, yoksa ajan mı demek istedin?”, diye doğrudan sordum. Yanıtı, “Hayır o öldürmedi, ajan da demek istemedim, sadece yurtdışında olduğunu sandım!” oldu. “Peki yakalansa idi ne olacaktı?” diye soruyu sürdürdüğümde, yanıtı, “İfade değiştirecektim!”, oldu...

Şüphesiz o günlerde İlyas gibi birini politika gereği, işlerin, tezgahın bozulmaması için yakalamayacaklarını ve bir biçimde yok edeceklerini düşünebilecek düzeye gelmemiştim... Gerçekten gizli servisin adamı olan birinin de İlyas Aydın gibi başı boş bırakılmayacağı bellidir.             Adı Elrom'un katiline çıkartılmış olan adamlarına güvenmiyorlarsa eğer, bu kişiyi daha dışarıya çıkmadan kendileri yok ederler- aralarında Naci Gür'ün de olduğu bazı adamlarını yok etmiş oldukları gibi kendileri yok ederler. Ya da bu kişi gerçekten güvenilir adamları ise, değişik örneklerde gözükmüş olduğu gibi, yakaladıktan sonra biraz yatırıp “temize çıkartarak” kurtarırlar...

Adı “Elrom’un katiline” çıkartılmış bir “ajanlarını” başı boş bırakmazlardı ve böyle biri gerçekten ajan olsa ahmakça sıradan Filistin örgütlerine değil, doğrudan doğruda Suriye istihbaratına veya bir benzerine sığınırdı. Ve her şeyden önce eğer İlyas Aydın gerçekten adamları olsaydı, ifadesini değiştirterek İlyas Aydın'ın adını verdirttikleri kişiye hava kuvvetlerinde işe bulaşmış bir başka subayın adını rahatça verdirtebilirlerdi. Kendi adamlarını "katil" olarak yansıtmaz, birçok tetikçiyi ve katili korudukları gibi Aydın'ı da korurlardı.

 

SİVİL POLİTİK ARENA

Aynı darbede süreci içinde sivil politik arenada ise şöyle bir ayrışma gözlemlenmektedir:... Sol olarak adlandırılanlar, aralarında birçok farklar olmakla birlikte temel olarak darbeci olan ve olmayan biçiminde ikiye bölünmüşlerdi... TİP kararlı bir şekilde darbeye karşı çıkmıştır ama, bölünmüş olması, içindeki oportünizm ve görebildiğim başka hataları nedenleriyle bu yönde yeterli bir mücadele verememiştir- bunları yukarıdan yargıç havasında ve herşeyi daha iyi bildiğim iddiasıyla söylemiyorum ve konunun açılması gerekir şüphesiz.

Özünde bilimsel anlamda sosyalist veya Avrupa’da şekillenmiş olan sosyal demokrat partiler gibi olmamakla birlikte artık “sol” olarak anılmaya başlanmış olan Bülent Ecevit’in başkanlığındaki CHP, gelmekte olan darbenin karşısında yer almıştır- her şeye karşın CHP içinde de bazı darbeci unsurlar vardı. Fakat malesef bu iki parti ve kararsızlık içinde olan pusuladan yoksun yığınsal ilerici gençlik hareketi darbe karşısında demokratik süreçler için birleşememişlerdir- aslında birleşmek akıllarına bile gelmemiştir. Ve zaten bu gençlik hareketi kendi dışından gelen etkilerle de bölünmüş, içinden kopan bazı gruplar -daha öncede belirtmiş olduğum gibi- faşist darbeci güçlerin ekmeklerine yağ sürecek bireysel terör eylemlerine sürüklenmişlerdir... Çok daha genişletebileceğim hakkındaki eleştirilere karşın Ecevit’in darbelere yönelik tavrı son derece olumludur ve zaten -yaşamdan kopuk aşırı milliyetçi düşleri ile- öne sürülüp kullanılmak istenen bu devlete sadık çelişkilerle dolu kişinin süreç içinde politika ve mevcut devlet yapısı hakkında daha fazla bilgilere sahibolduğu ve belli ölçülerde değiştiği kanısındayım. 

 

DARBECİ “SOL”

Diğer yanda, şimdi bir kısmı MHP ile bütünleşme süreci içinde olan veya MHP’yi aratmayacak bir söylemi ön plana çıkartan darbeci bir “sol” ortaya çıkmıştır. Bunlar asıl olarak, -önceki araştırmalarının yanında ileride de değerli araştırmaları ile Türkiye’nin kültür yaşamını zenginleştirecek olan- Doğan Avcıoğlu’nun motoru olduğu YÖN dergisi çevresi ve kendi içinde parçalı MDD hareketi içinde şekillenmişlerdir...

Doğan Avcıoğlu’nun asıl olarak Muhsin Batur örgütlenmesi ile bağı olmuştur. Bu subaylar Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” adlı kitabından etkilenmişlerdir. Fakat kanımca tüm bu örgütlenmelerin İtithat ve Terakki Partisi içinde gözüktüğü gibi disiplinli bir yapıları olmamıştır. Aralarında kurulan kuralsız ve müeyyidesiz ilişkiler her türlü ihanete açıktırlar...

 

 

PALAVRACI-PALYAÇO

Doğan Avcıoğlu çevresinin yardımıyla adı duyurulup TİP’in başına bela edilen palavracı ise, “tam bağımsızlık” söylemi ile Sovyetler Birliği’nden de bağımsız olacağı ve “gerçekten demokratik” söylemi ile de halk cumhuriyetlerinde olan gibi “demokratik” olmayacağı garantisini NATO’cu çevrelere verip buduna bakmadan icazet istemiştir...

Şüphesiz olay komiktir ama, böyledir. Şimdi anlatmakta olduğu masallara karşın söz konusu malum kişi, üretimsizliği, yeteneksizliği ve sorumsuzluğu nedeniyle kayda değer bir iş başaramadan izole olmuştur.

Aynı kişi sahte anılarında, sorumlu yazı işleri müdürlüğüne getirerek onlarca yıl ceza yükümlülüğü altına soktuğu genç insanlar hakkında, “onu hiçbir zaman ciddiye almadım” biçiminde ifadeler kullanacak kadar derin bir moralsizliği sergileyebilmektedir. Bu tip, TİP’e de dişe dokunur bir zarar verememiştir ve politika sahnesinin palyaçosu olarak işlevini sürdürmüştür. TİP asıl darbeyi kendi içinden, merkezinden yiyerek bölünmüştür...

 

BELKEMİKSİZ TİPLER- KIŞKIRTMA

Kısacası, bu cuntacı legal ve sözde illegal guruplar TİP’i ve Ecevit’i yıpratmak için çaba harcarlarken, politik destabilizasyona neden olarak darbe ortamını hazırlayacağı umudu ile bireysel terör eylemlerini kışkırtmışlardır. İş umduklarının tersine dönünceye dek olanları açıkça alkışlamışlardır.

Her şey bittikten, sular bulanıp durulduktan sonrada, “tertemiz demokratlar” veya “proleter devrimcileri” olarak yeniden sahneye çıkıp ahkam kesmekten geri durmamışlardır... Aynı kişiler ileride, Türkiye’deki demokratik süreçleri toptan yok etmek isteyen NATO’cu Kontragerilla çevreleri ile birlikte bireysel terörün önde gelen adlarını bir dokunulmazlık halesi ile çevreleyip politik arenada prim toplamaya çalışmışlardır.

Şüphesiz bu tavırları oynamaya çalıştıkları “demokrat” veya “proleter devrimci” rolleri ile yüzde yüz çelişkilidir ama, zaten her şeyleri yalan ve ticaret olduğu için buna şaşmamak gerekir. Daha öncede dokunduğum gibi, sosyalist hareketin içine düştüğü kısır döngünün başlıca nedeni de aynı belkemiksiz tiplerdir. Bunlar, Türkiye’nin çalışan insanları açısından içine sürüklenmiş olduğu içler acısı durumun ve sosyalist hareketin sürüklenmiş olduğu kaosun yaratılmasında başlıca rolü üstlenmişlerdir...

 

ANITKABİR’İ BOMBALAMA

Bazı servisler kendi açılarından akıllıca davranarak bu tip belkemiksiz kişilerin yollarının açılmasına özen göstermektedirler... Örneğin şöyle bir dokunup geçecek olursak... O yıllarda bana ciddi ciddi Anıtkabir’i bombalamayı, gerekli bombaları getirmeyi teklif edenlere bile rastladım- şüphesiz başkalarının böyle bir şey yapmaları dahi engellendi. Ayrıca, para teklifleri ile birlikte Ankara ve İstanbul’u toptan ateşe vermeyi önerenler çıktı.

İlk teklifi yapan daha sonra “tertemiz bir demokrat” rolünde CHP’den, Atatürk’ün partisinden Meclis’e girdi ve çok önemli görevler üstlendi.

Diğer, alanında ünlü zengin psikopatın ise namaza başladığını duydum vs... Şüphesiz bunlar biraz ekstrem örnekler ve açığa çıkmamış üst düzeyde provokatörler olmakla birlikte, Gürler'e "Gaddafi gibi adam" derken birden "proleter devrimcisi" olabilen tip ve bir sürü benzeri diğer küçük işportacılar söz konusu işin asıl malzemeleri olarak sıralanabilirler.

Şüphesiz diğer politik akımlarda aynı konuda alabildiğine bir zenginliğe sahiptirler; "şehit" ve din ticareti eski bir meslektir. Parazit balıklar hiçbir zaman denizlerin kıralı olamazlar ama, bir başka büyük vahşinin artıkları ile geçinerek durumu idare edip yaşamlarını sürdürürler.

Sosyalist hareket içindeki parazitlerden kurtulamadığı sürece edilgen kalmaktan kurtulamayacaktır ve bu durum tüm politik hareketler için genel geçerli bir gerçektir.

NİHAT ERİM’E DARBELER

Muhtıra’nın hemen ardından kurulan teknokratlardan oluşma Birinci Erim Kabinesi aslında Türkiye ekonomisininin endüstride bir sıçrama yapmasını sağlayacak reformlar planlamıştır... Bilindiği gibi, halen egemenliğini sürdüren tefeci tüccar sermaye, mafya tipi işlerle birlikte üretici olmayan spekülatif alanlara yönelen sermaye, endüstride kapitalizmin gelişmesine set çeker. Bu kolay ve çok az riskle kazanılan gelirler hiçbir zaman üretici alanlara yönelmezler... Kısacası -demokratik olmayan yöntemlerle iktidara gelmiş olsa da- ilk Erim Kabinesi’nin programı spekülatif işlere akan fonları endüstriye aktaracak köklü tedbirleri içermekteydi ve şüphesiz böyle bir gelişme Demirel gibi politikacıların geleceklerini de tehlikeye sokmaktaydı...

Erim ilk büyük darbesini, Elrom’um kaçırılıp -bilinçli ve önceden kararlaştırılmış biçimde karşılığında verilebilecek hiç birşey istenmeden- öldürülmesi ile yedi.

 İkinci darbeyi, vaktiyle M. A. Ağca’nın da kaçırılmış olduğu İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki Askeri Cezaevi’nden kaçışla yedi ve reformlarında geri adım atmak, kabinesini Demirelciler ile ortak kurmak zorunda kaldı. (İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki cezaevinden Ağca’yı kaçırtmış olan Nurettin Ersin ile aynı cezaevini 1970’li yılların başında denetiminde tutan Birinci Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün arasında kayda değer bir fark olmadığını burada hemen belirtmeliyim...).

Erim, Kızıldere olayı ile de politikaya veda etti ve anılarını yazarken öldürüldü...

Hakkında daha açığa çıkmamış bir sürü gerçek olan Kızıldere olayı, içeriye girseler en çok 4- 5 yıl yatarak kurtulabilecek bir sürü değerli genç insanın ölümüne neden olduğu kadar, İsmet İnönü’nün elini kolunu bağlayarak Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan gibi hiç kimseyi öldürmemiş üç genç insanın -yasa dışı- idamlarını da kolaylaştırdı... Yıkılan Erim’in yerine önce çok daha sağcı Ferit Melen ve ardından da Naim Talu hükümetleri geldi... Erim gerilerken, aslında Demirel- Tağmaç- Türün kanadının hakimiyeti adım adım pekişti...

Eğer Sovyetler Birliği’nin uzayda sağlamış olduğu egemenlikle birlikte dünyamız bir yumuşama, birlikte var olma, detant sürecine girmemiş olsa idi, 12 Eylül ile başlamış olan süreç daha 12 Mart darbesinin ardından yürürlüğe girecekti.

 

KARANLIK İLİŞKİLER

Sonra ne oldu? “Anahtar suya düştü, suyu inek içti, inek ormana kaçtı, orman yandı kül oldu, vay benim köse sakalım.” Karanlık ilişkiler ağında bildikleri ile birlikte sadece Erim mezara gömülmedi...

Elrom cinayeti üzerine sonradan politik nedenlerle mahkemede uydurulan veya Türün cuntası tarafından söylettirilen yalanları kabullenip işi ustaca kapatmış olan savcı albay Naci Gür “faili meçhul” bir cinayete kurban gitti.

Basındaki bilgilere ve araştırmacı yazar Uğur Mumcu’nun aktarmasına göre, özel arabası içinde ölü bulunan Gür’ün üzerinden 9 ayrı kimlik çıkmıştı. Basın organları tarafından MİT ajanı olduğu iddia edilen Albay Gür, muhtemelen yakından tanıdığı kişiler tarafından tuzağa düşürülerek kolayca öldürülmüştü ve artık bilgileri ile kimseye şantaj yapamayacaktı.

Elrom'un kaçırılması olayındaki sırrı bilen, duruşmalar sırasında kaçırılma planlarından önceden haberi olduğu kesinlikle ortaya çıkan İstanbul Emniyet Müdür Muavini Ilgız Aykutlu, vurulup öldürülecek ve bildikleri ile birlikte mezara gidecekti. Ilgız Aykutlu Demirel’e ve Türün’e yakınlığı ile tanınıyordu ve onun bildiği şeyleri diğerlerinin bilmiyor olmaları olanaksızdı...

Araştırmacı yazar Suat Parlar'ın yazdığına göre, 27 Mayıs 1960 askeri darbesini gerçekleştiren subaylardan biri olan eski Milli Birlik Komitesi üyesi İrfan Solmazer, İsrail Başkonsolosu Elrom'un kaçırılacağının sekiz gün önceden bilindiğini söylemiştir. Aynı zamanda eski MİT'ci olduğu söylenen İrfan Solmazer'in bu konuda verdiği bilgiye inanılabilir...

Elrom'un kaçırılacağını bilenler şüphesiz bu eylemi kimlerin yapacağını ve kaçırılan Elrom'un hangi adreste tutulduğunu da biliyorlardı ve ev dinleniyordu. Eichman’ı Arjantinden getiren ekip içinde olan emekliye ayrılmış Elrom politik hesaplar uğruna feda edilecekti...

Faik Türün'ün sağ kolu konumundaki ve aynı zamanda Elrom’u öldürmüş olan kişinin sorgusuna da katılmış olan General Memduh Ünlütürk, kapısını çalan subay üniformalı üç kişi tarafından vurularak öldürülecekti. İstihbaratcı General Ünlütürk’ü öldüren kişilerin kurbanları ile belirli bağları olduğu ve bu nedenle Ünlütürk’e rahatca yaklaşabildikleri hissedilmektedir. Ünlütürk’ün katilleri de hiçbir zaman yakalanmamışlardır ve cinayet kolayca unutturulmuştur... Şüphesiz iz silme cinayetleri burada kısaca kaydedilenlerle sınırlı değildir.

 

BİLİYORUM, AMA VAKTİM YOK

Bazı çarpıcı karelerle ve özü özetlenmeye çalışılarak yansıtılan 12 Mart darbesinin 12 Eylül’e başlıca katkısı, kitlelerden kopuk terörü, terör örgütlerini kurumlaştırmak olmuştur.

Sosyalist hareket, işçi hareketi kesintiye uğratılır, yeniden toparlanması zorlaştırılır ve arasına çelişkiler sokulurken, çok daha mükemmel biçimde denetim altına alınmış olan terör örgütleri kurumsallaştırılmış ve hatta her türlü eleştirinin dışına çıkartılmışlardır. Bu gelişme şüphesiz kendilerinin başarabileceği bir iş değildir. Kurumsallaştırılan ''sol'' terörün ve faşist MHP'nin yardımları ile 12 Eylül 1980 askeri darbesinin psikolojik ortamı hazırlanmıştır. Bugün demokrasi yanlıları tarafından değiştirilmesi istenen ve faşist maddeler içerdiği açık olan, faşizme özgü ve her türlü yolsuzluğun temel kaynağı mevcut korporatif yapının hukuki temelini oluşturan 12 Eylül Anayasası (1982 Anayasası), söz konusu terör örgütlerinin yarattığı dehşet ortamı içinde halkın yüzde yüze yakınının evet oyları ile kabul edilmiştir...

Şüphesiz daha söylenecek çok söz vardır ve bazı istihbarat servislerinin büyük emperyalist güçlerin politik hesapları doğrultusunda manupule edilmiş gerçekdışı raporları -olayların göbeğinde olmayan- generallerin önlerine atarak onları kışkırttıklarını, kullandıklarını kesinlikle biliyorum ama, bu konuya şimdi girecek yerimiz ve vaktimiz yok.. (Yusuf Küpeli-11 Eylül 2004 )

 

5 GENERAL+ 5 ESKİ İHTİLALCİ-  PROVOKASYON

Talat Turhan: 03 Mart 1971 Toplantı'sına bakmak lazım. Bir provokasyon toplantısı yapıldı; ben de oradayım. Bir tarafta Ordu'nun 5 generali, bir tarafta 5 eski ihtilalci; içinde ben de varım.

Gazeteci: Bu 10 kişi bir İhtilal hazırlığında mı? Siz orada ne arıyordunuz?

Talat Turhan: Hayır; Türkiye'nin... Eeee...Tabii bir 'İhtilal'e giden, yani ‘Darbe'ye giden bir Ordu var. Onun görüşmesini yapıyorlar.

Gazeteci: Siz orada ne arıyorsunuz, siz bu cuntanın içinde misiniz.?

Talat Turhan: Hayır, değilim! Türkiye'nin menfaatinin olduğu her yere girerim...Orada Türkiye'nin kaderi konuşuluyor; bunu bilmem lazım!...

Gazeteci:  Orada 10 kişi konuşuyor; 10 kişiden biri nasıl olabildiniz?

Talat Turhan: Silahlı Kuvvetler'de bir dalgalanma olduğu vakit Silahlı Kuvvetler güvendiği adamları arar; Silahlı Kuvvetler'de dalgalanma olduğu için beni de aradılar yani!..

Gazeteci:  O 10 kişi arasında size güvenen kimdi?

Talat Turhan:  Şimdi; O... Hareket'e giderken....eeee....O Hareket'in oluşumunda varım ben de zaten: anlatabildim mi?..."

diye gazetecinin sorularını cevaplandıran Talat Turhan’a bizzat ben (Ömer Gürcan) sordum :

Orhan KABİBAY kimdir? Tek kelime ile cevap verdi. ‘Hain’. Ya İrfan SOLMAZER? diye sordum. “ Siz daha iyi bilirsiniz” diye cevap verdi .

 

10 İHTİLAL GÜCÜ= MAHVOLACAĞIZ!..

"Her neyse, biz çalışmalarımızı sürdürdük ve 09 Mart 1971 günü saat 17:00'de İşi(Darbe'yi) bitirme kararı aldık., her şey hazırdı; elimizdeki güçle 10 tane İhtilal yapılabilirdi!..

09 Mart günü 15:30-16:00 civarında Doğan Avcıoğlu ile, İstatistik Enstitüsü önünde buluştuk.

Bana ‘ne düşünüyorsun?' diye sorunca: Mahvolacağız!.. cevabını verdim; 'Ben de öyle düşünüyorum!..' dedi." diye anlatan Emekli Deniz Binbaşısı Erol Bilbilik'e aynı soruyu sordum:

'Orhan KABİBAY kimdir ? cevapladı 'CIA ajanı'

Bunlar bilinmeden “banka soydu”, “devleti yıkacaklar” diye bir avuç gencin öldürülmesi anlaşılamaz. Onlara (Talat Turhan-Erol Bilbilik) “Yazın”dedim. “Yazacağız” dediler. Beklemedik, biz yazdık.

 

OLANI ÖZETLEMEK

Sadi KOÇAŞ, yazdığı dört Ciltlik “Atatürk’ten 12 Mart’a” ve “12 Mart Anıları” kitaplarında bu görevini açıkça anlatmaktadır. Ertuğrul ALATLI yazdığı “ Belgeleriyle 09 Mart 1971 Darbe Girişimi” kitabında bu görevliyi teşhir ediyor. 1968 Ağustosunda 9 Mart 1971 sonrası kurulacak hükümette görev alacak bakanların isimlerinin nasıl belli olduğunu açıkça yazıyor.

Ersal YAVİ “İhtilalci Subaylar” adlı 3. kitabında Alpaslan TÜRKEŞ ile ilgili ortaya bir belge koyuyor. Belgede denilen şu: Amerikan Büyükelçisi üstlerine yazdığı raporda ‘Alpaslan TÜRKEŞ’i Cemal GÜRSEL’in altına kendisinin yerleştirdiğini’ söylemektedir. Ayrıca 1944‘de Türkçülük davasında beraber yargılandığı Nihal ATSIZ’ın grubunun internetteki sitelerinde TÜRKEŞ’i 1961 sonrası sürüldüğü Hindistan Yeni Delhi de Amerika’yla işbirliğine girdiğini ve Türk-İslam sentezine bu şekilde yönlendiğini iddia etmektedir.

Orhan KABİBAY’ın görevi yayınlanan onlarca anı, mahkeme tutanakları, Sarp Kuray’ın, bizzat benim (Ömer Gürcan) ve arkadaşlarımın yaşadıklarıyla belirlenmiştir..

Bu ÜÇLÜNÜN görevleri yaşananlarla ortaya serilmiştir. Üçü de çırılçıplaktır.

Bizim burada yaptığımız, olanı özetlemektir.

           

ÖZET

TÜRKEŞ’in görevi bellidir. Sağ dinamikler örgütlenerek sol dinamiklerin çember içine alınarak sıkıştırılması ve gerektirdiği takdirde yok edilmesidir. Sol dinamikler “komünist” tanımıyla belirlenmiş, sağ gençlik “ülkücü”, “komando” adıyla beli